Gökdelenlerin Ustasıyım, Kahramanlığın Hastasıyım: Skyscraper (2018)

Merhaba. Adım Will Sawyer. Amerikalı’yım. İçindenim. Mesleğim kahramanlık. Tabii Amerikalı olduğumdan dünyanın her yerinde çeşitli çapta ve markada kahramanlıklar yapabiliyorum. Dünya Sam Amca’mın malı olduğundan bana vize filan yok çünkü. Size Hong Kong’da yaptığım kahramanlıktan bahsetmek istiyorum.

Her şey 10 yıl önce başladı. Ailesini rehin alan birine fazla merhametli davrandım. Meğer adamın üzerinde bomba yeleği varmış. Karısıyla kavga ettiği için çağrılmıştık oraya ama nasıl kavgaysa, bomba yapmış herif. Gözümüzün yaşına bakmadan patlattı. Ağır yaralandım, bacağım kesildi. Ama ameliyatımı yapan doktorla evlendim. Hanım sonradan narkoz altında ölü gibi yatışıma vurulduğunu söyledi (benim karı biraz manyak). Aradan 10 yıl geçti. Izbandutluktan başka marifetim olmadığı için güvenlik firması açtım. Hong Kong’da inşa edilen, 225 katlı dev gökdelenin güvenlik kontrolünü benim soğan cücüğü kadar olan şahıs şirketime vermelerinden hiç işkillenmedim. Arkadaşım vardı işin içinde çünkü.

Gökdelenin sahibiyle görüştüm. Aylardır Hong Kong’da olmama, bu süre zarfında hanım ana dili gibi Çince öğrenmesine rağmen ben biraz odun olduğum için ancak bir cümle öğrendim, onu da kafasını gözünü yararak söyleyebildim. Neyse ki görüşme iyi geçti ama sonrası fenaydı. Meğer o arkadaşım bomba patladıktan sonra evlenemediği için çok içerlemiş bana. Tuzak kurmuş. Gökdeleni ele geçirip gereksiz karmaşık bir planı uygulamak için yangın çıkaran teröristlerle işbirliği yapmış. Bu arada inanılmaz olduğu kadar akıl almaz bir rastlantılar silsilesi sonucu benim hanımla iki çocuk da orada mahsur kalmasın mı? İş başa düştü tabii.

İşin başa düşmesinin sebeplerinden biri de Hong Kong polisinin konu mankeni olması. Dünya üzerinde etkin olan tek kolluk kuvvetleri Amerikan’da olduğundan Hong Kong polisinden daha fazlasını beklemem abes tabii. Olayların başında tam ölecekken beni kurtardılar, ama onu da öyle bir yaptılar ki kahramanlığımın filmi çekilse millet “deus ex machina lan bu” diye ayağa kalkar. Sonra da bir kuytuya çekildiler. Film boyunca izlemekten başka bir şey yapmadılar. Ben kahramanlık yaptım, televizyondan beni izlediler. Çok sonra gökdelenden kurtulup, Hong Kong polisini kıçını kaldırıp kötülere operasyon düzenlemeye ikna eden hanım bulduğu tablette ona buna basıp binanın yangın söndürme sistemlerini yeniden başlatmaya çalışırken de “delildir” deyip el koymadan, işi bilen bir teknisyen çağırmadan seyrettiler. Niye? Amerikalı değiller çünkü, isteseler de kahramanlık yapamayacaklarını biliyorlar!

Neyse, hanım henüz kurtulmamışken, polisler yaptıklarımı canlı yayında seyrederken ben de hanımı yanan gökdelenin Amerikalı olmayan teröristlerin elinden kurtarmaya çalışıyorum tabii. Ama önce yanan gökdelene girip hanımın bulunduğu kata ulaşmam gerek. Giriş katından yukarı çıkmam imkânsız, çünkü yangın yanıyor. Ben de ne yapıyorum? Kule vincin kolunu gökdelene doğru çeviriyorum ve son yerçekimi bükücü olduğumdan, takma bacakla, üstelik ateş altında koşarak (yahu polisler, destek olmayacaksanız köstek de olmayın bari) gökdelenle vinç arasındaki onlarca metrelik mesafeyi atlıyorum. Kahramanlığım boyunca böyle enteresan yerçekimi maceraları yaşadım zaten. Hele hanımla oğlanı kurtarırken kablosu kopuk asansörle yangının içinden geçip son saniyede yere çarpmadan durma meselesi var ki, yüce Te Fiti nazarlardan saklasın, “yerçekimi bile özgürlükler ülkesinden yana” dedirtiyor.

Neyse, her kahramanlık öyküsünde olduğu gibi ben de imkânsız gibi görünen badireleri hakikaten imkânsız olan şekillerde atlatıp kötüleri yendim tabii. Bu arada boyuna posuna, Çinli olmasına bakmadan kahramanlık yapmaya kalkanlar oldu. Neymiş, gökdelenin sahibiymiş. Ya güzelim, sen Amerikalı değilsin ki? İşi bilene bırakacaksın. O çekik gözlerinle kahramanlık senin neyine? Sen en fazla yancı olabilirsin. Yerini, haddini bil. Hong Kong polisinden feyiz al biraz.

Hong Kong polisi demişken, benim canlı yayınlanan kahramanlıklarımı tek izleyenler onlar değilmiş. Başkaları da izlemiş, sonuçta beni Kahramanlar Kıraathanesi’ne davet etmeye karar vermişler. Eksik olmasınlar ama bir kere gittim, bir daha gider miyim bilmem. Bir kere içeri bir girdim, ben şok! Meğer benden bir sürü varmış. Dwayne Johnson diye bir adamın klonlarıymışız. Hepimiz ya normal ormanlarda, ya da beton ormanlarda kahramanlıklar yaparmışız. Mathayus, Beck, Chris Vaughn, Hobbs, Mitch Bucannon, Herkül. Yokmuş birbirimizden farkımız.. Hepsi iyi çocuklardı ama Spencer mıdır nedir, Jumanji’den gelen herife uyuz oldum. Sürekli 3 numaralı bakışımla dalga geçip duruyordu. Aynı bakışı bu kendi kahramanlık öykümde de yapmasam bu kadar sinirlenmezdim belki ama gırtlaklayasım geldi herifi.

Ama esas asabımı bozan John McClane denen herif oldu. Vakti zamanında onun bulunduğu gökdeleni de teröristler basmış, o da karısını kurtarmak zorunda kalmış. İkimiz de alfa erkeğiyiz ya, topladık kıraathane ahalisini, kahramanlıkları yarıştıralım dedik. Ben sadece karısını değil, oğlunu ve kızını da kurtarmış bir baba olmanın özgüveniyle girdim kıyaslamaya, fakat istisnasız herkes McClane’in kahramanlığını beğendi. Neymiş efendim? McClane’in karısıyla arasının bozuk olması filme çok şey katıyormuş. Teröristlerle savaşı onun için aynı zamanda bir kocalık sınavıymış. Benim hikâyemde böyle bir şey olmadığından duygusal gerilim diye bir şey yokmuş. “Yani koskoca Amerikalı kadın esir mi düşseydi” dedim? Tabii ki tek başına teröristlerin üstesinden gelecek, telefonunu açıp kapatamamasına rağmen Hong Kong polisi aval aval bakarken koskoca gökdeleni onaracak. Yapacak bunları. Yetmedi, “artık sosyal adalet savaşçıları var, kurtarılmaya muhtaç kadın karakterle tükaka oldu” dedim, dinletemedim. Tutturdular “duygusal gerilim, kaybetmenin bedeli” diye. Sinirlendim, hırçınlaştım. Hele “kızının esir düşmesi bile şans eseri” diyen hergeleyi elimden zor aldılar. İşte bunlar hep çekememekten.

Hanımın fotoğrafını gösterdiğimde yapılan tezahüratlar olmasa tamamen berbat olacaktı günüm. Herkes çok beğendi, benim de gururum okşandı tabii. “Kahramanlığının filmi çekilse Neve Campbell oynar, rolüne de çok yakışır. Hem yıllar sonra ana akım bir filmde izlediğimiz için biz de memnun oluruz” dediler. “Benim kahramanlığımın tek iyi yanı hanım mı yani” dedim, “yes” dediler. Büktüm boynumu, döndüm geri. Daha da kahramanlık yapmam.

Yazar hakkında: Kaan Zanbakcı

1976, İstanbul doğumlu. Sinema denen sanatın ne kadar büyülü bir şey olduğunu 1986’da, Şişli Site sinemasında izlediği Return of the Jedi ile farkına vardı. 10 yıldır çevirmenlik yapıyor. Önce Divxplanet bünyesinde, ardından Öteki Sinema’da film eleştirileri yazdı. Sender’in açtığı senaryo atölyelerine katıldı. Hayalî İcraat adında bir bilimkurgu/fantastik sinema sitesi hazırladı ancak o büyüklükte bir siteyi tek başına hazırlamanın zorlukları, hosting firmasının saçmalıklarıyla birleşince 6 yılda büyük mesafe kat eden, 800’ü aşkın makale içeren sitesini kapadı ve Öteki Sinema’ya geri döndü.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir