Kağıt (2011)

Kağıt filmine yönelik inceleme yazmamın nedeni, film eleştirmenliğine merak salmam değildir. Kesinlikle içerdiği soyso-politik mesajlardan da kaynaklanmamaktadır. Yalnızca, sinemanın temel öğelerinden biri olan anlatım sanatının ne denli kuvvetli olduğunu gösteren bir örnek olmasından ileri gelmektedir. Belki buna neden olan da seçtiği derinlikli konudur.

Film, büyük hayallerle yönetmenliğe soyunan bir gencin hikâyesidir. Bu hayalini gerçekleştirmek için var gücüyle çalışırken de karşısına pek çok engel çıkar. Film yapımcıları, oyuncu kaprisleri, paranın gücü, emekli bir babanın oğlundan beklentileri, her şeyden önce ise 70’li yılların devlet düzeni. Yeşilçam döneminde, melodram, avantür, komedi ya da erotik film çekmek yerine devrimci bir zihniyetle devlet düzenine eleştirel yaklaşan (sinema tarihinin en önemli devrim filmi şüphesiz ki, Ekim Devrimini anlatan “Bronyenosyets Potyomkin / Potemkin Zırhlısı, 1925”dir) ve bağımsız bir film çekmek isteyen sinemacının karşısına çıkan temel sorunları, yerinde gözlemlerle irdeleyen bir film olan Kağıt’ta ana kahraman tüm bu zorlukları film boyunca kırmaya çalışır. Ancak başarılı olamaz ve filmin sonunda devlet ile simgeleştirilen ve “Onaylandı” kaşesini basmayarak hayatını değiştiren bir memurdan intikamını alır, tek kişilik mahkemesinde onu yargılar. Yaşadığı onca talihsiz olaylar, saf ve temiz bir genci, ruhsal yönden sağlıksız ve dengesiz bir konuma sürüklerken, bu durum bazen belgesel, bazen kara film, bazen de gerilim sahneleri eşliğinde anlatılır.

Film, kesinlikle çok yönlüdür. Bu denli karmaşık öğelere değinirken de, bütünlüğü bozmaması hem senaryonun iyi yazılmasından, hem de yönetmenin anlatım becerisinden kaynaklanmaktadır. Nihayetinde temel konu, devlet düzeninin neden olduğu haksızlıklardır. Temel konuyu kuvvetlendiren tali vurgu ise devletin gücünü arkasına alan kağıt parçasının sahip olduğu güçtür. Bu iki konu filmde öne çıkarken, iki klasik eseri akıllara getirir. Bunlardan ilki, devlet mahkemelerinin değil de vatandaşların kurduğu mahkemede yargılanan bir katilin hikayesinin anlatıldığı, Fritz Lang’in 1931 tarihli M filmidir. Johnny Depp’in çizdiği Sweeney Todd karakterine hayat veren, patlak gözlü ve bir zamanların en marjinal yüzüne sahip olan olağanüstü oyuncu Peter Lorre, bu filmde polisler tarafından yakalanamayınca, çocuklarını koruma çabasında olan insanlar tarafından yakalanır ve yargılanır. Benzer yaklaşımı Öner Erkan’ın canlandırdığı Emrah karakteri de yapar. Bir diğer örnek ise bilimkurgu klasiğidir. Kağıtlar, üzerlerindeki kaşe ya da imzalar kadar değerli olduğundan, insanlara maddi ya da manevi zarar verebilir. Tıpkı gündelik yaşam içinde kullanılan ve hareket içeren küfürler gibi. Fütursuzca sarf edilen bir kelime cinayete sebep olabilirken, bir imzaya sahip olan (ya da olmayan) kağıt parçası da insanların başlarına türlü belalar açabilir (bu durum, filmde bir metafor olarak kağıt kesikleri ile ifade edilir). Ayrıca kağıtlar kolayca alev alabilir ve yanıcıdırlar. Bu ince yaklaşımı yakalayan Sinan Çetin, bilinçli ya da bilinçsiz, Ray Bradburry’nin en önemli eserlerinden biri olan Fahrenhenit 451‘i akıllara getirir (Önemli bir sinema uyarlaması François Truffaut tarafından aynı isimle 1966 yılında çekilmiştir). Gelecekte geçen filmde, itfaiyecilerin asli görevi kitapları yakarak, yangın çıkarmaktır. Yani “Kağıt” filminde kağıtların sahip olduğu güçten bahsedilirken, Fahrenheit 451 filminde ise kağıdın sahip olduğu güce karşı önlemlerin alındığı distopik bir dünya düzeninden bahsedilir.

Filmin çok yönlü olduğunu söylerken, yalnızca bunlarla sınırlı kalmadığını ifade etmekte yarar vardır. Yine 70’li yıllarda yönetmenlerin ve yapımcıların sansür sorunlarına göndermelerde bulunur. Ayrıca devletin kural ve kaidelerinin keyfi bir şekilde uygulanmasına yönelik sağlam ve gerçekçi tespitlere de yer verir. Devlet yönetiminin ilahlaştırılmasına eleştirel bir bakış sergiler. Şöyle ki, insanların yarattığı kurallar, yine aynı insanların yaşamlarını alt üst edebilir (ki bu insanlar, devlet için yıllarca onuruyla hizmet etmiş olsalar da); tek bir imza insanları mutluluğa sevk ederken, yine aynı imza ölüme sevk edebilir. Düzen kurmak adına yazılan katı kuralların, zaman zaman haksızlıklara neden olması ise ironik bir duruma neden olur. Bu bağlamda düşünülecek olunursa insanların ihtiyaç duyduğu yönetilme gereksinimi, adaleti sağlayabileceği gibi haksızlığı da beraberinde getirebilir. Aynı zamanda istismara açıktır. Ancak bu kurallar olmadığında her şeyin ideal olduğu söylenemez. Yani yönetmek-yönetilmek toplumsal düzenin bir zorunluluğu iken, bu düzen kurul(a)madığında çok daha karamsar tablolar ortaya çıkabilir. Filmin sonu ise bu durumu yıkmak istercesine farklıdır, çünkü Emrah, tek kişilik yargılama sürecinin ardından, tüm hayatını perişan eden insanı öldürmez. Kendi hayatını sonlandırırken, devlet memurunu serbest bırakır. Yönetmen, bu son ile belki de dünya düzenini değiştiremeyeceğini göstermek ister. Yani çoğu şirket ve kurumun da uyguladığı “Sistem daima kazanır” ilkesi, bir kez daha geçerliliğini sürdürür. Acı çeken ölürken, açı çektiren bir şekilde yaşamaya devam eder.

Sinan Çetin, kapanış jeneriğinde ise insanlık tarihinin utanç tablolarına ait resimler eşliğinde “closing credits” bölümünü seyirciye sunar. Toplu ölümleri, darağacında ölenleri gösterirken, en uygar denilen medeniyetlerin bile aslında üçüncü dünya ülkelerinden farklı olmadığını vurgular. Gerek yerel mahkemeler tarafından alınan kararlarlar neticesinde idam edilen insanlar olsun, gerek soğuk ve sıcak savaşların neden oldukları ölümler olsun, gerekse gizli politikalar altında yapılan cinayetler olsun, hepsinin temelinde toplumu koruma amacı vardır. Ancak bu amacın, yaşanan, yaşatılan ölümlere geçerli bir mazeret olup olmadığı ise görecelidir.

Netice itibariyle Kağıt filmi, bazı kusurlarını saymaksızın, sıra dışı anlatımı, incelikli senaryosu, üst düzey başrol oyunculukları (Öner Erkan, Ayşen Gruda), her şeyden önce insanoğlunun kurduğu dünya düzenine eleştirel bakışından dolayı izlemeye değer bir filmdir.

Yazar hakkında: Fatih Danacı

Uçak mühendisliği alanında eğitim alıp mezun olduktan sonra sinema ve edebiyat merakı aktif bir uğraşa dönüştü. 2006 yılından itibaren çeşitli dergi, e-dergi, internet siteleri gibi platformlarda öyküleri, sinema yazıları yayımlandı. Korkunun Canavarları adlı ilk kitabı 2011 yılında basıldı. Aynı yıl Giovanni Scognamillo ve Aylin Ünal ile birlikte hazırladığı Vampir Manifestoları çıktı. Evlidir ve Ankara’da ikamet etmektedir.

Bir yorum var

  1. Hadi bakalım, Fatih’in bu film için ok vermesini beklemiyordum.. madem öyle belki izleyebilirim…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: