Kutluğ Ataman’dan Karanlık Sular (1993)

Zifîri karanlığın ürperticiliği ve görüntüye paralel efektler… Nefesleri kesen bir sahne; anlamlı bakışlarının yan­sıttığı kadarıyla asil bir orta yaş kadını… Gecenin görün­meyen bir yüzünde soluk soluğa taş merdivenlerden inerken, yine aynı ritmdeki ayak seslerini duyar. Yüzü beyazın en beyazına kesilir, gözleri dehşetle açılır, boğazı düğümlenir bu gizemi hissettiğinde… Siyah ayakkabılı esraren­giz adam hâlâ peşini bırakmamıştır. Korku yüklü yüzü, kocaman olmuş gözleri bir anda dev ekranı kaplar kameranın genelden ayrıntı planına ustaca geçişiyle… Kadın son gücüyle koşarak kaybolur merdivenlerin bitiminde… Soru işaretleriyle dolu siyah bir boşluk kalmıştır geriye… Sürekliliğin bir başka sahnesinde bir vampir görülür bir yerlerde… Karanlık, hep karanlıktır sular… Dirimle yitim ara­sında… Karanlık sular.

Anlatmaya çalıştığımız bu küçük fragman bir Hitchcock filminden alınma değil. Korku türünü başarıyla uygulayan Amerikan Sinemasına ait hiç değil. Onca gençliğine karşın oldukça başarılı bir yönetmen olan Kutluğ Ataman‘ın çektiği Türk korku filmi Karanlık Sular…

Köklü bir ailenin yaşayan son bireyi Lamia, aristokrat hanedanını sürdürebileceği bir eşi boş yere aramış durmuştur. Bu nedenle ismini ve soyu­nu yaşatması için evlilik dışı oğlu Haldun’u doğu­rur. Ancak bir deniz kazasında ölen oğlan annesi­nin geleceğe ilişkin tüm umutlarını yok eder. Karanlık işlerle uğraşan uluslararası bir şirketle gizli bağlantısı olan Amerikalı araştırmacı Richie, Lamia’ya oğlunun ölmediğini haber verir. Bu esrarengiz adam tüm umutlarım canlandırarak kayıp oğlunu bulması ve öz saygısını kazanması için onu bir arayışa iter…

Kısaca böyle başlayan ve hiç beklenmedik enteresan olaylarla ihtiraslı bir sürekli­lik kazanan film, bu yılki festivalin “Sanatlar ve Sinema” bölümünde ilk kez Türk seyircisinin karşısına çıka­cak. Konusu bir yana, karan­lık zindanlarda irkiltici göl­geler, ıssız yalının kasvetli havası, ekranı kana bulayan vampir ve diğer vampirler, ölen, öldürülen şahısların görüntüleri ve efektleri saye­sinde “korku” türünün başarılı bir örneği… 17 yaşından beri sinemayla ilgi­lenen, 33 yaşında pek tanın­mayan bir yönetmen, ulusla­rarası çapta bir teknik ekip, ilginç oyuncu kadrosu. Yaşamla ölüm üzerine bir garip film…

Galatasaray Lisesi Tiyatro kolunda sahne ve perde tutkusuna kapılan Ataman’ı MSÜ Sinema ve TV Enstitüsü’nü bitirmek tatmin etmez. Amerika’da soluğu alarak UCLA’da master yapar. Ve Hensel ve Gretel üe La Fuga adlı iki kısa metrajlı film çeker. Paris Sorbonne Üniversitesi’nde de bir yıl sinema eğitimi aldıktan sonra ilk uzun metrajlı filmini çekmek için ver elini Türkiye…

Hayatının bu döneminde “tür” filmlerine yöne­len Ataman, Türlerin kalıplarıyla, iç mekanikleriyle oynuyor başarıyla. Senaryosunu da kendi yazdığı, yok olan sınıfları, ölen bir şehri anlattığı filmde, vampir türünün dilini ölümsüzlük, devamlılık ve romantizm adına kullandığını belirtiyor. Yoksa vam­pirlere olan özel ilgisinden ya da burjuvalarla benzeşim sağlasınlar diye değil. Bu türde Weimer döne­minde yapılan filmlerde, mesela Murnau’nun fil­minde vampir toplumu tehdit eden bir yabancı, teh­likeli bir dış unsur ancak Ataman’da sempati değil ama romantizm kazanıyor. Hapis olmuşluğu, iki dünya arasında kalmış olması romantik. Ayrıca, diğer korku türlerindeki prototiplerden (Kurt adam, yarasalar, uzaylılar gibi) ayrılan bir niteliği var. Vampir hücum etmez, Sadece kandırır. Türki­ye’de vampirli bir film çekmenin sosyo-kültürel nedenleri de var. Zira vampirlik sadece batıya ait değil, eski Mısırlılar, Sümerler ve Anadolu’ya (Hatta Türklerde kuzukulak olarak bilinir) uzanan kökleri var. Korkutucu olmakla beraber onu ilginç kılan asıl niteliğin cinsel baştan çıkancıhğı olduğunu belirten Ataman, vampirin toplumun cinsel korkula­rının bir sembolü olduğunu düşünüyor. Yönetmen, vampir filmlerinin, toplumun sosyo-kültürel buh­ranlarını, yabancılaşmalarını, sorunlarını sosyal içe­rikli filmlerden çok daha iyi yansıttığı kanısında. Çünkü direkt olarak toplumu anlatma gibi bir kay­gıları yok. Bu nedenle sosyal içerikli ya da sanat filmi yapmak gibi bir snopluğa kapılmayan Ataman, son 10 yılın Türkiyesi’ni anlatan bir kaçış filmi yap­mış. Bu bir vampir filmi değil, sadece onları kullanan “bir buhran filmi” belki de, eleştirmen Ayşe Şasa’nın dediği gibi…

Vampirlik ölümsüzlük demek bir yerde, ölüm ise, mutlak olan tek değişmezlik. Vampirleri kötü­lük değü de, değişmezlik sembolü olarak kullanan Kutluğ Ataman, modern toplumda yaşayan her insa­nın içinde bir vampir olduğuna inanıyor. Tam anla­mıyla dine inanan (Müslüman, Hıristiyan, Budist farketmez) kişilerin içinde ise bu türden bir şey yok. Çünkü onlarda ölüm bir hediye, kendisi ise, tarihin önemli devrimlerini görerek yaşayabilmek adına ölümsüz olmak istermiş. “Yaşlanma ya da ölüm korkusu söz konusu olmadığı için vampirlik yine bir romantizm kazanıyor” diyor.

Tanınması oldukça güç bir İstanbul var film­de… Beylik mekanlar yerine hiç bilOinmedik, kenarda kıyıda kalan köşelerde çekilmiş gündelik yaşamdan kaçmak için… Görüleni değil, gördüğünü yansıtmak istediğinden sempatizanı olduğu gerçe­küstücülük adına böyle bir atmosfer yaratmış. Tür­kiye’den hiç destek almadığı için borç harç bulduğu paralarla filmi çeken ve iki yıl sonunda filmi Amerika’da bitirmek zorunda kalan Ataman, Kültür Bakanlığı’ndan yardım almamasının istediklerini yapabilmesi bakımından isabetli olduğu görüşün­de… Türkiye’de bir Türk tarafından çevrilen korku filmi olmasının yanında bazı ilginç özellikleri daha var filmin… Sarajevo’da askerlere jest için düzenle­nen toplu gösteriye gönderilen film, Nato’nun İtalya üssünün sanatçıların gitmesini engellemesine rağ­men uzun süre sonra gösterilmiş. Geçtiğimiz Kasım ayında ise, Londra’ya oradan da gizli olarak Zagrep’e gönderdiği filminden, İngiliz gönüllü askerleri tarafından Saraybosna’ya sokulması üzerine üç ay haber alamamış. Pazaryeri’ndeki katliamdan sonra filmin gösterildiği ve çok beğenildiğine ilişkin bilgi­ler gelmiş. “Bayağı bir tehlike arzetmişti” diyen Ata­man, bunun kariyerine bir etkisi olmadığını ama böyle bir yürekliliğin amatör de olsa, kişisel bakım­dan kendisim müthiş tatmin ettiğini belirtiyor.

Çok deneysel bir “ilk film” olan Karanlık Sular, yönetmen olarak kendi sesini arayıp bulduğu bir film… “Bu filmi benim annem, ya da E.T. filminden zevk alan biri anlamayacak. Üst hika­yesini okuyanlar gelecek, iş yapacak film ama çok az insan uçacak” diyen Ataman devam ediyor;

Bu zor bir filmdi, denedim ve yapabileceğimi gördüm. Artık rahat ve eğlenceli, büyük kitleleri yakalayan filmler yapacağım. Çünkü sinemanın rolü bu. Sinema popüler bir sanat, bir endüstri. En önemlisi de, artık sinemadan para kazanmak istiyo­rum. Bunu da keyfime harcamak değil, yeni ve daha çok film yapabilmek için arzuluyorum. Çiinkii sine­ma benim için ciddi bir hastalık, dilerim ki iyileş­mem. Aksi takdirde hayatta yapabileceğim başka hiç bir şey yok…

Hande Öğüt

Kaynak: Haftalık Panorama dergisi (yayınlanmıyor) / Mart 1994

Yazar hakkında: Misafir Koltuğu

Öteki Sinema ekibine henüz katılmamış ya da başka sitelerde yazan dostlarımız her fırsatta harika yazılarla sitemize destek veriyor. Size de okuması ve paylaşması kalıyor...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir