Kimin Polisi Kimin %50’si?

Ülkemizi yönetsin diye iktidarı emanet ettiğimiz Başbakanımız, malum, en küçük bir karışıklıkta dahi kaçmayı görevleri arasında sayıyor. Ulusal bayramlarda ülke dışına çıktığı yetmediği gibi, Reyhanlı gibi bir vahşetten sonra Amerika’ya giden Erdoğan; Gezi Parkı direnişi ayyuka çıkınca yurtdışına gezi planlamayı uygun buldu. Direnişçilerin de deyimiyle; Gezi’ye gel dedik, yanlış anlayıp geziye çıktı!

bp23

Öteki Sinema için yazan: Başak Bıçak

Peki, biz bu duruma şaşırdık mı? Elbette hayır! Demokrasiyi, yönetme erkini kendi isteklerini dayatmak ve diktatörlüğü için araç olarak gören birinden, görevlerini tam manasıyla anlaması beklenemezdi zaten değil mi? Direnişçilere gitmeden önce çapulcu deyip, alkol düzenlemesiyle ilgili sorulara karşılık olarak alkol alanları alkolik ilan eden Erdoğan, kendisine oy verip alkol alanları bu “alkolik” kitlenin dışarısında tutarak bize rutin akıl tutulmalarımızdan birini daha yaşattı. Ayrıca verdiği başka bir demeçte de, üç beş çapulcunun karşısına çıkarabileceği bir yüzde elli olduğunu ve onları evinde “zorla” tuttuklarını belirtti. (Bu tarz ifadelere başka bir örnek olarak da Melih Gökçek’in, istesek bir kaşık suda boğarız cümlesini vermeden geçemeyeceğim.)

Bu noktada, bir başbakanın kendisine muhalif insanlara parmağını sallarcasına “dağılın çabuk, yoksa sizi mahvederim” tarzı söylemlerini geçiyorum, onlara zaten alıştık yıllardır; ama bir ülkenin hükümetinin başındaki kişi olarak, ülkeyi iç savaşa sürükleyebilecek bir söylemde bulunmasını aklımızın mantığımızın kabul etmesi mümkün değil. Devleti yönetmekle ve düzeni sağlamaktan sorumlu birinin, ülkeyi kaosa sürükleyebilecek tarzda tehditler savurması inanılır gibi değil. Hele ki, günlerdir memleketin birçok noktasında yaşanan polis dehşetinden sonra… Direnişçilere, orantısız kelimesini bile etkisiz kılarcasına büyük bir şiddet uygulayan Polis’iyle birlikte, bir de toplumun laik kesimine karşı ciddi bir tepki besleyen dindar kesimin sokağa çıktığını bir düşünün…

Kötü haber: Fazlaca düşünmenize gerek kalmadı, o kesim sokağa çıktı bile! Hem de Başbakan’ın memleketi Rize’de! Üstüne üstlük Kandil gecesi, Gezi Parkı’nda her inanıştan, siyasi görüşten insan birlikte ortak bir şeyler yaparken… Ankara’da polis şiddeti yeniden canlanırken Rize’de, Başbakan’ın nefret söylemlerinin bir sonucu olarak halktan bir grup, Rize Atatürkçü Düşünce Derneği’nin önünde toplanarak insanların içeride mahsur kalmasına yol açtı ve camları taşlayarak büyük panik yarattı.

Bir anda Twitter ve Facebook gibi sosyal ağlarda ikinci bir Madımak katliamı korkusu yaşatan olay, neyse ki sorunsuz bitti ama bizlere de şunu fark ettirdi: Yüzde ellinin bir kısmı sokağa çıkmaya başladı! Ve en önemlisi de, eğer camide içki içildi, bayrak yaktılar, yağmaladılar gibi gerçekdışı söylemlerle olaylar provoke edilmeye devam edilirse işler çığırından çıkabileceğini bir kez daha gösterdi. Özgürlük adına başlattığımız bu direnişin, bizi ayırmaya çalıştıkları türden bir kutuplaşmaya nasıl kolayca döndürülebildiğini de…

Olayda tepki çeken bir başka konu ise günlerdir; İstanbul, Ankara, İzmir, Antakya, Adana, Dersim ve daha birçok ilde biber gazı ve TOMA kullanımına son sürat devam ederken Rize’de, insanüstü bir sakinlik gösterip grubu sözle dağıtmaya çalışmasıydı. Mehmet Ayvalıtaş, Ethem Sarısülük ve Abdullah Cömert’i olaylar sırasında kaybettikten sonra polisin daha orantılı olacağına inanmamız mümkün değil çünkü tam da Rize’de bu olaylar yaşandığı sırada Ankara’da müdahale devam ediyordu. Peki, burada şunu sormamız gerekiyor: Polis’in Rize’deki bu yumuşak tavrının sebebi neydi? Polis, gerçekten Erdoğan’ın polisi de ondan mı Başbakan’a oy veren bir kitleye müdahale etmiyor? Ya da şöyle sorsak; bu halk bundan sonra canını, malını emanet ettiği polisine artık nasıl güvenecek?

Ülkesi karışıklıklarla boğuşurken Başbakan Fas, Tunus, Cezayir gezedursun… Mutlaka her gidişin bir dönüşü, her yükselişin bir düşüşü olacaktır. Ülkesinde değişim rüzgârları eserken o hala kutuplaştırmadan, yüzde ellilerden bahsediyor ama bugün sosyal medyada gezen yazı, direnişin ulaştığı noktayı özetler nitelikteydi: “Eğer hala savaştığımızı düşünüyorsan yanılıyorsun, biz savaşmıyoruz barışıyoruz! Sokakta değilsen, anlayamazsın bunu” diyordu. Başbakan ülkede bile olmadığı için sokağı anlaması mümkün değil ama biz gerçekten savaşmıyoruz Sayın Başbakan, biz sana rağmen barışıyoruz!

Yazar hakkında: Başak Bıçak

1987 yılında İzmir'de doğdu. İzmir Özel Tevfik Fikret Lisesi ve Dokuz Eylül Üniversitesi Tarih bölümünden mezun olduktan sonra Türkiye Cumhuriyeti Tarihi üzerine yüksek lisans yaptı. Bilhassa Fransız Devrimi olmak üzere Avrupa Tarihi üzerine uzmanlaştı. Sinema özel tutkusu ve 2012 yılından bu yana filmler üzerine yazılar yazıyor. Akşam Gazetesi, Film Arası Dergisi ve Cinedergi yazarı... Dans, seyahat, fotoğraf ve şarap meraklısı...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir