“Kısa Filmin Öyküsü”: C.O.D. (2017)

Öteki Sinema olarak yeni bir yazı dizisiyle karşınızdayız. Bu yazı dizisinde kısa film yönetmenleri kendi filmlerinin yapım sürecini anlatacaklar. Fikir aşamasından festival sürecinin sonuna kadar geçen zamandaki deneyimlerini, yaşadıkları zorlukları bu zorlukların nasıl üstesinden geldiklerini okuyacaksınız.

Ben bu yazı dizisinin çok faydalı olacağını düşünüyorum. Film yapmanın formülünün olmadığını, her filmin kendi dinamikleri olduğunu bu yazı dizisiyle daha iyi anladım.

Deneysel bir film olan C.O.D.’un yapım hikayesini filmin yönetmeni Onur Doğan anlatıyor.

C.O.D.’un hikayesi aslında geniş bir zaman diliminde gidip gelen düşüncelerden oluşuyor. Üniversite zamanı ve sonrasında hem okuyup hem çalışırken her günümün iki saatinin metrolarda geçtiğini farkettim. Bu süre aynı evin içinde yaşamamıza rağmen ailemi gördüğüm süreden çok daha fazlaydı. Bu yolculuklar sırasında düşünmek için çokça vaktim vardı, sistem, düzen, insanlar, gelip geçen yolcular, gelip geçen hayatlar… Aslında bunlara çok alışık olmam gerekirdi çünkü doğma büyüme İstanbulluyum. Belki de İstanbullu bir filmci olarak beni en çok rahatsız eden şeydi. Yanlış bir düzenin içinde yaşadığımızın en azından bu sistemin insanlık tarihi için çok yeni ve yeni olduğu kadar geçici olduğunun farkındaydım. Daha sonra anlamını yitirmeye başladı birçok şey. İnsan sadece yapmak istediklerini yapmalı diye düşünürken bir adam hayal ettim. Her gün toplu taşıma ile işlerine ve evlerine giden her İstanbullu kadar mutsuz, donuk, kendi hayatını yaşamayan ve kim olduğunun hiçbir önemi olmayan bir adam.

O sıralar sinemagraf tekniği ile tanışmıştım. Bu teknikle yapılan yabancı müzik klipleri izlediğimde ‘’bununla film de yapılır’’ dedim. Biraz araştırmayla daha önce sinemagraf tekniği ile yapılan bir film olmadığını farkettim. Bunun nedeni teknik olarak anlatıyı sınırlaması ve zorlaması olabilir diye düşündüm. Benim yapmak istediğimse sistemin dayattığı rutinleri estetik ve ahenk içinde sunmaktı. Bu sinemagrafı kullanmak için harika bir fikirdi. Filmin yapısı üzerine uzunca düşündüm. Sinemagrafların, klasik anlatıyı ve devamlılığı desteklemesi adına her sinemagraf karesini iki açıyla göstererek gözlerde bir takip ve devamlılık yaratmak istedim. Ayrıca film boyunca müzik kullanmayacaktım çünkü bu zaten diyalogsuz ve sessiz bir filmi, filmden çok klibe dönüştürebilirdi ve bu kısa film için oldukça riskli olurdu.

Sinemagraf, video ile fotoğrafın aynı kadrajda yer aldığı henüz çok yeni bir teknik. Kadrajın içinde bir kısım görseller hareket ediyorken diğer kısmı ise fotoğraf gibi donuk, tıpkı bu şehirde yaşayan herkes gibi. Sinemagraf, ne çekileceği önceden tasarlanarak oluşturulan bir format olduğundan günlerce aklımdaki kareleri kağıtlara döktüm. Karakterim nerede yer alacak, kamera karsısında tam olarak nerde ne yapacak hepsini hesapladım. Hangi karelerde hareketlilik hangi karelerde donukluk olması gerektiği ve bunların ne anlama geleceği üzerine çalıştım. Hazırlık evresi çok uzun sürdü. Zaten 1 yılı aşkın bir zamandır aklımda sadece “böyle bi film yapsam keşke” dediğim bir toz bulutuydu. Bir film fikrinin akılda belli bir süre toz bulutu olarak gelişmesi, değişmesi ve demlenmesi gerektiğini düşünüyorum. Daha sonra harekete geçtiğinizde ne istediğinizden emin oluyorsunuz.

Artık metrolara yalnızca yolculuk için binmiyordum. İndiğim duraklarda filmime uygun atmosfer arayıp, en beğeneceğim istasyonu keşfetmeye çalışıyordum. Sonra sistemle ilgili dertlerimi bir iki karede anlatabileceğim atmosferi bana verecek binalar, sokaklar bakmaya başladım.

Aklımda iyice oluşan fikri, o dönem Marmara Üni. Sinema Yüksek Lisans’tan sınıf arkadaşım ve aynı zamanda filmin görüntü yönetmenliğini üstlenen Ferhat Kılıç’a açtım. Filme ısınıp “yapalım abi bunu” diyerek beni cesaretlendirmesiyle filmin gerçek anlamda ön hazırlık sürecini başlatmış olduk. Önce senaryoyu çekim senaryosu haline getirdim. Sıra oyuncuya geldi. Oyuncu seçimi ve yönetimi, benim de oyunculuk geçmişim olduğundan dolayı sanıyorum en hassas olduğum konu ve filmlerde ilk dikkat ettiğim kısımdı. Bir hikayeyi inandıracak olan her zaman oyuncudur ve hikayeye yakışmayacak bir oyuncu olmasındansa o hikaye hiç çekilmesin daha iyidir diye düşünürüm hep. Tiyatro oyuncusu bir arkadaşım sakal devamlılığı olduğunu söyleyince başka bir isim düşünmem gerekti. Çünkü rol memur rolüydü ve aklımdaki tip belliydi, hayatın getirdiği umutsuzluk yüzünden okunacak, beyaz yakalı bir memur görünümü arıyordum.  Sonra aklıma daha önce benzer bir rol verdiğim 90 BPM grubundan rap sanatçısı Onur İnal (Kayra) geldi. Grubun ilk klibini çekmiştim ve klipte yine benzer bir rolün üzerinde çalışmıştık. Daha önceki kliplerinden performansını da çok beğendiğim bir isimdi. Bu filmde sözsüz ve mimiksiz oynayacağından, benim için en önemli şey kameraya kurduğum atmosfere uyum sağlamasıydı. Tam da beklediğim gibi oldu. Kendisine teklif götürdüğümde sağolsun hemen kabul etti ve çalışmalara başladık. Genellikle mekan izni, belediyeye, valiliğe yazı gibi şeylerle uğraşmayı hiç sevmem. Hiç de inanmam kolay ilerlediğine bu süreçlerin, böyle bir önyargım vardı. Filmin metro sahnelerini gerilla tarzı nasıl çekerim geniş açıları telefon ile mi hallederim diye düşünüyordum ancak sorun filmin sinemagraflarla yapılıyor olmasıydı. Sinemagraflarda kamera sabit durmak ve kıpırdamamak durumunda bu da benim için metronun ortasına tripod kurmak ve kurulmak demekti ve izinsiz şekilde yapmak mümkün değildi. Nasıl yaparım diye düşünürken çekime 3 gün kala yine de metro müdürlüğüne yazayım şansımı deneyeyim dedim ve umutsuzca mail attım. Zaten çekime 3 gün kalmış bir haftadan önce dönüş yapmazlar, hem senaryoyu destekleyeceklerini de sanmıyorum derken çok ilginç bir şey oldu ve yaklaşık on dakika sonra mail geldi: “Senaryonuzu okuduk, onayladık, yarın sabah izin kağıdınızı alabilirsiniz” yazıyordu. Bazen filmcinin şansı yaver gider ve şansa gerçekten ihtiyaç vardır. Bu da o anlardan biri oldu ve o andan itibaren bu konulara karşı önyargım geçti.

Çekim alanına, metroya vardığımızda izin kağıdımı çok rahatça görevli istasyon müdürüne teslim ederek çekime girdik. Çekimde, Levent-Nispetiye Metro hattını kullandım. Görenler bilir, metroya giden koridorlarında duvarda renkli paneller vardır. Aklımda hep orayı kullanmak vardı çünkü filmin simetrisine müthiş uyum sağlıyordu. Saat olarak akşam 9:00-24:00 saatlerini seçtim çünkü sinemagrafları doğru şekilde uygulayabilmek için koridordan geçen seyrek yoğunlukta insana ihtiyacım vardı. Bu metroların çok kalabalık olmadığını da biliyordum. Beklediğim gibiydi ne hiç insan ne çok insan… Metroya doğru giden üç beş insanın arasında kayda girdik. Koridorun tam ortasında büyük bir tripod ve kamerayla kurulduğumuzu görenler çekime engel oldukları düşüncesiyle hep sol yandan yürümeyi tercih ettiler. Bu kameraya yansıyordu ve ben koridorun her iki tarafında da insanların yürümesini istiyordum. Genel olarak gelip geçen herkesin çekimizi bozmama kaygısıyla soldan yürümeyi tercih ettiğini farkedince sağ tarafa da ben geçtim (metro koridoru sahnesinde sağda arkası dönük olan). Metro ve şehir planlarını ilk gün tamamladıktan sonra yaklaşık iki hafta sonra ev ve ofis sahneleri için ikinci güne geçtik. Bu sahneler için kendi evimi kullandım.

Filmin ismi birçok şeyi çağrıştırsın istedim. Filmdeki karakterin ensesinde bir barkod var. Bilgisayarda tam olarak ne yaptığını görmesek de her gün birileri için bir şeyler kodluyor. Film, sistemi, düzeni, şehir hayatını, kimliksizliği sorgularken karşıma sistem karşıtı sloganlar çıkıyordu.  C.O.D.  yani, Consume (tüket), Obey (itaat et), Die (Öl). Bu sloganın bahsettiğim unsurları da çağrıştırmasıyla sloganın baş harflerini birleştirmeye karar verdim. Karakter, açılımın her kelimesini filmde yerine getiriyor. Her gün aynı rutinin içinde itaat ediyor, kazancını ona gösterildiği şekilde tüketiyor ve sonunda tükeniyor.

Filmin kurgusunu yaklaşık bir haftada tamamladım. Sinemagraflar, videoları saniye saniye maskelemek biraz zaman alsa da  ne çektiğimi ve ne kullanacağımı bildiğimden ve daha önce teknik denemeleri yaptığımdan fazla zamanımı almadı. Ses dizaynını yine görüntü yönetmenliğini üstlenen ve beni bu film için hareketlendiren arkadaşım Ferhat Kılıç üstlendi. Filmde hiç ses almadık ve kullanılan seslerin tümü bilgisayarda üretildi. Ses miksajı bittiğinde seslerin görüntüye uyumunu ve senkronunu görünce şaşkınlığımı gizleyemedim. Film teknik anlamda da içimize sindikten sonra festival yolculuğu başladı. Bir filmi tamamladıktan sonra arkasında durmak, doğru temsil etmek, filmin gösterimleri, bültenleri, haber ve paylaşımları için doğru adımları atmak filmi çekmek kadar zaman ve dikkat isteyen bir iş. Filmin yurtiçinde ve yurtdışındaki festivallerde gösterilmesi, aldığımız ödüller bizim için motive edici oldu ki festivallerin en büyük amacının bu olduğuna inanıyorum. Yeni sinemacılarla tanışmak aynı festivallerde bir araya gelmek, film üzerine konuşmak, söyleşi yapmak, seyirci ile yüzyüze buluşmak hepsi harika deneyimler ve tüm çabanıza sonuna kadar değiyor. Sonunda “iyi ki film yapmışım” diyorsunuz. 

Onur Doğan Kimdir?

Onur Doğan 1991 İstanbul doğumludur. Üniversite yıllarında sinemayı seçerek İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo, Sinema ve TV bölümünü kazanmıştır. Bölümden 2014 yılında mezun olduktan sonra aynı yıl, “Karınca Kapanı” (2014) filminde kurgu yönetmenliği görevini üstlenmiştir. 2015-2016 yılları arasında yönetmen Ezel Akay’ın çalıştığı reklam şirketine kendisinin reji asistanı olarak reklam prodüksiyonlarında çalışmıştır. 2016 yılı itibariyle akademik kariyerine devam etmek için Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi Sinema Yüksek Lisans bölümünü kazanmış, 2017 bahar döneminde mezun olmuştur. Halen kısa film, klip, reklam projelerine devam etmektedir.

Filmin Fragmanı

Not: Sizler de festivallere katılan filmlerinizin yapım hikayesini bu yazı dizisine eklemek isterseniz [email protected] adresi üzerinden iletişim kurabilirsiniz.

Yazar hakkında: Sidar Serdar Karakaş

Çok küçükken kiralık VHS’lerden dayısıyla birlikte zombi filmleri izledi. Zombilerden çok korktu. Büyüyünce o filmleri George A. Romero’nun yaptığını öğrendi. Üstada hayran oldu. Sinema öğrencisiyken Andrzej Zulawksi filmlerini keşfetti. Zulawksi filmleri ona her zaman güç verdi. En zor anlarında kurtarıcı filmi Possession (1981) oldu. 2006 yılında Öteki Sinema’yı düzenli okumaya başladı. Korku filmlerini ve B Filmleri burada sevdi.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir