Emre Akay: ‘Kötü bir Holywood filmini kötü bir ‘sanat filmine’ tercih ederim’

Emre Akay hem kısa hem uzun filmler çeken, uzunu kısanın devamı olarak görmeyen, kısayı basamak olarak kullanmayan, seyirciyi önemseyen bir sinema anlayışının peşinde olduğunu tekrarlayan bir isim… Emre Akay ile sinemayı, uzunu, kısayı konuştuk… İyi okumalar…

Röportaj: Banu Bozdemir

İlk klasik sorumuzla başlayalım. Kısa film çekmeye nasıl karar verdin?

İlk kısa filmimi bir üniversite hocamın çalışıp çalışmadığından emin olmadığı bir super 8 kamerayı ‘sen filmle falan ilgileniyorsun, belki işine yarar’ diye bana vermesiyle başladı. Tek mekanda tek oyuncuyla iki kişilik bir ekiple ufak bir film çekmiştik. Kamera testi gibi başlayıp kısa filme dönüştü.

Tabii buna sayısı ikiye çıkan uzun filmlerini de dahil edelim… Uzun metraj çekme kararı nasıl oluştu?

Belgeselleri de sayarsak 4 uzun metrajım var. İlk uzun metrajımı Hasan Yalaz’la tanışınca çektim. Ufak bir rehin alma filmi fikrim vardı. Hasan’la oturup geliştirdik, ve ‘Bir Tugra Kaftancıoğlu Filmi’ne dönüştü. Filmi de beraber yönettik. Bu da aslında bir test gibiydi. Çekmek istediğimiz başka bir film vardı ama ikimiz de deneyimsizdik ve bir yapımcı karşısına çıkıp para istediğimizde en azından çekmiş olduğumuz bir şey gösterebilmeliyiz diye düşündük… Ulaşabildiğimiz kameraları topladık, ve çok küçük bir bütçeyle, önce kısa ya da orta metraj sanarak başladığımız film uzun metraja dönüştü.

Kısa film bir basamak olarak algılanır çoğu zaman, insanlar uzundan sonra kısaya pek uğramaz, kısa film çekmez, ama sen de öyle değil… Bunu biraz anlatır mısın?

İlk başta benim için de kısa film deneyim kazanmak için bir yöntemdi belki, ama teknik öğrenmek dışında uzun metraj konusunda çok fazla ders çıkaramıyordum. İkisi ayrı disiplin gibi geliyor bana. Kısa hikaye ve roman farkı gibi. Yani ancak uzun çekerek uzun çekmeyi öğrenebileceğimi düşündüm. Kısa ise daha özgür ve ara sıra dönmek ihtiyacı duyduğum bir tür. Özellikle reklam ya da sipariş işler çekerek ‘kirlendikçe’, kısa film ile arınmak ihtiyacı doğuyor.

O gün söyleşide de film anlayışını söyledin, seyirciyi sıkmayan filmler çekmek ve izlemek istediğinden bahsettin. Son yıllarda iyice artan ‘sanatsal’ ya da ‘bağımsız’ filmler konusunda neler söylersin?

Her filmde birşeyler keşfedilebilir diye düşünüyordum. Ama sanırım film izledikçe insanda birtakım önyargılar oluşuyor ve bazı tarz filmleri daha az izlemeye ya da daha az merak etmeye başlıyorum. FİLmleri çok fazla sanatsal-bağımsız gibi ayırmıyorum. Fakat bir filmin birinci görevi seyircinin sonuna kadar izlemek istemesini sağlamaktır gibi geliyor. Buna kısaca ‘seyirciyi sıkmamak’ da diyebiliriz ama biraz daha derin bir şey var sanki orada. Midenizde bir yumruk hissederek de filmin sonunu merak edebilirsiniz. Ama sırf seyirciyi sıkan ve bunu bir entellektüellik veya siyasi mesaj kılıfında sunan filmlerden nefret ediyorum. Kötü bir Holywood filmini her zaman kötü bir ‘sanat filmine’ tercih ederim. En azından bir ritm duygusu oluyor, dikkati muhafaza etme çabası oluyor, göz boyamalarla olsa bile. Ama hem izlemekten en çok haz aldığım filmler hem de yapmak istediğim filmler genelde hem teknik olarak bazı değişik şeyler deneyen hem de içerik olarak entelekte hitap eden filmler. İçerik ve tekniğin birbirini desteklediği filmler. Mesela bir film sabit bir planla 2 dakka boyunca yürüyen bir adamla başlayınca hemen soğuyorum o filmden. Filmin benimle daha fazla oynamasını istiyorum hep. Yakamdan tutup dikattimi çekmesini.

Aslında senin filmlerinin de bağımsız kategorisinde olduğunu düşünürsek…

Bağımsızlık çok alengirli bir terim. Neyden bağımsız bir kere? Seyirciden mi? Sermayeden mi? Türden mi? Genelde bütçeye bakıp evet bu film bağımsız çünkü az parayla çekilmiş gibi bir kestirme uygulanıyor. Bence bütçe yada türle ilgili bir şey değil bağımsızlık. O yüzden kullanıldığı şekilde içi boş bir kelime gibi geliyor bana. Aslında bir tavır daha çok. Kubrick veya Scorsese de bana o bağımsız denen kategorideymiş gibi geliyor. Ya da zorlarsak Cohenler veya P.T. Anderson da. Hatta Fincher bile belki. Her ne kadar büyük bütçelerle Holywood çarkında filmler üretselerde. Karşısında da, bazı bağımsız denen filmler aslında son derece bilindik ve güvenilir formüller kullanabiliyor. Sınırlar hep bulanık.

Politik film senin için ne ifade ediyor, Kırmızı Alarm nasıl politik sinyaller taşıyor sence?

Politik olmayan bir film yok gibi geliyor. Ama ‘siyaset yapan’ filmlerden çok hoşlanmıyorum. Kırmızı Alarm muhafazakarlık hakkında, politika ve politikacılar hakkında bir filmdi. Ama aynı zamanda bir komediydi bizim için. Ya da mizahi yönü de olan bir film en azından. Film bir siyasi görüşün bayrağını taşımaktansa ülkedeki siyasi arenanın aslında ne kadar absürd ve akıl almaz olduğu hakkındaydı. Mizah en önemli şey benim için, belki insanoğlunun en önemli icadı. Ve tüm bu saçmalıklarla ve trajedilerle başetmenin yollarından birinin mizah olduğunu düşünüyorum. İlla kıvranarak kahkahalar attığınız bir mizah değil, buruk ya da ısırgan bir mizah da olabilir, hatta belki tercih ettiğim mizah böyle olanı.

Kars Öyküleri projesinde de yer almıştın, o projeyi nasıl bulmuştun, sence bu tarz film çekme yöntemleri yaygınlaşmalı mı?

Proje bir yarışma sonucu seçilen 5 senaryodan oluşuyordu. Kars Öykülerinde olduğu gibi maddi ve manevi destek veren projeler olduğu takdirde bu projeler bence çok önemli, bir sürü insana fırsat tanıyor.

Severek izlediğin son uzun ve de kısa metrajlı film hangisi?

En son Bottle diye kısa bir stop motion beni kalbimden vurmuştu. Uzun olarak biraz kurak bir dönemden geçiyorum. A Separation’u çok sevdim. The Master’ı heyecanla bekliyorum. Bir iki ay önce Herzog’un into the Abyss’ini çok sevmiştim. Moonrise Kingdom geliyor aklıma. Bir de filmekiminde izlediğim Amour çok sarsıcıydı.

Ezel Akay’la akrabalık derecen? Onunla ortak işler yaptınız mı?

Akrabalık derecem sıfır. Müşerref, Ali, ve Şenay Akay ile de akrabalığım yok. Ezel Bey’le tanışmışlığım var, bir iki proje bile konuşmuşuzdur, ama gerçekleştirdiğimiz ortak bir iş yok.

Tabii bu arada geçimini nasıl sağlıyorsun, kısa filmler ve uzun metrajların bir kazanç kapısı olmadığını düşünürsek…

Reklam yönetmenliği ve zaman zaman ve kurgu işleriyle.

-Festivaller ve ödül sistemleri konusunda neler düşünüyorsun?

Piyango oynamaktan çok bir farkı yok gibi geliyor. Çok yakından da takip etmiyorum olan biteni. Festivallere katıldıkça daha çok soğuyorum ve anlamsız buluyorum, özellikle de Türkiye’dekileri. Benim için filmi tanıtmaktan başka (ki bu da önemli olabilir) pek bir önemi yok.

Festivallerde deneyimli ve deneyimsiz yönetmenlerin yarışması ve deneyimleri yönetmenlerin hüsranla ayrılması konusunda fikirlerin?

Böyle bir genelleme yapacak kadar festivalleri takip ettiğimi söyleyemem. Bir istatistik sonuç olabilir. Yani çok daha fazla genç yönetmen olduğu için bir genç yönetmene ödül gitme ihtimali daha fazladır belki. Gerçekten hiçbir fikrim yok.

Film çekerken teknik mi yoksa içerik mi önemlidir senin için?

Birbirinden ayrıldığı zaman ikisinin de bir değeri yok bence.

Bir yerden ödenek ya da destek aldın mı hiç?

Bir kere. Kültür Bakanlığından Bir Tuğra Kaftancıoğlu Filmini 35mm’ye aktarmak için yapım sonrası desteği aldım.

Sonraki projelerin?

Arkadaşım ve müzisyen Deniz Cuylan’la neredeyse 2 yıldır yazdığımız bir senaryo var. Bitmek üzere nihayet. Gelecek yaz çekmek istiyoruz. Soğuk savaş yıllarında Trabzon’da kurulan bir Amerikan Üssünde geçen bir Film Noir.

Yazar hakkında: Banu Bozdemir

İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü mezunu... Sinema yazarlığına Klaket dergisiyle adım attı, Milliyet Sanat muhabirliği yaptı. Film+, Cumhuriyet, Yeni Yüzyıl, Vatan'da çalıştı. Sky Türk Tv’de sinema, "sanat ve sevgilim İstanbul" programlarında yapımcı, sunucu ve yönetmenlik yaptı. TRT için Bakış isimli bir kısa film çekti. Cinedergi.com da editör… Yayınlanmış 18 adet çocuk kitabı var ve Leylalı Haller adında bir gençlik romanı var.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir