Müziğin Yansıtıcılığı: Kansas City

Noir erkekleri yahut neo-noir’ın anti-kahramanları sıradan bir bakış için metinleri karakterlerin ilgileri, deneyimleri, davranış durumları üzerine odaklamaktadırlar. Ancak sıradan bir bakış için ilk odaktan kasıt burada çok da üzerinde durulmayan diğer anlatım tekniklerinden ziyade, performans sayılmalıdır. Bakışın ilk rolü bir konu, bir eylem çıkarmak olduğu kadar; farkında olmadan anlatım teknikleri hakkında sağlam bir arka plan olmamasına rağmen bir anlam çıkarmaktır da. Mizansen, kostüm, renk, ses ve tabii ki müzik bir metne referans oluşturmak açısından birbirleriyle paraleldirler. Bakışın performansa odaklanması anlatımın diğer yönlerini elimine etmek anlamına gelmediği gibi, yapbozun total imgesi de bu anlatım öğeleri elimine edildiği takdirde görülmesi ve tamamlanması mümkün olmayan bir oyuna dönüşür. Kansas City’de müzikal anlatımın nasıl kullanıldığına ve neler katıp neler yarattığına odaklanabilmek için böyle bir giriş yapılması gerekmekteydi çünkü bu müzikal anlatım metnin ön yüzünü oluşturan en önemli yöndür.

Bir Walt Disney klasiği olan The Artistocats’e baktığımızda şöyle bir slogan ile karşılaşırız: Disney’s Jazziest Classic. Eğer The Aristocats caz müziğini en çok barındıran Walt Disney animasyon filmiyse, Kansas City de suç filmleri arasında en fazla caz barındıran filmlerden bir tanesidir. Caz filmin müzikal seçimi hakkında olduğu kadar filmin yönünü sağlaması açısından da seçimden de öte anlatımın esas fonksiyonudur. Ancak bu metinde farklı bir şeyle karşılaşırız: Metin caz müziğini bir anlatım yönü olarak kullandığı zaman tamamen yansıtıcı bir kimliğe bürünmektedir. Eğer, bar sahnelerinden örnek vermek gerekirse, bu yön başka bir şeyi daha gündeme getirmektedir. Görüldüğü üzere bu barlarda icra edilen caz müziğini ve de icra eden müzisyenleri metnin içinden çekip alırsak, bu sahneleri bir performans olarak kendi içinde bir bütün halinde izleme isteği kaybolmayacaktır. Kendi başlarına bu planlar kaydedilmiş bir konser izlemeyle aynı etkiyi taşımaktadırlar. Kansas City’nin en dikkat çekici özelliği de anlatım yönü açısından hikayeye gerilim dozajı veren yahut başka türde hissiyat kazandıran müziğin her daim kadrajda yer almasıdır; yansıtıcıdan kasıt da budur. Müzik asla dışarıdan bir kompozitörün stüdyoda kaydedip filmin üzerine metin dışı etkiyle bindirdiği bir anlatım biçimi gibi görünmemektedir, aksine doğaçlama kaydedilmiş ve gerçek müzisyenler tarafından metnin süresi dahilinde icra edilmiş izlenimi yaratmaktadır. Böyle bir anlatım sadece ana hitap eden bir müzik yaratmak amacıyla değil, sahneler arasında bir antrakt yaratmak ve bakışı diğer sahneye de hazırlamak için tercih edilmiştir. Bu tercihi pekiştirmek için müziğin çatışmalar ile diyaloglar esnasında kadraja girmediğini hatırlatmak gerekmektedir. Burada cazın emprovizasyon yönü ağır basan bir müzik türü olmasından ötürü de kendini yansıtıcılığı vardır çünkü kadrajda duyulan ve de görülen müziğin filmin içinde anlık bir emprovizasyon yaratabilme gücü bulunmaktadır. Bu etki Kansas City dahilinde klasik müzik ile yaratılamazdı.

Kansas City kuşkusuz caz müziği hakkında bir film değildir, aksine bir neo-noir, bir suç filmidir. Caz filmin dramatik yürüyüşlerinde kuşkusuz bakışın eşlik edebilmesi açısından yardımcı görev üstlenmektedir. Ama bu yardımcı görev abartılabilir ve de caz müziğin bu metnin bir orkestra şefi edasıyla ikinci bir yönetmeni olduğu söylenebilir. Yönetmen filmi çekmiş ve izlenmesi açısından filmi ekrana yansıtmıştır, artık yönetmen orada değildir ancak sahnedeki bir orkestra örneğini ele alırsak, şef her daim yönetmek için oradadır. Kansas City’nin ekrana yansıdığı vakit şef de gerçek müzisyenler tarafından icra edilen caz müziğidir.

Metin kendini bu cazlı macerada izleyici ilgisi için müziğe yaslamış, caz müziği de filmin dramatik hareketlerini gizlice yönetmiştir. Bir öğretmenin bir sınıfı yönlendirmesi gibi caz da ara verilecek zamanı, öğrencilerin çıkabileceği anı yönlendirmekte, bu vesileyle yönetmen rahat bir nefes alabilmektedir çünkü müzik orada yönetmenin filmin ekrana yansıyan süresince dizginleri elinden almış izlenimi vermektedir.

Yazar hakkında: Burak Bayülgen

1983′te İstanbul’da doğan Burak Bayülgen yedi yaşında korku filmleriyle tanıştı. İlkokulda hayallerinde korku sinemasını meslek edinip Freddyler ve Jasonlar ile iç içe bir hayat düşleyerek bir kaçış yaşayan Burak lisansını ve yüksek lisansını Sinema-TV üzerine tamamladıktan sonra en çok yapmak istediği işe, yani yazı yazmaya koyuldu.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir