Behçet Abi’nin Güney Amerika Turu Bölüm 1: Komando Behçet (1974)

Yılmaz Atadeniz’in kariyerinde 1970’li yılların 2. yarısını tam olarak anlatan kelime “düşüş”tür. 60’lı yılların ortasından 70’li yılların başına ve 2 yıl uzatma ile 1974’e kadar uzatabileceğimiz zaman diliminde fantastik ve avantür film açısından ışıltılar saçan Atadeniz sineması Türk Sinemasının genelinde hissedilen düşüşten payını alır. Atadeniz’in öğrencisi sayabileceğimiz Çetin İnanç kendi yoluna giderek kendi tarzında filmler çekerken vazgeçilmez dövüşçü/jön İrfan Atasoy’un da Atadeniz’den ayrı bir solo kariyer kovalamaya başlaması ve yapımcılığın yanı sıra yönetmenlik işlerine de ağırlık vermesi hep Atadeniz’in hanesinden bir şeyler eksiltir. Eksiltir ya, diğerleri de bir türlü aynı tadı vermez olur.

Uzun boylu, atletik dövüşçü/jön ihtiyacını Behçet Nacar ile kapatır. Özellikle Vesikalı Yarim (1968) ve Demir Pençe (1969) filmlerinde fazla kilolarıyla dikkati çeken Nacar, kötü adam rollerin başarılı yardımcısı olarak göz doldururken geçen yıllar içinde fiziğini de düzelterek kıvama gelmiştir. Son birkaç yıldır başrol oynayarak solo kariyerine başlayan Nacar’ın Atadeniz filmlerinde de “iyi adam” rollerini oynamaya başlar. Nacar’ın 70’li yılların 2. yarısındaki konjonktüre uygun olarak çevirdiği erotik filmlerde de önemli dozda avantür/aksiyon bileşeni hep var olur. Fakat eskiden kötü adamı oynamış olmak Nacar için bir dezavantaj da olur. Onun kötü adamlık günlerini hatırlatan hınzır gülüşü ve bulutlu bakışları canlandırdığı iyi kahramanların zor ısınılır cinsten olması sonucunu doğurur.

Atadeniz yoluna çoğunlukla Nacar ile devam ederken gitgide heyecanı düşen, yardımcı oyuncu kadrosu çoraklaşan filmler çekmeye başlayacaktır.

Senaryosunu Aykut Düz’ün yazdığı, yapımcılığını Işık Toraman’ın (Atadeniz Film) üstlendiği filmin konusu şöyle:

Acımasız bir iç savaşın yaşandığı Ruanda isimli (aslında Afrika ülkesi olan) hayali bir Güney Amerika ülkesine giden bir paralı asker olan Panter (Behçet Nacar), bu ülkedeki arkadaşı Barış (Aykut Düz) ile birlikte bir görev kuvveti hazırlayarak külliyetli miktarda elması isyancı generalin kontrol ettiği bölgede bulunan Majunka’daki madenden alarak sağ salim hükümete geri getirme ve yolda bulunun önemli birisini (Emel Özden) görevi alır. Silahlı bir tren, bir doktor (Danyal Topatan) ve Albay Orso’nun (Kazım Kartal) komutasındaki askeri birlikle yola çıkan Panter, isyancıların yanı sıra fesat ve muhteris bir subay olan Orso ile da uğraşmak zorunda kalacaktır.(1)

Filmin geri planı konusunda bildiklerimiz şunlar: 1974 yılında Kıbrıs konusunda bir film çekerek Kıbrıslı Türklerin uğradığı katliamlara dikkat çekmek isteyen Atadeniz’in başı sansürle derde giriyor. Hükümet filmin uluslararası bir kriz çıkarmasından korkuyor. Atadeniz de filmi hayali bir Güney Amerika ülkesinde geçen iç savaş hikayesi üzerine kurguluyor fakat isyancı generalin birliklerinin giriştiği katliamları da filmin başına koyarak Kıbrıs’taki katliamlara gönderme yapmayı ihmal etmiyor. Atadeniz’in anlattığı hikaye bu minvalde. Öte yandan internete biraz göz attıktan sonra Komando Behçet’in 1968 yılında Jack Cardiff tarafından çekilen The Mercenaries (Dark Of The Sun, Katanga)(2) filminden “etkilendiğini” öğrendim ve The Mercenaries’i de izledim. Her iki filmi de izlemiş birisi olarak söyleyebilirim ki, Komando Behçet’in The Mercenaries filminden “etkilendiği” şeklindeki görüşe kesinlikle katılmıyorum. Zira “etkilenmek” doğru kelime değil. Yeşilçam standartlarına uygun olarak balans ayarı çekilmiş birkaç sahne dışında Komando Behçet, The Mercenaries’in replikası. Mesela nedir farklı sahneler? Öncelikle az önce sözünü ettiğimiz katliam sahneleri. Ayrıca uçak sahnesi de var. The Mercenaries filminde tren, saldıran avcı uçağından tünele girerek kurtulurken Komando Behçet’te, bekleneceği gibi, Panter’in silahından çıkan kurşunlar uçağı düşürüyor. Zira M1919’u eline alan Behçet Abi’nin amansız baraj ateşinden kurtulabilecek kadar iyi manevra kabiliyetine sahip uçaklar dünya ordularının envanterinde bulunmadığı gibi bu manevraları yapabilecek pilotlar da henüz anasının karnından doğmamıştır!  

Anlatımı doğrusal işleyen avantür filmlerinin kompetanı olan Yılmaz Atadeniz için yol hikayesi şeklinde bir aksiyon filmi çekmek, arayıp da bulamadığı şey olsa gerek. Ayrıca tren var, (Halkalı Köprüsü olmasa da) demiryolu köprüsü var. Birkaç devamlılık hatasına rağmen iyi planlanmış kavga sahneleri var. Eser miktar erotizm de var. Bunlar hep bizim alıştığımız. Peki izleyici olarak biz Atadeniz filmlerinde başka nelere alışkınız? Senaryodaki hatalara alışkınız mesela. Senaryosu belli olan bir filmi yeniden çekerken nasıl senaryo hatası yapılır demeyin, oluyor! Ruanda’daki isyancıların lideri olan General Orso’nun adı filmin ilk 20-30 dakikasından sonra bir daha duyulmazken (Altan Günbay?) filmin başlarında ismini hiç duymadığımız hükümet yanlısı muhteris Albay’ın adının Orso (Kazım Kartal) olduğunu öğreniyoruz. Bir montaj harikasına da değinmeden edemeyeceğim. Uçağın trene saldırdığı sahneler doğal olarak başka filmlerden alıntı. Ama gel gör ki iki ayrı filmden alıntı görüntüler harmanlandığı için trene saldıran uçağın motor sayısının ne olduğu konusunda bir türlü mutabık kalamıyoruz. Bir tek motorlu oluyor, bir çift motorlu. Ama mutabık kaldığımız bir şey var ki o da; iki değil dört motorun olsa da Behçet Abi’nin baraj ateşinden kaçış yok!

Sansür hikayesine biraz ihtiyatla yaklaşıyorum. Zira Komanda Behçet, sinemamızda çekilen yegane Kıbrıs filmi değil. Söyleyeceğini çok daha doğrudan söyleyebilen Kıbrıs filmlerimiz var. Ayrıca filmin ana teması Atadeniz’in gitmek istediği istikamete pek uygun değil; büyük devletlerin eliyle kızıştırılan iç savaşların eleştirisi üzerine kurulu. Replika diye filmi gömmek gibi bir niyetim yok. Çünkü ortada teknik imkansızlıklara rağmen borudan havan, ağır makineli tüfek vs. imal edilerek çekilen ve Atadeniz’in başarılı her filminde olduğu gibi baştan sona temposu düşmeyen bir film var. Çatışma sahnelerinde insan malzemesinin de iyi kullanıldığını düşünüyorum. The Mercenaries’de bile kahramanlarımızın ellerindeki Sten’leri, ucundan alev falan çıkmaksızın düşman askerlerine doğrultarak “titrettikleri” sahneler mevcut. Bizim ağır makinelinin ağzından gayet “emanet” dursa da alev çıktığını görmüşsünüzdür. Kongo’dan hareket ile başlayan bu film (The Mercenaries), Kıbrıs’a niyet ve Güney Amerika’ya kısmet şeklinde bir yol izleyerek karşımıza çıkıyor. Atadeniz sinemasının çoraklaşmasının hemen arifesinde çekilen bu film onun son iyi savaş/aksiyon/avantür örneklerinden biri.

Yazar hakkında: S. Özgür Ilgın

1977 Yılında Aydın'da doğdu. Üniversitede bir elin parmakları kadar üyesi olan Felsefe Topluluğunun çıkardığı, iki elin parmakları kadar “tirajı” olan Yitik adlı fotokopi fanzinde öykü ve albüm tanıtımları yazdı. Blues, Heavy/Rock, Doom, Thrash, Death, Jazz ve Proggressive müziğe bayılıyor. Sergio Leone'yi David Lynch'i, Stanley Kubrick'i, Metin Erksan'ı, Ertem Eğilmez'i, Nuri Bilge Ceylan'ı, Zeki Demirkubuz'u ve Yılmaz Atadeniz'i çok seviyor, sinema ve müzik gibi eğitiminin olmadığı konularda ukalalık etmekten çok hoşlanıyor.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir