The Collector / Koleksiyoncu (2009)

Amerikalı yeni yönetmenler korku filmi çekmeyi ve ilk filmlerine, daha önce seyrettikleri işlerde beğendikleri her numarayı, oyuncakçı dükkanına düşmüş bir çocuk heyecanıyla doluşturmayı seviyor. Testere ve ülkemizde gösterilmeyen Feast gibi filmlerin senaryosunda çalışmış Marcus Dunstan’ın ilk yönetmenlik denemesi The Collector / Koleksiyoncu da böyle bir hevesin/çabanın ürünü…

Ev onarımı yapan ve burnu pislikten kurtulmayan Arkin (Josh Stewart) tüm Amerikalılar gibi çok paraya ihtiyaç duymaktadır ve bunun için de son aldığı işin sahibi olan ve züppe baba, botokstan medet uman orta yaş bunalımında anne, her tarafından hormon fışkıran fettan genç kız ile kendini deniz kızı zanneden sevimli küçükten oluşan W.A.S.P ailenin evini soymaya kalkar. Gel gör ki aileyle ve evle kendisine “koleksiyoncu” adını veren bir manyağın bambaşka planları vardır. Arkin istemeden de olsa kendini bu fare kapanın içinde bulur ama hem aileyi hem de kendi kıçını kurtarmaktan vazgeçmez ve olaylar gelişir.

Film dışarıda gösterileli neredeyse 1 sene olduğu için (ABD gösterimi 31 Temmuz 2009) hakkında epey konuşuldu, yazıldı. İçinde benim de bulunduğum çoğunluk için orijinal bir şekilde başlayan ve bazı parlak fikirlere sahip olan bu film, kötü oyunculuk ve tamamı karanlık bir evde geçen sahnelerindeki kötü ışık yüzünden “izle, unut” sınıfına sokulmuş olsa da filmi çok beğenen ve yere göğe sığdıramayan oldukça fazla izleyici var.

Daha önce yüzlercesini izlediğimiz türden bir film Koleksiyoncu, ama bir yandan da çılgın bir fikre sahip. Sanki Evde Tek Başına’nın Kevin McCallister’ı büyüyüp şahane bir psikopat olmuş da McGyver onu durdurmaya çalışıyor. Film, 80’ler slasher’larının ruhundan da epey bir besleniyor ama fazla etkileşim yüzünden olsa gerek, bol malzemeli fakat lezzetsiz bir pizza gibi… Aslında yine tuhaf bir benzeştirme yapacak olursak; filmde, kabusa dönüşmüş bir Recep İvedik halet-i ruhiyesi bile var denebilir. Temel fikir, herşeye sahip olan Amerikalıların alt sınıftan gelen insanlar tarafından cezalandırılması yönünde… İzleyicinin bu tür kanlı filmleri elinde mısır patlağı, büyük bir iştahla seyretmesi de bu yüzden. Recep bağırıyor, koleksiyoncu kesiyor ama ikisi de aynı sınıfın katarsisine hizmet ediyor.

Koleksiyoncu, tür meraklılarına rahatlıkla önerilecek bir film ama kesinlikle kült potansiyeli taşımıyor. Marcus Dunstan‘ın gelişini haber vermesi açısından önem kazanan, iyi vakit geçirten hoş bir seyirlik. İnsanların kesilip, biçildiği bir korku filminin seyri ne kadar hoş olabiliyorsa o kadar hoş tabi. Başkalarından esinlenmek yerine kendi stilini oturttuğu zaman bu genç yönetmenden çok daha iyi işler izleyeceğiz. Film, şiddeti gösterirken Hostel, Grotesque gibi filmlerin yaptığı üzere doğrudan bir “işkence pornosu” olmaktan kaçınıyor ki bu da takdir edilecek bir durum. Çok geç gösterim şansı bulsa da vizyonun giderek kuraklaştığı şu günlerde korku filmi meraklılarına özellikle tavsiye edilir.

Yazar hakkında: Murat Tolga Şen

Çocukluğu Samsun'da eniştesinin müdürü olduğu sinemada film izleyerek, film parçalarına oyuncak merceğinde bakarak geçti. 2005 yılının sonunda "Öteki Sinema" yı kurdu. Beyazperde, Cinedergi ve Medyaradar'da yazıyor. Motor, yelken ve fotoğraf tutkunu... Film izlemeyi ve filmler hakkında yazmayı herşeyden daha çok seviyor.

Bir yorum var

  1. ülkemizde gösterilmeyen feast adlı nefis filmi de bu yazı ile anmışsınız. bize de hatırlattınız. hanidir özlemişim feast’i. bir ilgi gösterelim bugün yarın kendisine…
    the collector’a gelince yukarıda çok güzel anlatıldığı gibi “tırt” bir film.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: