Aslı Özge’den: Köprüdekiler (2009)

4419393776_0347b34679_z“Bir yerde bir kişi açlıktan ölürse, orada yaşayanların tamamı katildir.” Hz.Ali

Şehir yaşamına, şehir kültürüne hatta şehir kavramına en uzak yer olan gecekondularda yaşamalarına karşın para kazanmak için şehrin orta yeri sayılabilecek Boğaziçi Köprüsü’ne gelmek zorunda kalan, kapitalizmin kıyasıya ezdiği Fikret, Umut, Cemile ve Murat isimli karakterlerin maceralarını anlatan bir film Köprüdekiler. İnsanın insanileşme mücadelesi için değil “sanatçının” para kazanarak kendini tatmin etmesi ve kitlelerin uyuşturulması yolunda kapitalizmin süslü bir oyuncağına dönüşen sanatın, görmezden gelerek anlatmaya değer bulmadığı acıyı, cehaleti, yoksulluğu ve ikiyüzlülüğü gözler önüne seren yönetmen niçin böyle bir film yaptığını şöyle ifade ediyor.

7af6b51f-def8-40f5-81de-11c72bc38fbd“Nasıl bir film yapmak istediğimi bilerek ön araştırma yaptım. Aklımdaki konsepte uygun olabilecek hikâyeleri olan kişiler aradım. Beni çok etkileyen ana karakterleri kaybetmek istemediğim için başrolleri kendilerine teklif ettim. Filmde çiçek satıcısı ve dolmuş şoförünü kendileri, polisi ise kardeşi canlandırdı. Türkiye’nin günlük hayatında olup bitenleri filme dâhil ederek, gerçekçi bir atmosfer oluşturmaya çalışarak, belgesel tavrıyla kurmaca bir film yaptım.” (Aslı Özge)

Nebiye Konuk, “Bir Şehirli Kimliği Olarak İstanbulluluk” isimli eserinde “İstanbul denilince akla gelen simgeler nelerdir” sorusuna çoğunlukla “Boğaz Köprüleri” yanıtı verildiğini, Sultanahmet Camisi diyenlerin yüzde yirmi, Topkapı Sarayı, Galata Kulesi, Ayasofya, Eyüp Sultan diyenlerin ise yüzde on beş civarında kaldığını belirtmektedir. Bunları yazarken, ortaokuldayken, köprü hizmete gireli belki on yıl olmuştur, sınıfımızdan bir arkadaşımızın tatilde İstanbul’a gittiğini söylemesi üzerine, öğretmen dâhil herkesin “köprüyü gördün mü” diye sormasını hatırlayıverdim. Ne yazık ki İstanbul denilince akla ilk gelen şey köprü olmaktadır. Birçok imparatorluğa, krallığa ve medeniyete evsahipliği yapmış, binlerce yıllık geçmişi olan bir şehrin hepi topu kırk yıllık beton bir köprüyle anılır olması acı vericidir. Halkın, İstanbul’u “köprü” ile tanıdığı, bildiği ve özdeşleştirdiği göz önüne alındığında, bir yandan filme isim olarak seçilmesi yerinde olsa da diğer yandan varolan olumsuz algıyı güçlendirmiştir.

 “Hikâyenin merkezine köprüyü oturttum ama karakterler de bir köprüde diğer yandan: Biri iyi bir eve taşınmak, diğeri iyi bir işe girmek, öbürü kız arkadaş bulmak istiyor, olmuyor. Bir şeyin bir tarafında olup öbür tarafa geçmeyi istemek hepsini birleştiriyor.” (Aslı Özge)

İnsanlar dünyayı olduğu gibi değil olmasını istedikleri gibi görürler. İnsanların, olmasını istedikleri dünyanın hayaline kapılarak, “mevcut düzendeki” sömürünün gizlenmesi için gereken ideolojiyi yayan sözde “akılcı” ve “bilimsel” düşüncelerin toplumlar tarafından itirazsız kabul edilmesi için gösterilen çaba o denli büyüktür ki, etraflıca nüfuz edilmesi ve içyüzünün ortaya çıkarılması hayli güçtür. Batı’nın yeryüzüne aydınlanmayı getirdiği, çağın akıl çağı olduğu, aklını en iyi kullananların ise pozitivizm dininin “peygamberleri” akademisyenler olması gerektiği iddiası ve onlara “inanmamanın” gericilik, çağdışılık ve akılsızlıktan başka bir şey olamayacağı vurgusu insanlar üzerinde “eski günlerden” hiç de farklı olmayan bir baskı kurmuştur. Özellikle Yeşilçam bu vurguyu çok sevmiş, kötü adamların icadını ele geçirmeye çalıştığı “profesörler” çoğu filmde kendine yer bulmayı başarmıştır. Kitlelerin yeniden şekillendirilmesinde kapitalizme büyük hizmet eden “sanatçılar” ve “akademisyenler” kendilerine biçilen rolü ve beraberinde gelen para ve şöhreti öyle benimsemişlerdir ki, gün geçtikçe tatlı bir hal almaya başlayan bu “peygamberliği” ve getirdiklerini yitirmekten korkar hale gelmişlerdir. Kendi fikirleri dışında başka bir yol olabileceğini reddetmiş, fikir ve eserlerinin sorgulanmasına tahammül edememiş hatta kendi yetersizliklerini ortaya koyan fikirleri, hurafeye indirgeyerek alay etmiş, küçümsemiş ve yok etmişlerdir. Halka yaptıkları tek “bilimsel” telkinin, “bilim çağında bu da olur mu kardeşim” demekten ileri gitmediği bu zihniyet, kitleleri taassup ve cehalet içerisinde yaşamaya mahkûm etmelerinin, aynı zamanda kendilerinin ne kadar medeni, ne kadar ilerici, ne kadar akıllı ve ne kadar Batılı olduklarını “belirginleştireceğini” bilmektedirler.

“Baklava börekli doktora tezi savunmalarının yapıldığı, doçentlik jürilerinde bin bir ayak oyunlarının döndüğü, kadro ilanlarının şahsa çıkarıldığı, birbirinin tekrarı vasat tezlerin kütüphaneleri doldurduğu,  ülkemizde bilim alanındaki mütehakkim konumunu, bilimsel sermayesinin yüksek birikim seviyesinden ziyade, büyük ölçüde mensuplarının sosyal-tedrisi kökenlerinin homojenliğinden alan boğaza nazır üniversiteler, bölümler vardır. (Hangi lisedensin canım, sorusunun pek sıklıkla sorulduğu yerlerdir buralar). Fakültesindeki hizmetlinin trajedisinden bihaber; ampiriyle olan ilişkisi, ampirizmin tedrisi tanımını vermekten öteye gitmeyen; hem sanat hem de felsefe ile uğraşan, hem filozof, hem sanatperver, hem küratör, hem editör, hem gazeteci, hem siyasetçi, hem köşe yazarı, hem solcu, hem devrimci, hem radikal, hem de ukalalığı ölçüsünde bigâne entelektüel figürü ancak “dar” [gelen] ülkemizin örnek alınan, takip edilen, olunmak istenen sosyal figürüdür.” (Levent Ünsaldı)

Bu figür saçına, sakalına, yürüyüşüne, üslubuna, isyanına, teorisine, muhalifliğine, uçarılığına, ritüel ve geleneğine, gösterişli isim ve ünvanlarına, “-mış gibi yapmasına” karışılmadığı sürece insanın insanileşme mücadelesinden uzaklaşmış hatta bu mücadelede taraf olmayı küçümser hale gelmiştir. Çalışmaların “kopyala yapıştır” veya “o ne demiş, bu ne demiş” şeklinde sürüp gittiği ve intihal tartışmalarının hiç bitmediği göz önüne alındığında, Batı’dan gelen her şeye koşulsuz boyun eğen müfredat akademisyenlerinin ve sanatçılarının, temel inançları halinde getirdikleri burjuvazinin ilkeleri dışına çıkamadığı, böyle bir şeyin olabileceğinin akıllarının ucundan bile geçmediği çünkü sorgulayacak birikime sahip olmadıkları ve buna ihtiyaç duymadıkları görülmektedir. Batı’nın sözde biliminin insanların kapitalist sömürülmesini eleştirmeye değil, el üstünde tutmaya yönelik olduğunu, “kapitalistin ideolojik temsilcisi” ve “sermaye ve onun dalkavuğu” sözleriyle eleştiren Karl Marks bu konuda şöyle demektedir.

“Makine aslında çalışma süresini kısalttığı halde, kapitalist tarzda kullanıldığında iş gününü uzattığı; aslında işi kolaylaştırdığı halde, kapitalist tarzda kullanıldığında emeğin yoğunluğunu artırdığı; aslında insanın doğa güçleri üzerindeki zaferi demek olduğu halde, kapitalist tarzda kullanıldığında insanı doğa güçlerinin boyunduruğuna soktuğu; aslında üreticilerin zenginliğini artırdığı halde, kapitalist tarzda kullanıldığında bunları sefilleştirdiği için burjuva iktisatçısı, basitçe, makinenin, bizzat makine olarak ele alınması halinde, bütün bu somut çelişkilerin sırf sıradan gerçekliğin görünümünden ibaret olduğunu, ama aslında ve dolayısıyla aynı zamanda teoride mevcut olmadıklarını mutlak bir kesinlikle kanıtladığını açıklar. Burjuva iktisatçısı, böylece, başını daha fazla ağrıtmaktan kurtulur ve üstelik makinenin kapitalist tarzda kullanımına karşı değil, makinenin kendisine karşı savaşmak gibi bir aptallığın günahını hasmının sırtına yükler. Burjuva iktisatçısı, açısından, makinenin kapitalist tarzdan başka bir tarzla kullanılması olanaksızdır. Yani, ona göre, işçinin makine tarafından sömürülmesi ile makinenin işçi tarafından sömürülmesi özdeştir. Dolayısıyla, her kim, makinenin kapitalist tarzda kullanımının gerçek yüzünü ortaya koyuyorsa, bunların kullanılmasını hiç istemiyordur ve toplumsal ilerlemenin bir düşmanıdır! (Karl Marks, Kapital)

İnsanlar arasındaki ilişkiler büyük ölçüde algıya dayanır ve insanların birbirlerini cinsiyet, ırk ve toplumsal sınıf gibi gruplara ayırmaları bu algıyı etkiler. Örneğin tıraşsız, yerde yatan, üstü başı kirli birini görünce, akla ilk olarak, onun bir “insan” olduğu değil evsiz, sarhoş veya serseri olduğu düşüncesi gelir. Tolstoy, Diriliş romanında ‘’Şimdi de vaktiyle yaralı bir kuşu öldürmek zorunda kaldığı zaman duyduğu o ıstırapla, acımanın birbirine karıştığı karışık nefreti duyuyordu. Yaralı kuş av torbasında çırpınıp duruyordu. Böyle anlarda kendinden iğrenen ama gene de bir acıma duyan insan kuşu öldürüp her şeyi unutmak telaşındadır’’ diye yazmıştır. Tüm katliamların, savaşın ve vahşetin sebebinin acıdan yani kendinden kaçmak olduğunu düşünüyorum. İnsanileşme acılı bir süreçtir ve kendisiyle yüzleşmek istemeyenler acıyı bahane ederek kendinden kaçmaya çalışmaktadır. Mücadele etmekten korktuğu için, acıya sebep olan şeyi bir an önce yok etmek ve unutmak isteyen insan, kendine ve dünyaya yabancılaştığı ölçüde hiçbir şeyde sorumluluğu olmadığı yönünde kendisini rahatlatmak ve unutmak adına, karşısına çıkan bu “evsiz” kişinin, kendi suçu ve kendi tercihleri yüzünden bu duruma düştüğünü düşünmeyi tercih edecektir. Bu da, rahatlıkla, herkesin eşit şartlarda dünyaya geldiği ve kendi tercihleri doğrultusunda yaşadığı fikrini savunan liberal Batı düşüncesine, oradan da vahşi kapitalizme ve nihayet “tüketim toplumuna” ulaştıracaktır. Buradan hareketle filmi izleyen seyircinin sorumluluk duymamak adına filmi, karakterleri ve oyunculukları kötülemesini görmek şaşırtıcı olmayacaktır, diyebiliriz.

3453701914_a239a7a61c_z

Halkın büyük çoğunluğunun, görmediği, duymadığı, bilmediği, tatmadığı, koklamadığı, dokunmadığı “şeyleri” tüketen ve değil içeri girmek kapısının önünden bile geçemeyeceği milyon “dolarlık” rezidanslarda oturanların aşklarını, eğlencelerini, kavgalarını hatta sözde acılarını izlemeye alıştırılan kitlelerin zaten bu filmden haberi yoktur ve olmayacaktır da. Zengin olmak, tüketmek, rahat yaşamak isteyen kitlelerin, başarı hikâyeleri yerine kendi ezilmişliğini ve çaresizliğini gösteren bu filmi sıkıcı bulması doğaldır. Perdede kendisini değil, erişmek istediği hayatları görmek isteyen seyirciye öğretilen bu değildir çünkü. Her ne kadar kendilerini özdeşleştirmekten kaçmak isteseler de anlatılanın “kendi hikâyeleri” olduğu gerçeği asla değişmeyecektir.

“Benim bu eserde inceleyeceğim şey, kapitalist üretim tarzı ve onunla uyuşan üretim ve dolaşım ilişkileridir. Bunların bugüne kadarki klasik yurdu İngiltere’dir. Teorimi geliştirirken başlıca örnek olarak İngiltere’den yararlanmamın sebebi budur. Ama Alman okuyucu, İngiliz sanayi ve tarım işçilerinin durumları karşısında ikiyüzlüce omuz silkecek ya da Almanya’da işler hiç de o kadar kötü gitmiyor diye kendisini iyimser bir havaya bırakacaksa, ona şöyle seslenmeliyim: De te fabula narratur.” (Karl Marks, Kapital)

Cemile çok şey peşinde değildir. İstediği geniş salonlu, boyalı, deniz manzaralı ve içinde mutlu olacağı bir evdir ancak kapitalizm başta televizyon olmak üzere kültür endüstrisi ürünleriyle zehirlediği Cemile’yi bir tüketiciye dönüştürecektir. Asgari ücretin bin lira olduğu bir ülkede, “1+1” evleri beş yüz bin liraya ve çok ucuz sloganıyla sunan reklamların sözde herkese hitap ettiğinin iddia edildiği bu çürümüşlük, Cemile ve Cemilelerin içinde bulundukları durumu kavramalarını imkânsız hale getirir. Televizyon ekranlarından kendisi ve kendisi gibilere hitap edildiğini zannettiğinden, o eve sahip olabileceği hayaline kapılır.

Çocukluktan itibaren maruz kaldığı bu etki yaşamın tümünde belirleyici olabilir, olmaktadır da. Cemile’nin yoksul bir evde ve yoksul bir mahallede büyümüş olduğunu varsayabiliriz. Çocukluğunda mutlu olsa, ağız dolusu gülse, arkadaşlarıyla yorgunluktan adım atamayacak hale gelene kadar oyunlar oynasa bile televizyon ekranından kendisine vaat edilenlere ulaşamadığı ve tüketemediği için mutlu olamayacağı düşüncesine kapılmış ve büyüyünce sahip olmayı beklediği şeylere kavuşmak bir yana onlardan iyice uzaklaşması sonucu hayal kırıklığı yaşamaya başlamıştır. “Kapitalist sistem, geniş kadın kitlelerini önce aşağılar ve ezer; sonra da kadınlardaki hoşnutsuzlukları ve korkuları, sınırsız satış ve kâr ateşini körüklemek için sömürür” diyen Evelyn Reed şöyle devam ediyor.

“Ev kadınını tutkun bir alıcı olmaya özendirmek için “yönlendiriciler” onun yiyecek, cinsellik ve üreme iştihasını kabartırlar. Böylece parlak kuşe kâğıda basılmış dergiler, baştan aşağı sosları damlayan kızarmış etler, kabarmış tartlar ve keklerin yanı sıra, rengârenk olgun sebzeler, pancar, salatalık, yeşilbiber, patates resimleriyle doludur. İlkokul mezunları tarafından da okunabilmesi için büyük puntolarla dizilen yazılarda yiyecekler “bir aşk macerası” gibi anlatılır. Bu “oral” doyum kendi payına, kimi zaman mozaik panolar ve orijinal tablolarla dekore edilmiş, mide ile arasında incelikli bir bağlantı bulunan parıltılı mikserler, yuvarlak köşeli fırınlar, tüm öteki avadanlıklar ve araç gereçle donanmış bir mutfağa sahip uygun bir ev satın almayı da gerektirir. Ruj, saç boyalan, parfüm, son moda giysiler, kromajlı arabalar ve benzerlerini gösteren göz kamaştırıcı reklamlarda, aynı şekilde cinsel haz umudu da verilir.” (Evelyn Reed, Kadın Özgürlüğünün Sorunları)

Birinci Paylaşım Savaşı ve 1929 Buhranı pozitivizmin sorgulanmasına yol açmış, İkinci Paylaşım Savaşında yaşanan vahşet, ikiyüzlülük, soykırım pozitivizmi paramparça etmişse de, elindekileri yitirmekten korkan Batı, modernizmi “tamamlanmamış proje” ilan eden“neo-liberal” “akademisyen” ve “sanatçıları” piyasaya sürmekte gecikmemiştir. Yaşananlar görece yeni ortaya çıkmışsa da ikiyüzlülük ve sömürünün değişmeden kaldığı J.J. Rousseau’nun, “aydınlanma filozoflarının tüm işlevi insanların zincirlerini çiçeklerle örtmek ve egemenlerin iktidarını güçlendirmek” sözlerinden anlaşılabilir. İnsanı özgürleştirme vaadiyle yola çıktığını iddia eden modernizm, özgürlük fikrini simüle ederek kitleleri kontrol altına almış ve kişiliksiz insanlar yaratmıştır. Sanat sanat için midir, toplum için midir tartışmaları toplum sanat içindir biçimine dönüşmüştür. “Bilim ve sanat artık hiçbir şeye benzemeyen, insana dair hiçbir şeyi anlatmayan hatta insanın sömürülmesine çanak tutan “şeylerin” nasıl üretilebileceğini öğrenmiştir. Sanat artık kendi cesediyle oynamaktan başka bir şey yapmıyor” diyen Baudrillard yaşananları şöyle ifade etmektedir.

“Sanat nesne özelliklerine sahip olmayan bir nesneye benzetilebilir. Oysa bir nesnenin özelliklerine sahip olmayan bir nesne, olmayan bir nesne değildir. Böyle bir şey kafanızdan hiç atamadığınız anlamsız ve inandırıcılıktan yoksun bir saplantıya benzetilebilir. Asıl sorun bu hiçbir şeye benzemeyen, bomboş, hiçbir anlama sahip olmayan şeyin nasıl ifade edildiği, o bomboş duyarsızlık evreninde bu anlamsızlığın zaman içinde bıraktığı izlerin nasıl sürülebildiği ve oyunun duyarsızlık evrenine özgü gizemli kurallara göre nasıl oynanabildiğidir. Duyarsızlığa mahkûm edilmiş bir evrende sanat bu duyarsızlığa duyarsızlık katmaktan başka bir şey yapamaz. Anlamsız imgelere, nesne olmayan nesnelere benzemekten başka yapabileceği bir şey yoktur.” (Jean Baudrillard, Sanat Dünyasının Kurduğu Komplo)

Örneğin daha büyük, daha renkli, daha çok programa sahip makinelerin anlatıldığı reklamlar kitlelerin geleceklerini ipotek altına almak pahasına daha çok tüketmelerine yol açar. Aldanmış olmaktansa, reklamların, “mutlu olabilmek için daha fazla tüketmen gerekir” sloganına dört elle sarılan bu insanların mutsuzluğu daha da artacaktır. Bilinen bir oyun yazarı, günümüzde oyunların eskiye göre daha fazla alkışlanmasının, bilet fiyatlarının pahalı olmasıyla ilişkili olabileceğini söylüyor ve bilete çok fazla para ödeyenlerin, daha çok alkışlamak suretiyle verdikleri paranın hakkını aldıklarını düşünmüş olabileceklerini iddia ediyordu. Televizyonlardan kendisine dayatılanları harfiyen yapmasına karşın mutlu olmayan hatta mutsuzlukları artanların daha çok, daha çok ve daha çok tüketmeye çalışmaları da bu mantıkla açıklanabilir düşüncesindeyim. Bir eşyanın, örneğin bir cep telefonunun “asıl” işleviyle hiçbir ilgisi olmayan kırmızı rengine ilave para ödeyenler var oldukça, içme suyu bulamadığı için ölen bebeklerin de olacağı unutulmamalıdır.

“Kimya endüstrisi -benzindeki tetraetil kurşundan ve pillerdeki PCB’lerden, asbeste, DDT’ye ve Orange Agent’a kadar— sayısız mal üretti ve bunların yol açtığı zararları inkâr etti. Bugün endüstri, zararlı oldukları açıkça bilinen bu maddeleri, ancak ağır yasal ve yönetmeliklerden kaynaklanan baskılar altında piyasadan (çoğu kez de sadece yurtiçi piyasadan) geri çekiyor. Endüstri, satmak istediği ürünler için, her zaman bunların zararsız olduğunu (ya da iddia edilen zararların bilimsel olarak kanıtlanamadığını) söyleyecek bilim insanları buldu. Endüstrinin sponsorluğunu yaptığı bilimin elde ettiği sonuçlar ile aynı alanda çalışan bağımsız araştırmacıların bulguları arasında tutarlı şekilde keskin bir farklılık gözlenmiştir. Endüstrinin yaptığı testlerde sayısız hile örneğine rastlanmış, endüstri ürünlerinin kabul edilebilir olduğunu göstermek için verileri “olması gerektiği” şekilde düzenleyen test laboratuarları kullanılmış ve düzenleyici standartları zayıflatan siyasi manipülasyonlara başvurulmuştur, Endüstrinin bilimi bu şekilde suiistimal etmesine rağmen medya, endüstrinin “sağlam bilimi” desteklediği yolundaki iddiasını kabul etmiş; buna karşın endüstriyi eleştirenlerin “düzmece bilime” başvurduklarını öne sürmüştür.” (Noam Chomsky, Kitle Medyasının Ekonomi Politiği)

Dolmuş şoförü Umut ve karısı Cemile’nin hayatları günümüzdeki birçok ailenin hayatından bir kesit sunar. Cemile, isteklerini, bunları kendisine sağlayabilecek tek kişi olan kocasına dayatmaktan başka çıkar yol bulamaz. Kendi başına ve kendi çabalarıyla istediği hayatı yaşayamayacağı için kocasına muhtaçtır ancak yakın çevresinin “ayrıl o zaman, bu hayata katlanmak zorunda değilsin” demesi manidardır. Burada eskimeyen filmlerden “Ah Müjgan Ah” filmini hatırlamak yerinde olacaktır düşüncesindeyim.

3452884593_5a24df623c_z

Ayrılıp başka biriyle evlense, istediği hayata erişebileceğini zanneden Cemile,“bunları” düşünmeden evlendiği için pişmanlık duyar. Daha iyi bir işi olmadığı halde başka bir iş aramadığı için kocasını, zengin biriyle evlenmediği için kendisini ve bu evliliğe izin verdikleri için aile, akraba ve arkadaşlarını suçlar. İnsan bütün gayretlerine karşın istediği bir şeye ulaşamıyorsa ya vazgeçerek onu kötüleme yoluna gidecek ya da kendisi dışında bir sebep bulacaktır. Bir arkadaşım, kırk yaşını geçtiği halde, daha iyi bir işi olmamasını, babasının kendisini dershaneye göndermemesinde bulmakta ve babasını suçlamaya devam etmektedir. Sömürüyü göremeyenler için en yakınındakileri suçlamak ilk başvurulan yoldur.

Cemile’nin beğendiği evin yüksek kirası yüzünden, aralarında bir tartışma çıkar. Cemile de kiranın yüksek olduğunu bilmesine karşın o evde oturmayı hak ettiğini, kocasının “kendisi” için katlanması gerektiğini düşünerek “Gerekirse ben de çalışırım” der. İçine doğdukları yoksulluğun neden kaynaklandığını ve çok çalışmalarına rağmen ellerinde neden hiçbir şey kalmadığını sorgulamaktan uzaktırlar. Yaşadıkları hayatı ve kendilerine biçilen rolü kabullenmiş bu karakterler kendilerini saran zincirlerin farkında olmadıklarından içinde bulundukları durumu anlamaları mümkün değildir. Sömürüldükleri hayat gerçekte kapitalizmin bir sonucu olmasına karşın bunun sorumlusunun kocası, çevresi veya yakınları olduğunu düşündüklerinden toplumsal parçalanma süreci hızlanarak ilişkileri yozlaştırır. Kapitalizmin özü sömürüdür ve sömürü olmadan kapitalizm ayakta duramaz. Kapitalizm bütün vahşiliğiyle ayakta duruyorsa, bu kitlelerin kapitalizme “destek” veriyor olmasıyla izah edilebilir. Eğer birileri Cemile’ye vaat edilen hayatı yaşıyorsa, bu Cemile sömürüldüğü ve günün birinde Cemile kendisine vaat edilen hayata erişirse bu bir başkası sömürüldüğü için olanaklı hale gelecektir.

“İşçi sınıfının sefil durumunun nedeni, o ufak-tefek yakınma konularında değil, ama kapitalist sistemin kendisinde aranmalıdır. Ücretli işçi, emek-gücünü, belli bir gündelik karşılığı kapitaliste satar. Bu gündeliğin karşılığı olan değeri, birkaç saatlik bir çalışmayla üretmiştir; ama sözleşmeye göre, işgününü tamamlamak için daha bir dizi saat çalışmak zorundadır; bu ek artı-emek saatlerinde ürettiği değer, kapitaliste hiçbir maliyeti olmayan, ama yine de onun cebine giren artı-değerdir. Uygar toplumu, bir yanda bütün üretim ve geçim araçlarının sahipleri bir avuç Rothschildsler’le Vanderbiltsler’e, öte yanda emek-güçlerinden başka hiçbir şeye sahip olmayan çok büyük sayıda ücretli işçilere bölme eğilimi taşıyan sistemin temeli budur.” (Friedrich Engels, İngiltere’de Emekçi Sınıfın Durumu)

Umut ise zaten zor şartlarda, gece gündüz demeden çalıştığını ve üç kuruş para için taksi sahibinin her türlü hakaretine boyun eğdiğini düşündüğünden Cemile’nin kendisini desteklemek yerine kendi isteklerini “dayatmasından” rahatsızlık duyar. Ailede en büyük fedakârlığı kendisinin yaptığından, önceliğin kendisinde olduğunu düşünen ve erkek egemen bir bakışa sahip Umut evde hiçbir şeye elini sürmez hatta bir kâse çorba bile ısıtmaz. Cemile’nin akşama kadar zaten oturduğunu, kendisi eve gelince ona hizmet etmesi gerektiğini düşünür. Ezildiği şartları bir an için unutabildiği tek yer olan evde aslında kendisinin de bir başkasını ezdiğini anlayamaz.

Temelleri binlerce yıl önce atılan mantık, doğru düşüncenin yollarını gösterir. Doğru düşünce akla ve mantığa uygun düşünme demektir. Mantığın temelinde özdeşlik ilkesi vardır. Özdeşlik, bir düşünce sırasında bir şeye verilen anlam hep aynı kalmalıdır demektir. İkinci önemli ilke olan çelişmezlik, bir şey, aynı zamanda hem kendisi hem başka bir şey olamaz anlamına gelir. Birbiriyle çelişik olan iki önermeden biri kabul edilirse diğeri reddedilmelidir. Bir diğer ilke ise üçüncü halin imkânsızlığı yani bir önerme ya doğrudur, ya yanlıştır, ikisinin arasında başka bir hâl yoktur demektir. Bu en azından Aristo’dan beri böyleyken günümüzde insanları ikiyüzlü hayatlar yaşamaya zorlayan ve doğru düşünmekten, ahlaktan, haysiyetten uzaklaştıran kapitalizmin ortaya çıkardığı Murat karakteri, çelişkiler içindeki toplumu simgeler.

Birçok resmi olmasına karşın annesine silahla çektirdiğini göndermesine karşın silah kullanabileceği bir yer olan askere gitmekten korkan, inancı gereği içki içmemesine karşın şans oyunları oynamakta bir sakınca görmeyen, Batı’yı eleştirmesine karşın onlar gibi olmak isteyen, zengine ve güçlüye karşı görevini yerine getirememesine karşın yoksul ve güçsüzü ezmekten çekinmeyen Murat, günümüz kapitalizminin özendirdiği ve ortaya çıkardığı ilkesiz, günübirlik yaşayan, haz peşindeki bir tür asalaktır. Doğru düşünmeden, doğru davranmadan, etik, estetik ve ahlaktan uzaklaşan kitleler sorgulayarak, eleştirerek ve tutarlı olmaya çalışarak değil çevresinden ne gördüyse onu işine geldiği gibi taklit ederek yaşamaya çalışır. Kimselerin kendisi anlamadığından hareketle içini yalnızca annesine dökebilmesine karşın o da kimseleri anlamak istemez. Çiçekçi çocuğun geçim derdi olabileceğini görmezden gelir ve kendisini tersleyen “vekil kızının” acısını bu yoksul çocuklardan çıkarır.

Murat’ın sanal ortamlarda tanıştığı kızlarla buluşmaları, birbirlerinin yaşamlarına yabancı olmaktan kaynaklanan “suskunlukla” geçiyor olsa da konuşmaların içeriğini maaş, borç, tayin gibi maddi unsurların oluşturması ve aldığı yanıtları beğenmeyen kızların masayı terk etmeleri, sevginin değil, paranın belirleyici olduğunu göstermektedir. Kızlar erdem, dürüstlük, sadakat gibi meziyetler yerine para için ilişki kurmaya ve hayatlarının geri kalanını garanti altına almaya çalışırken onlardan çok farklı olmayan ve düzenli gelirinin gücüne güvenen Murat da aslında fiziksel güzelliğin peşinde koşmaktadır.

Okula gidememiş, okuma yazmayı at yarışlarından öğrenmiş Fikret, bir arkadaşının “hep böyle çiçek mi satacaksın” demesi üzerine, korkuyla, ölene kadar çiçekçilik yapamayacağını fark eder ve “maaşlı” bir iş aramaya başlar. Hayati soru budur, bu çocuk bir ömür yol kenarında gizli gizli çiçek mi satacaktır? Otuz, kırk, elli hatta yetmiş, seksen yaşına geldiğinde bir şeylerin değişebileceği veya o yaşa kadar yaşayacağı düşünülebilir mi? Hastalandığında birkaç gün istirahat alabileceği maaşlı bir işi, yatağında uzanırken bir tabak sıcak yemek verecek kimsesi olacak mıdır yoksa titreye titreye çalışarak ve bir köşede ölecek midir? Diploması, ailesi, akrabası, onu koruyup kollayacak kimsesi, akşamları gidebileceği bir evi ve dönüşünü bekleyecek birileri olmayan Fikret, düzenli bir yaşamı hayal etmekten uzaktır.

Fikret ve arkadaşları, gezmeye gittikleri bir AVM’de kıyafetleri ve ortama yabancı davranışları yüzünden hırsız damgası yiyerek aşağılanırlar ve “bir daha gelmeyin” denilerek tehdit edilirler. İnsan için değil piyasa için üretim yapan ve parası olana hizmet eden kapitalist düzende parası olmayan, parası olana hizmet etmiyorsa değersizdir. Devasa reklam panolarındaki kırmızı et reklamlarının önünden geçerken vitrinlere bakmaya utananlar, çamurlu çizmesinin sedyeyi kirleteceğinden çekinenler, acil servise girmeden ayakkabılarını çıkaran nineler bir yanda, satın aldıklarını koydukları paketlerin bile asgari ücretten fazla tuttuğu, parasını koyduğu cüzdanın bir işçinin yıllık kazancına eşit olduğu insanlar ise diğer yanda… Her dört kişiye bir araba düşerken, her yirmi beş kişiye bir kitabın düştüğü bir toplumun durumu hiç de parlak gözükmemektedir.

3452884593_5a24df623c_z

İnsan yalnızca kapitalizm tarafından sömürülmez. Batı kaynaklı olan komünizm de insanın sömürülmesine çanak tutmaktadır. Tek fark komünistlerde, sömürenlerin kapitalist olmamasıdır.  Marks’ın fikirlerinin yozlaşmış bir halinin hüküm sürdüğü Sovyet sistemi de yıllarca insanları sömürmekten geri durmamıştır.

Yedi milyardan fazla insanın yaşadığı dünya üzerinde her üç kişiden birinin yoksulluk sınırının, her yedi kişiden birinin ise açlık sınırının altında yaşamını sürdürmeye çalıştığı bilinmektedir. Nüfusun yüzde birinin servetinin geri kalan nüfusun toplam servetinden fazla olduğu ve her yedi kişiden birinin aç uyuduğu bir dünyanın “öyle olması gerektiğini” söylemek, “inşa edilmiş” bunca sefaleti ve toplumsal parçalanmayı görmezden gelmek tek kelimeyle alçaklıktır. Medeniyet insanların refah içinde ve mutlu yaşaması mıdır yoksa bu medeniyetin getirdikleriyle halkın sömürülmesi midir? Kendiden başkasına faydası dokunmayan böyle bir medeniyeti övmek utanç verici değil midir? Bir milyardan fazla insan içecek bir bardak temiz su bulamazken, plastik şişelerin yok edilmesine harcanan para ile yeryüzündeki tüm musluk sularının ıslah edilmesi mümkünken milyarların silaha, lüks tüketime, içkiye, kıyafete, arabaya harcandığı bir dünyanın mutlu ve huzur dolu bir yer olması mümkün değildir.

“Her sabah nereye gittiğini bilmeden bir işe giden, her akşam nereden çıktığını bilmeden bir işten çıkan, sevmediği hayatı yaşayan, sevmediği işi yapan, sevmediği kişilerle yaşayan, kalabalıklar yüzünden yaşamaya karşı ne bir sevgi, ne de bir sevgisizlik işareti olmadan gelip geçen, her akşam evinin dört duvarı arasına sanki bir mezara girermiş gibi giren, gecelerini bir sıkıntı yorganının altında yalnız ya da yanındaki yabancı gövdeyle geçiren bütün ölü kentlerin, ölü doğmuş çocukları. Size bu ölü yaşamı hazırlayan “burjuvazidir” ve bu acımasız oyunun varlığı siz izin verdiğiniz sürece sürecektir.” (Maksim Gorki)

Umut evlidir, Murat evlenmek ister, Fikret ise evliliği hayal bile edemez. Murat’ın maaşlı bir işi vardır, Umut’un düzenli olmasa da bir geliri vardır ancak sürekliliği olmadığından maaşlı bir iş hayal eder, Fikret ise ne maaşı ne de düzenli bir geliri hayal edebilir. Üçü de geleceklerinden emin olamadıkları bir dünyada endişeli ve kaygılı yaşarlar. Polisin derdini şoför, şoförün derdini çiçekçi, çiçekçinin derdini polis anlamaz, anlayamaz, anlaması istenmez. Yönetmenin bu yabancılaşmayı anlatması ve kitleleri rahatsız etmesi çok değerlidir. Herkesin kendini değerli gördüğü ve bencilliği öne çıkaran tüketim kültürü yoluyla toplumun her an yabancılaştırıldığı bir dünyada “gerçeklerin” dile getirilmesi bile, iyiye ulaşmada atılan büyük bir adımdır çünkü kökünden koparılan gerçeklik hatırlamaya değil unutturmaya hizmet etmektedir. Çatal, bıçak tutmayı bilmeyen Murat’ın tabağındakileri kestikten sonra bıçağı bırakıp çatalı sağ eline alması, Umut’la tartışan Cemile’nin sessizce ağlaması ve yanaklarından süzülen gözyaşları, Fikret’in güç bela bulduğu lokantada çalışırken her şeyi unutup TV ekranına dalıp gitmesi gibi muhteşem gözlemleri barındıran bir film.

“Boğaz Köprüsü üzerinde trafikte beklerken sıkıntıdan satıcı çocukların fotoğraflarını çekmeye başladığımda aklıma geldi. Hep yanlarından geçip gidiyorum, bir gün kalkıp onlarla evlerine gitsem, hayatlarının içine girsem nasıl olur dedim kendi kendime.” (Aslı Özge)

Amatör oyuncuların filmi izlemeyi zorlaştırdığından söz edilse de, Hollywood’un hastalıklı estetik anlayışı sonucu bu duruma gelindiğini düşünüyorum. Güzelliği değil güzeli öne çıkaran bu anlayış sonucu kusursuz yüzler, kusursuz dişler, kusursuz saçlar, kusursuz hayatlara alıştırılan seyircinin böyle düşünmesi doğaldır çünkü Hollywood’da kusurlara, hastalıklara, eksikliklere yer yoktur. Oysa insan kusursuz değildir, yutkunur, kekeler, esner, saçı bozulur, yürürken sendeler, bazen ellerini koyacak yer bulamaz ve işler hep yolunda gitmez. En güçlü eleştiri mizah yoluyla yapılmasına karşın Hollywood bu geleneği de bozmuş, yok etmiş ve komediyi sömürünün devamı için kullanılmaya başlamış ve bu “kusurlar” kendine ancak zihinleri geriletici sözde komedi filmlerinde yer bulabilmektedir. Hollywood ürünü komedi filmlerine baktığımızda insanın insanileşmesini değil cinsellikten uyuşturucuya, içkiden eğlenceye, pornodan rahat yaşamaya kendinden başka hiç kimseyi düşünmeyen ve bencilce tüketimi amaç edinen filmlerden başka bir şey olmadığı görülecektir.

Umut maaşlı bir iş bulamayacak, Cemile hayalindeki deniz manzaralı, geniş salonlu eve taşınamayacak, Fikret büyük ihtimalle genç yaşta ölecek ve ölene kadar çiçekçilik yapmaya devam edecek, Murat bir süre sonra küçük bir şehre tayin olacak, annesinin bulduğu biz kızla evlenecektir. Bundan ötesini hayal etmek boşunadır çünkü sahip oldukları bellidir ve fazlasını elde edecek imkânları yoktur. Ancak hepsi de TV’den aynı şeyleri izleyecektir. Amaç para, ev, tüketme, rahat yaşama olduğu sürece başarısız olacakları açıktır. Başarıyı dürüstlük, haysiyet, alın teri, dayanışma olarak görürsek başarılı olma olasılıkları yüksektir ancak kapitalizm başarılı olabilmek için bu değerleri yok etmek zorundadır. Bunun kişilerle hiçbir ilgisi yoktur. Sorun kapitalist düzenin kendisidir. Bir çiçekçi, bir polis, bir şoför ölecek yerine yenileri gelecek ancak düzen değişmeyecektir. Kültür endüstrisi ürünleri, bilim, sanat, medya gibi vasıtalarla, kapitalizm yok olursa, dünya kargaşaya sürüklenir iddialarını anlatarak kitleleri, başlarına daha kötü şeyler geleceğiyle ilgili korkutmaktadır. Televizyonun hitap ettiği kitlelerin kendileri öyle yaşamasa bile zenginlerin nasıl giyindiğini, nasıl âşık olduğunu, nasıl aldattığını, nasıl yıkandığını, nasıl seviştiğini, nasıl tükettiğini merak eden ve bu paranın kaynağını sorgulamayan kitleler bunu benimsedikleri gün zaten kültür endüstrisi zaferini ilan etmiş demektir.

Kültür endüstrisi, kitlelerin kendisine sunulan ürünleri denetleme ve belirleme olanağının bulunmadığı, ticari ve endüstriyel kurumlar tarafından seri olarak üretilen ve dağıtılan “kültürdür.” Kürküne zarar vermeden tilki avlamanın en iyi yolu, üzerine kan sürülmüş bir bıçağın, ağzı yukarı gelecek şekilde sapının toprağa gömülmesiyle yapılır. Bir av yöntemi olarak bundan daha acımasız ve alçakça bir “yöntem” duymadığımı söylemeliyim. Özellikle kış aylarında karnı aç ve bitkin olan hayvan, bıçağın üzerindeki kanı yalarken bir süre sonra dilinin kesildiğini ve yaladığı kanın kendi kanı olduğunu bilmeden iştahla “yemeye” devam eder. Kan kaybından ölünce de postu “güzelce” çıkarılır. Günümüzde yapılan sanat ve bilim tam olarak bu amaca hizmet etmektedir. İnsanın merak duygusunu ve gereksinimlerini kışkırtarak, yozlaştırarak, sömürerek ve yabancılaştırarak hareket eden kültür endüstrisi ürünlerinin çekiciliğine kapılan kitleler bıçağın keskin ağzını yalayan tilki misali kendi sonlarını hazırlamakta olduklarının farkına varmazlar bile.

Yazar hakkında: Salim Olcay

1979 yılında İzmir'de doğdu. Yeşilçam etkisiyle başladığı sinema yolculuğunda bir ara Hollywood etkisine girmişse de, çabuk kurtuldu. Sanat toplum içindir diye düşünür ve yeni nesil Türk yönetmenlerini gönülden destekler.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir