“Kısa Filmin Öyküsü”: Kemik (2016)

Festivallerde tür filmiyle var olmanın, festivallerle keyifli bir inatlaşma anlamına geldiğini, ilk filmimiz Gibi ile birlikte fark etmiştik. Fantastik türünde film yapmak daha az festival ve ödül görme anlamına gelse bile, fantastik ögelerle donatılmış filmler yapmaya devam edecektik. Bu türde rakibimiz azdı ama biz de fantastiği üretenler olarak azınlıktaydık. Bu yüzden bildiğimiz yolda ve keyif aldığımız şekilde ilerlemeyi sürdürmek, başarıdan ziyade ülkemizde üzerine çok az uğraşılan bu türde, en azından kendi çıtamızı aşmak ana motivasyonumuz oldu.

Filmin öyküsüne başlamadan önce Kemik filminin, hâlihazırda üzerinde çalışılmaya devam eden kitaptan bir pasaj olduğunu belirtmeliyim. Filmde teknik ve estetik kısımları bölüşen iki yönetmen olarak çalışıyoruz. Senaryo, oyuncu yönetimi gibi kısımları ben (Semih Ellialtı) üstlenirken,  çekim ve kurgu gibi teknik unsurları filmin ortak yönetmeni Ahmetcan Uzer sırtlamakta. Elbette tecrübesiyle filmi farklı bir seviyeye taşıyan görüntü yönetmenimiz Serhat Özdemir de,  az önce bahsettiğimiz “kendi çıtamızı aşmak” konusunda önemli bir yükü üstümüzden alıyor.

Filmin senaryo aşamasına geçtiğimizdeyse çıtayı aşmamız için gereken ilk soru belliydi: “Küveti nasıl bulacağız?”

Kemik; köyüne gelen çıraklarına küvet ve sihirli zarlar veren bir zar üstadının, küvete farklı rakamlarla zar attıkça, çıraklarına birer nesne kazandırması ekseninde ilerliyor.  Bu yüzden maddi desteği, iyi niyetli kısa film yapımcılarıyla kotarsanız bile “küvet aramak” gibi bütçenin dışında ortaya koymanız gereken bir araştırma silsilesi sizi yakalıyor.

Sabaha karşı yapılan bitpazarı ziyaretinin ardından oyuncuların kostümleri bulunsa da, bir türlü bulunamayan pek kıymetli küvet,  filmin iptal olma ihtimaline uzanacak kadar büyük bir kriz yaratmıştı. İçine sihirli zar atmak için sanayilerde defolu küvet kovalayan iki sinema öğrencisi, pahası filmin bütçesine yaklaşan küvetlerden dolayı bıkma noktasına gelmişti. En sonunda ev sahibimin tavsiyesiyle, Düden civarlarında eski şeylerin satıldığı bir alana gittik. Burası son umudumuzdu fakat bir anda, “beşinci günün şafağında baktığımız doğu” olmuştu. Alana gidip kafamızı çevirdiğimizde, yüzlerce eskimiş küvetten oluşan, adeta bir küvet mezarlığıyla karşı karşıyaydık. En sevdiği ressamın galerisinde tablo gözetleyen insanlar gibi bir süre dolandıktan sonra, küvetimizi seçmiştik. Önceki araştırmalarda filmin bütçesini aşan küveti,  şimdi çok küçük bir meblağda bulmak motivasyonumuzu bir anda ikiye katladı. Öyle ki film çekilebilecekti. (Bu arada filmin Antalya’da çekilmiş olması ve tüm ekibin İstanbul’dan Antalya’ya gelmesi, 2 gün gibi sınırlı bir vaktimizin olması gibi nedenlerle, bu ufak gözüken küvet konusu, gözümüzde mecburen dağ olmuştu.)

Daha sonra filmin mekânlarını uzun arayışlar sonucu kararlaştırdık. Toplamda iki ayrı mekân bulduk. İlk mekân, okuldan arkadaşımızın köy içinde yer alan ve yanında ufak bir dere akan eviydi. Atmosferi yaratmada harika katkılar sağladı. Evin bahçesinin sonlandığı kısımda dere yer alması, hikâyenin finaline ciddi anlamda hizmet ediyordu. İkinci mekân ise diğerinden uzaktı. Bizden bir ücret istemeden mekân konusunda yardımcı olacağını haftalar öncesinden söyleyen ikinci mekânın sahibi amcamıza, ikinci set günü gidecektik. İlk set gününün sonunda “Size önceden belirttiğimiz tarihte geliyoruz amcacığım. Yarın oradayız.” diye aradığımız amcamız, set günü “Siz büyük aletlerle gelecekmişsiniz. Çok para vardır sizde, şu kadar isterim.” diye cevap verince film yine yarıda kalma tehlikesine girmişti.

Oyuncular birkaç güne evlerine dönecekti ve 2. mekânın iptal olmasıyla ciddi bir sıkıntı daha doğmuştu. Fakat benim kişisel heyecanım ve telaşımın aksine, tüm set ekibinin ortak yaratıcılığı ve ilk mekânın sahibi dostumuzun yardımlarıyla filmin mekân sorununu bir şekilde o gün içinde çözdük.

Suyla, toprakla, etle, kemikle iç içe çekildiğinden tam anlamıyla “kirli” bir film olmasına karşın, oyuncularımız ve set ekibimizin büyük gayretiyle çekimleri tamamladık. Kurguya geçtiğimizde ise Umay Umay ve Burak Malçok’un “Suskunlar Denizi” adlı müzik çalışmasını, filmin ana müziği olarak kullanmamıza izin vermeleri, ciddi anlamda keyifli/önemli bir jest oldu.

Film bittiğindeyse, elimizden geldiğince karanlık bir atmosfer yakalayan ve bunu sihirle buluşturan, büyülü gerçekçi bir film ortaya koyabildiğimizi düşünüyorduk. İyi yahut kötü kısmını seyircinin takdirine bırakıyoruz.

Festivallerle inatlaşmadan veya küsmeden, sadece istediğimiz tatta bir film yaratma çabası da, ilk filmimize göre daha başarılı bir festival serüveni görmemize neden oldu. Toplamda 8 gösterim ve 3 ödülle filmimiz yakın zamanda festival serüvenini tamamladı.

Küvetteki suya sihirli bir zar attık ve içinden fantastik bir kısa film çıkarttık. Küvetten daha neler çıkacağını görebilmeniz için, seyirlik kısmını size bırakıyoruz. Keyifli seyirler.

Not: Sizler de festivallere katılan filmlerinizin yapım hikayesini bu yazı dizisine eklemek isterseniz [email protected] adresi üzerinden iletişim kurabilirsiniz.

Yazar hakkında: Sidar Serdar Karakaş

Çok küçükken kiralık VHS’lerden dayısıyla birlikte zombi filmleri izledi. Zombilerden çok korktu. Büyüyünce o filmleri George A. Romero’nun yaptığını öğrendi. Üstada hayran oldu. Sinema öğrencisiyken Andrzej Zulawksi filmlerini keşfetti. Zulawksi filmleri ona her zaman güç verdi. En zor anlarında kurtarıcı filmi Possession (1981) oldu. 2006 yılında Öteki Sinema’yı düzenli okumaya başladı. Korku filmlerini ve B Filmleri burada sevdi.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir