Kerem Akça, FIPRESCI ve SİYAD Olayı

Atilla Dorsay ustamız yazmasa haberimiz olmayacaktı. Meğer Kerem Akça’nın Cannes Film Festivali FIPRESCI Jüri üyeliği, Sinema Yazarları Derneği Yönetim Kurulu’nun (SİYAD) aldığı karar neticesinde son bulmuş. İnanılır gibi değil. Bir kurum, kendi üyesinin dünyanın en önemli ve en saygın film festivallerinden birinde jüri olmasını engelliyor. Ancak bizim gibi bir ülkede olur böyle şeyler. Bu işe imza atanlar bile bununla gurur duymamış olacaklar ki hiçbir yerde bu önemli ve sarsıcı olayı paylaşmayı uygun bulmadılar, olay ortaya çıktığında da sessiz kalmayı yeğlediler. SİYAD da konu hakkında kurumsal açıklama yapmadı. Bu arada, biraz araştırınca Dorsay’ın yazısında iki maddi hata olduğunu tespit ettim, onları da belirteyim. Kerem Akça’nın SİYAD’dan çıkarılması söz konusu değil, kendisi halen derneğe üye. Ayrıca Michel Ciment’in olaya el atıp müdahale ettiği bilgisi doğru değilmiş. Yine de iyi ki Atilla Dorsay bu önemli olayı yazmış da sayesinde öğrendik.

FIPRESCI, Uluslararası Film Eleştirmenleri Federasyonu’nun kısa adı, SİYAD da bu federasyonun bir üyesi. FIPRESCI birçok festivale jüri gönderir ve o jüri bazı filmleri FIPRESCI’yi temsilen ödüllendirir. Bu yıl Cannes Film Festivali’nde bir Türk, FIPRESCI jürisinde yer alacaktı ama kendi ellerimizle kendi evladımızı boğduk. Niye? Son derece kaba, kırıcı ve yersiz bir tweet attı diye. Sebep bu. Kerem Akça’yı tanıyanlar onun cinsiyetçi olmadığını bilirler, o tweet’in yönetmenin cinsiyetiyle bir alakası yoktu ama öyleymiş gibi gösterilerek/pazarlanılarak tepki alması sağlandı. Aslında Kerem o sert ve üzücü tweet’i attığı gün konu hakkında özür diledi hatta tepkiler artınca çok daha kapsamlı bir özür metni yayınladı ama insan avı başlamıştı bir kere. Başka amaçları ve hesapları olan bazı arkadaşlar, fırsat bu fırsat deyip bir tür sürek avı başlattı ve iş bu raddeye geldi. Kerem Akça, SİYAD yönetimini harekete geçmeye veya istifaya çağıranlara âdeta kurban edildi.

Önce şunu söyleyeyim, Kerem Akça benim yakın arkadaşım değil, bende telefonu bile yok. Evet, onunla belki onlarca kez bir film gösteriminden önce karşılaşmışlığımız vardır ama bir sinema salonunun önü hariç karşılaştığımızı hatırlamıyorum. Hiçbir zaman buluşmadık, hiçbir zaman sinema hariç bir konu konuşmadık. Bu jüri üyeliğinin düşürülmesi olayından bu denli geç haberdar olmuş olmamın bir sebebi de bu. Ayrıca Kerem ile film zevklerimiz taban tabana zıt. Onun “Kaçırmayın” dediği filme gidesim gelmez, “Çok kötü” dediği filme koşarak giderim. Yalan yok, durum bu ama bütün bunlar ona yapılan haksızlık karşısında susmamı gerektirmez. Kerem’in attığı tweet’i yakışıksız ve saldırgan buluyorum. Hiç atılmamalıydı. Bir yaptırımı hak ediyordu. Ayrıca kendi adıma şunu not düşeyim, Pelin Esmer sinemasını seviyorum ve son filmini de beğendim. Öyle.

Şimdi de şunu ilave edeyim yoksa millet yanlış anlıyor. Ben SİYAD üyesi değilim, üye olmayı da düşünmüyorum ama okuduğum, takip etmeye çalıştığım ve sevdiğim yazarların çoğu SİYAD üyesi. Yazdığım çoğu yerde de SİYAD üyeleriyle birlikte yazıyorum, SİYAD üyesi birçok arkadaşım, büyüğüm var ve bununla da gurur duyuyorum. SİYAD’ı önemsiyorum, karınca kararınca icra etmeye gayret ettiğim meslek için öneminin gayet farkındayım ama SİYAD için ülkeme hissettiğim şeylere benzer hisler taşıyorum. Daha iyi yönetilen, daha güçlü, daha demokratik, daha özgür ve hiçbir surette ayrımcılık yapmayan bir yer olmasını arzu ediyorum ve şu anki durumunu bu açılardan hiç iç açıcı bulmuyorum. Tıpkı ülkem gibi.

Şimdi benim bu vakıf-dernek taraklarında bezim olmadığı için ve paramı bu alan haricinde bir yerden kazandığım için kimseye eyvallahım yok. Uğraşıyorum, didiniyorum, okuyorum, araştırıyorum, izliyorum ve üretiyorum ama iyi bir sinema yazarı mıyım ya da bir gün olabilecek miyim, onu bilmiyorum, takdir okurun ve zamanındır ama bildiğim bir şey var, ben özgür bir yazarım ve istediğimi yazıyorum. Şimdi bu konudaki görüş ve düşüncelerimi bütün açıklığıyla yazacağım ve kendi perspektifimden bu olayın dinamiklerini nasıl gördüğümü sizlerle paylaşacağım. Sürçülisan eylemişsek affola…

Kayseri Film Festivali’ndeyiz. 2018 yılının Mayıs ayının ikinci haftası. İki ayı biraz geçmiş. Yemeğe gittik. Yanıma bir film yapımcısı oturdu. Hayatım boyunca hiç görmediğim bir insan. Politik doğrucular bizi kıtır kıtır kesmesin diye niteleme sıfatı kullanmayacağım ama kendisi, Kerem Akça aleyhine yazılan ve SİYAD’ı göreve çağıran bildiriye imza atanlardan biriymiş. O imzayı kastederek, büyük bir nezaketle “Sizce yanlış mı yaptık? Kerem Akça konusu hakkında ne düşünüyorsunuz?” diye sordu, ben de “Hiçbir kötü niyetiniz olmadığına eminim ama farkında olmadan kötü şeylere vesile olacak bir şeye alet oldunuz” dedim. Fikirlerimi sordu, birazdan burada yazacağım şeyleri söyledim, “Tabii biz işin bu boyutunu bilemeyiz, bizim tepkimiz o tweet’eydi” dedi. Haklıydı.

Kerem’in tweet’iyle aşağı yukarı yakın tarihlerde ilginç bir olay oldu. Benim eski bir yazım olan Muhteşem Kadın (A Fantastic Woman) hakkındaki bir kritiğim aynı gün içinde anormal derecede etkileşim almaya ve okunmaya başladı. Hemen araştırdım çünkü Oscar almış bir film hakkında olmasına rağmen ilk yayınlandığında pek itibar edilmemiş bir yazıydı. Meğer Atilla Dorsay aynı film hakkındaki yazısında hakaret unsuru taşıyan kaba ve kırıcı bir ifade kullanmıştı ve sosyal medya üzerinden büyük tepki görmüştü. Muhtemelen filmi merak edenler, film hakkında araştırma yapınca benim yazıma ulaşmışlardı. O zaman merak ettim, acaba SİYAD, Kerem Akça gibi kendi kendine varolmuş, genç bir yazara gösterdiği muameleyi bu işin piri sayılan, üstelik o kurumu bizzat kurmuş, var etmiş ve yıllarca başkanlığını yapmış ve halen onursal başkanı olan bir eleştirmene yapabilecek miydi? En azından dernek adına yapılan bir açıklamada Atilla Dorsay’a da açıkça atıfta bulunulabilecek miydi veya onun için de FIPRESCI’den bir ceza talep edilebilecek miydi? Sonuçta hepimiz Atilla Dorsay’ın paltosundan çıktık. Hani hep etik, ahlak deyince mangalda kül bırakmayız ya, merak ettim işte. Şeytan dürttü. Bakalım kurumsal açıdan ona bir şey diyebilecekler miydi? Tabii öyle bir şey olmadı.

Şimdi gelelim zurnanın zırt dediği yere. Ben şimdi olayın arkasında yattığını düşündüğüm asıl nedenlere geçeyim, hani o yapımcı arkadaşımıza beyan ettiğim görüşlerime. Bu görüşlerimi Ankara Film Festivali sırasında bazı eleştirmen arkadaşlarımla da paylaştım ki bazıları SİYAD üyesidir. Şimdi yazacağım şeyler, aslında sektörde az çok herkesin bildiği ama dile getiremediği şeylerdir. Sizler de bilin istedim. Bu yazıyı tarihe not düşme sebebim bu kısım.

SİYAD’ın içindeki bir grup eleştirmen ve filmleri hakkında olumsuz yazı yazdığı için sinema camiasındaki bir grup yapımcı/yönetmen, Kerem Akça’dan hazzetmiyor. Ki kimse kimseden hazzetmek mecburiyetinde değil ama bu hazzetmeyen grup fırsat buldukça kötü işler yapmaya da meyilli. Daha önce hemen hiçbir Türk sinema yazarının yapamadığı bazı şeyleri (bazı önemli festivalleri kendi imkânlarıyla uzun yıllardır yerinde takip ederek hatırı sayılır bir birikim ve çevre/network edinmesi gibi) neredeyse gelenek hâline getirdiği için onu içten içe kıskanıyorlar ve her fırsatta itibarsızlaştırmaya çalışıyorlar. Benim gördüğüm kadarıyla arzu ettikleri iki şey var. Bir; Kerem ya hiç yazamasın ya da önemsiz/zayıf platformlarda yazmak zorunda kalsın. Yani sesi çıkmasın, yok olsun gitsin. İki; Kerem Akça ulusal festivallerdeki görevlerinden olsun ki orayı biz ele geçirelim, biz para kazanalım. Hiç lafı gevelemeyelim. Benim gördüğüm kadarıyla amaçları şu: Kerem’i hem itibarından hem ulusal ve uluslararası network’ünden (iş bağlantılarından) hem de ulusal festivallerdeki ekmeğinden etmek. Nokta.

Şimdi dışarıdan bakanlara SİYAD’ın Kerem Akça hakkında aldığı “Cannes Film Festivali FIPRESCI jüri üyeliğinden çıkarma” ve “1 yıl boyunca FIPRESCI faaliyetlerinden men” kararı o kadar da ağır değilmiş gibi gelebilir. Böyle düşünen yanılır. SİYAD, Kerem hemen özür dilediği, sonra da kapsamlı bir özür yayınladığı için kınama verebilirdi ya da başka bir yaptırım bulabilirdi ama onun yerine 1 seneliğine FIPRESCI faaliyetlerine son verdi. Hâlbuki 2010 yılında başka bir yönetim zamanında, yazısında militarist söylemde bulunduğu gerekçesiyle Ömür Gedik’e –ki o tarihte henüz dernekten atılmamıştı-, sadece kınama cezası verilmişti.

Atilla Dorsay’ın yazısını okuduktan sonra bunda payı olanları bilmek hakkımız diye tweet attım. Kararın oy birliğiyle alınıp alınmadığını bilmediğim için, merak ettiğim şey şuydu. Birazdan yazacağım gerekçe nedeniyle SİYAD Yönetim Kurulu’ndaki bir kişinin, çok sevdiğim ve takip etmeye çalıştığım bir akademisyenin tavrını merak etmiştim. Kim mi? Zeynep Tül Akbal Süalp.

Benim hâlâ amatör bir şekilde de olsa uğraştığım ve ölene kadar da üzerinde çalışmaya devam etmek istediğim üç tane hobim var: Ekonomi, felsefe ve sinema. Hayalim, bu üçünün iç içe geçtiği bilimsel çalışmalar üretmekti, bunu büyük ölçüde başardım. Ekonomi ve felsefe okudum, diplomalarımı aldım. Ekonomi felsefesi üzerine ve sinema ekonomisi üzerine birer tez yazdım. Şimdi de sinema felsefesi üzerine çalışıyorum. Bundan 15 yıl kadar önce Yıldız Teknik Üniversitesi’ndeki konusu ekonomi felsefesi olan lisans bitirme tezime Karl Marx’ın bir cümlesiyle başlamıştım. Bilimsel nitelikli çalışmalarda ilk atfa önem verenlerdenim. 12-13 yıl kadar önce İstanbul Teknik Üniversitesi’nde sinema ekonomisi üzerine yazdığım ve daha sonra genişletip kitaba dönüşecek olan yüksek lisans bitirme tezime de sevdiğim bir başka akademisyene atıfla başlamıştım. Şu anda SİYAD Başkanı olan Z. Tül Akbal Süalp’e…

Eğer benim 2012’de yayınlanan Türk Sinemasının Ekonomik Yapısı adlı kitabıma denk gelirseniz ilk sayfasında Tül Hanım’ın bir tespitinin yer aldığını görürsünüz. “Nesi var yani?” dediğinizi duyar gibi oluyorum. Z. Tül Akbal Süalp’in Kerem Akça olayındaki tavrını merak etmemin tek sebebi o değil. Asıl sebep, kendisinin yakın zamanda bir Kanun Hükmünde Kararname ile işinden ekmeğinden edilmiş bir akademisyen olması. Kendisi, sırf doğru bulduğu bir bildiriye imza atmış olduğu için linçe uğramış bir KHK mağduru. Yani bir insanın -yanlış dahi olsa- sırf kanaatini dile getirdiği için ekmeğiyle oynanmasının ne denli korkunç bir şey olduğunu içimizde en iyi bilen insan o. Maalesef bu süreçte, kendisine yapılan korkunç bir şeyin benzerini bir başkasına yaptığını öğrendik. Beni kahreden de bu oldu. Daha kısa bir süre önce “Özgürlüklerden Kayıplara ve Sonrası” ve “Taşrada Var Bir Zaman” gibi eşsiz katkılarını içeren iki kitabını aldığım Tül Hanım’a olan saygımdan dolayı daha fazla yazmayacağım. Sadece büyük bir yanlış yaptığını ve bu yanlışın yakasını bir ömür boyu bırakmayacağını düşündüğümü söylemekle yetineceğim. Olmadı hocam. Kerem’e başka bir ceza verilmeliydi.

Yönetim kurulunun diğer üyeleriyle ilgili yorum yapmayacağım. Bilgim kısıtlı. Sadece, “kadın haklarını koruyoruz” kisvesi altında, “nefret suçu yaptırımı” görünümünde, haksız bir “cinsiyetçilik” ithamıyla bir eleştirmen kıyımı yaşandığını ve bunun arkasındaki nedenin sadece ve sadece bazı arkadaşların kişisel husumetleri ve parasal hırsları olduğunu söyleyeceğim. Kerem Akça’ya haksızlık yapılmıştır. SİYAD, sinema yazarlarını itibarsızlaştırma değil, sinema yazarlarının itibarını koruma derneği olmalıdır.

Tüm kurum ve kuruluşlarıyla; her zaman suçun/kabahatin büyüklüğüne göre yaptırım uygulanan, daha iyi yönetilen, daha güçlü, daha demokratik, daha özgür ve hiçbir surette ayrımcılık yapmayan bir ülke hayaliyle…

Yazar hakkında: Ertan Tunc

Sevdiği filmleri defalarca izlemekten, sinemayla ilgili bir şeyler okumaktan asla bıkmaz. Sürekli film izler, sürekli sinema kitabı okur. Ve sinema hakkında sürekli yazar. En sevdiği yönetmen Sergio Leone’dir. En sevdiği oyuncular ise Kemal Sunal ve Şener Şen. “Türk Sinemasının Ekonomik Yapısı 1896-2005” adlı ilk kitabı; 2012 yılında Doruk Yayımcılık tarafından yayınlanmıştır. Kara filmler, gangster filmleri, İtalyan usulü westernler, giallolar ile suç sineması konularında kitap çalışmaları yürütmektedir. İletişim: [email protected]

4 Yorumlar

  1. yazıyı okumadım.

    açıkça cinsiyetçilik yapan “yazar” ın hele böyle bir konjonkötürde #metoo hareketinin yükseldiği, cate blancet’in juri başkanı olduğu bir festivalde yeri olmaması normal. daha önce bunu kendi yazarını şikayet etmek gibi lanse edilmesi de abuk kişinin başarılarında payımız olmadığı gibi hatalarındanda milliyetçi bir güdüyle korumaya

  2. Okumadan yazmak hiç hoş değil, tartışmada sivrisinek kadar hükmünüz olmaz. Okuyun, yıllar önce öğrendiniz okumayı, bir işe yarasın…

  3. Mansur Yıldırım

    Kerem akça sinema dergisinden beri takip ettiğim sevdiğim bir sinema eleştirmenidir hiç kadın düşmanlığı tarzında yazısını görmedim tam tersi kadın hakları ve feminist sinemasının önemini anlatan yazıları vardır umarım bir daha bu duruma düşmez sevgili ertan tunç güzel bir yazı yazmış teşekkürler ederim.

  4. tül akbalın bahçeşehir iletişimde yaptıklarını bilenler bilir.
    inanılmaz ama 2010 yılında giovanni scognamillo üstadımızı bile kovdurmaya çalışmıştı ama son anda engellenmişti.
    maalesef göründüğü gibi biri değil.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: