Körfez Nasıl “Yılın En İyi Filmi” Seçildi?

Galiba yaşlanıyorum. Yaşlanmak, biraz da hayata karşı evcilleşmek demek. Belki de bu yüzden ne zamandır sıkı bir polemik yazısı yazmadım, yazmak da istemedim. Ettiğimiz kelamlar, memleketin binbir türlü derdinin arasına sokulamayacak lüksler gibi gelmeye başladı ancak yaptığımız işin adı belli; sinema yazarlığı! Müslüman mahallesinde salyangoz satıcılığı da denebilir.

Yapmayı bildiğim fazla bir şey yok; filmlerden oluşan rüyayı seviyor, derdimi anlatacak kadar yazıyorum. Türkiye dertli bir memleket, sineması ondan daha da çok! Şimdi, silkinip kendime gelerek bir şeyler yazacağım. Amacım, salonun ortasına bir kirpi fırlatıp dikeninin kime battığını izleyerek zevk almak değil, ülke sinemasına yön verenlerin suyun yolunu değiştirme gayretlerinin bir felakete yol açacağını düşünüyorum. Çünkü inşa edilen binanın temeli sağlam değil, çökecek! Yazdıklarım aslında herkesin bildiği şeyler, sektör açısından malumun ilanı. Keyfinizi kaçıracağım için şimdiden özür dilerim; müsaadenizle zülfü yâre dokunacağım, iyi okumalar…

Star Trek evrenindeki en ilginç ırklardan biri Borg’lardır şüphesiz. Sinema seyircisi bu istilacı ırk ile Star Trek First Contact filminde karşılaştı ama çıkışları Star Trek Enterprise dizisindedir. Ekşi Sözlük yazarı tasslehoff, Borg’lar için şöyle bir tanımlama yapmış;

¨Borg’ların, collective mind diye adlandırdıkları milyonlarca birbirine bağlı drone’dan oluşan bir bilinçleri vardır. Borg için “ben” yoktur, “biz” vardır. Hiçbir Borg, collective’e yani birleştiricilerine bağlıyken kendisini düşünemez kendisi için bir şey yapamaz. Fakat herhangi bir Borg’un ne yaşadığını veya hissettiğini bütün Borg’lar bilir. Galaksinin her köşesine dağıldıkları için Borg inanılmaz bir veri tabanına sahiptir.¨

Şimdi, haklı olarak soracak ve “Borg’ların bağımsız sinemamızla ne alakası var” diyeceksiniz. Kalemim yettiğince açıklayayım; bağımsız sinemadaki giderek tuhaflaşan yapılanmayı ve lobicilik faaliyetlerini açıklamak için “entelektüel mafya” gibisinden bir tanımlama kullanmak hem insafsız hem de yetersiz olur. Oysa, üstün Borg medeniyetinin özünü ve başarısını oluşturan birleşik bilinçle, festival jürilerinde, ödül sonuçları açıklandığında, yıl sonu listeleri yapıldığında ya da eleştirmenlerin derneğine üye alındığında, yani bu işi yaptığım her noktada karşılaşıyorum.

Altyazı dergisi, Emre Yeksan’ın yönettiği Körfez filmini “yılın en iyi filmi” seçmiş. Evet, yapabilir, kim ne karışır? Listede ondan sonra gelen Kaygı’yı ben de çok sevdim, çok cesur ve gerekli bir ilk film olduğunu düşünüyorum, Koca Dünya’ya kimse itiraz edemez. İyi Bir Şey dururken Genco ya da Sarı Sıcak seçimi de tartışılır ama  sosyal medyada asıl Körfez’le ilgili bir şaşkınlık var. Yönetmenin kendisinin dahi böyle bir övgüye şaşırdığını düşünüyorum. Yıllardır yazarlarından biri olduğum Cinedergi’nin de yeni sayısı çıktı, orada biz de birbirimizden habersiz, bağımsız listeler yaptık. Onca yazarın listesine bakıyorum, ne başta ne sonda Körfez yok. Peki o zaman, Türkiye sinema yazarlığının ıskalayıp Altyazı dergisinin yakaladığı şey ne?

Bu film özelinde değil ama politik doğruculuğun sanatı-sinemayı özgürleştirmediğini aksine yaraladığını ve köleleştirdiğini düşünüyorum. Amerikan bağımsızları bu “sineması olmasa da olur meselesi olsun” düşüncesi yüzünden kurudu gitti, Amerikalı eleştirmenler son iki yıldır siyahi sinemayı nasıl şımartacaklarını şaşırdılar. OFCS (Online Film Critics Society) ödüllerinde bile yılın ödülü Get Out’a (Kapan) gitti çünkü üyelerin %80’i ABD ya da Kanada’dan. Bizim oylar yalan oldu anlayacağınız. Dedim ya, Körfez politik açıdan çok güçlü duruyor, bu benim dünya görüşüme de yakın ama Altyazı dergisinde Körfez’i yılın en iyi filmi seçenlerin derdi politik doğruculuk değil. O üstlerine giydikleri bir kıyafet sadece… O kıyafetin bile artık saklayamadığı müthiş bir hısım-akrabacılık var ki o ilişkileri yıllar önce, Mavi Dalga zamanlarında açığa çıkarmıştım.

 Altyazı Sinemaseverle Dalga Geçiyor?

50. Altın Portakal’da “en iyi ilk film”, “en iyi kurgu” ve “EXPO 2016 Antalya en iyi senaryo” ödülünü kazanan Mavi Dalga sinema yazarları arasında gösteriminden hemen sonra ikilik yaratmıştı. Aslında filmi kimse sevmedi, yeri geldi yaratıcıları bile suçu görüntü yönetmenine atmaya kalktılar. Dediler ki; adam ülkenin görüntü kodlarını çözememiş, kültürel olarak yabancıymış.

İşte o film Türkiye’nin en mühim sinema dergisine kapak oldu, yazarları tarafından övgülere boğuldu. Bu herşeye rağmen anlaşılabilir bir şey çünkü filmin yönetmenlerinden biri olan Zeynep Dadak, Altyazı dergisi yazarı ve yayın kurulu üyesiydi. Hala öyle mi bilmiyorum. Yaratılan “iyi film” illüzyonuna tepkiler gelmedi değil. Bu duruma benimle birlikte en çok itiraz eden, bu yüzden köyün delisi ilan edilen isim ise Zahit Atam’dı.

Asıl sıkıntı yaratan ama gözden kaçırılan bir durum da şuydu; jüride görev alan kıymetli bir senariste ait başka bir senaryo da (Kumun Tadı) aynı yıl filme çekilmişti ve bu filmin yapımcısı aynı zamanda Mavi Dalga’nın yapımcısı olan kişiydi! Bu bir itham değil, IMDB ya da Sinematürk üzerinde yapacağınız basit bir künye aramasıyla siz de görebilirsiniz. Sizce bu etik mi?

Körfez’i izlemedim, üstelik beni buradan asacaklarını bilerek itiraf ediyorum. İzledim desem kim bilecek? O yüzden, okuyanlar için not: bu bir Körfez filmi eleştirisi değil. Körfez sadece bir gösterge… Tekrar yazıyorum; bu bir Körfez filmi eleştirisi değil. Geçtiğimiz gün katıldığım basın gösteriminde herkesin dilinde bu vardı. O zaman lütfen tartışalım. Bu yazı; sektör içinde dışında neredeyse herkesin şaşırdığı bir sonucu sorgulama girişimi.

Körfez gerçekten iyi film olabilir ama Altyazı listesinin tepesinde olmasına şaşıran çok. Ben de ilk iş gidip filmin yapımcısı kimdir ve neredendir diye baktım. Merakım hemen geçti çünkü gördüm ki, Körfez’in yapımcısı bir Boğaziçili… Aksini görmek istediğim halde bunu göreceğime ise neredeyse emindim çünkü Altyazı dergisinin seçimleri söz konusu olunca “Boğaziçi” anahtar kelimedir. (Boğaziçi’li dostlarım, başta Cenk Tıkız olmak üzere alınmasınlar lütfen).

Mithat Alam büyük bir sinemaseverdi, hatırasına saygısızlık etmem ancak Boğaziçi Üniversitesi bünyesinde kurulan Mithat Alam Film Merkezi, Altyazı dergisi ve Bulut Film üçgeninde cisimleşen bu birleşik bilincin müsebbibi de kendisidir. Yola mutlaka iyi bir amaçla çıkılmıştır ancak gelinen noktada ideallerden uzaklaşıldığını düşünüyorum. Ülkedeki birkaç sinema dergisinden başta geleninin PR faaliyetlerine alet edilmesi üzücü ve görüldüğü üzere bu ilk kez yaşanmıyor. Artık iyice anladık ki; bu grup bir fikir, beğeni ve takdir oluşturmak üzere birleşmiş ve ortaya çıkan eserin yetkinliğine bakılmaksızın sinemasever yönlendiriliyor. Ürettiklerini ya da takdir ettiklerini olumlamayan eleştirmenlere karşı alaycı ve acımasızlar. Bu yazı da bundan nasibini alacaktır şüphesiz. Bu kendin fonla, yap, öv, ödül ver düzenine itirazım var. Bu arada filmin künyesine bakarken, Körfez’in uygulayıcı yapımcısının gişeye tasarlanmış bir başka işi ve ne yazık ki kötü bir film olan Karışık Kaset’i gördüm. Ve onu övmek için sıraya giren sinema yazarlarını hatırladım.

Hadsizce devam ediyorum; Sinemacı ya da sinema yazarı olarak kulübe üye değilseniz ağzınızla kuş sürüsü tutsanız yaranamazsınız ve aslında bu çok eski bir hikayedir. Yavuz Turgul, Aşk Filmlerinin Unutulmaz Yönetmeni filminde tam da bunu göstermektedir. Hani, bazen bir film izliyor, sevmiyor ama yazılanları okudukça “ben bu sanat işlerinden anlamıyorum, meğer film çok iyiymiş, sesimi çıkarmayayım bari” diyorsunuz ya. İşte siz sesinizi çıkarmayın diye şapkadan tavşan çıkarıyorlar.

Yazdığım her şeyi bu mesleği yapan herkes biliyor, seyirci de durumun farkında, Ekşi Sözlük’te sürekli şikayetler okuyorum ama benim gibi yapıp kendinizi ortaya atarsanız, üzerinize benzin döküp yakmayı da bilirler. Bu işin ödül havucu SİYAD (Sinema Yazarları Derneği) üyeliği… Dernek yönetiminde ya da kurullarında aktifler. Bu bilincin ürettiği ya da övdüğü eserlere dokunursanız oyunu sizin için o anda bitirirler. Son başvurularda geri çevrilen isimlere dikkatli bakın. Derneğin kapısını övdükleri işleri beğenmeyenlerin, bunu da yazıyla işaretleyenlerin yüzlerine kapatırlar. Yıllar öncesinin hesapları hala açık ama olur da laf eder ya da böyle bir yazı yazarsanız suçlu yine siz olursunuz. “Derneğe almadık ya, çekemiyor, ondan böyle yazıyor” bile derler. SİYAD önümüzdeki hafta 2017 filmleri için ödül oylaması yapacak. Orada da bu lobinin etkisi hissedilecek. Sonuçlarda görürüz.

Herkes gemisini yürütecek elbet ama olan ülkenin bağımsız sinemasına oluyor. Genç ve yetenekli sinemacılar-sinema yazarları ya bunlara biat ediyor ya da filmlerini kafalarında çekmeye devam ediyorlar. Fonlar, festivaller, ödüller… Hepsi belli grupların etkisinde. Festivalleri siyasilerin elinden kurtarsak bile huzura kavuşamıyoruz. Hangisi daha kötü bilemiyorum?

Keşke tek derdimiz iyi filmler çekmek, göstermek ve övmek olsa… Keşke filmlerin çevresinde bu kadar gizlenmiş bir PR faaliyeti yürütülmese… Eser sunmak başka şey, eser üzerinden sinema seyircisini manipüle etmek başka. Seyirci artık bunlara itibar etmiyor ve insanlar hızla “festival filmi” izlemekten vazgeçiyor. Sonra da sinema yazarlarına içi boş bir “seyirci de Recep İvedik’ten başkasını izlemiyor” saptaması yapmak kalıyor.

[email protected]

Yazar hakkında: Murat Tolga Şen

Çocukluğu Samsun'da eniştesinin müdürü olduğu sinemada film izleyerek, film parçalarına oyuncak merceğinde bakarak geçti. 2005 yılının sonunda "Öteki Sinema" yı kurdu. Beyazperde, Cinedergi ve Medyaradar'da yazıyor. Motor, yelken ve fotoğraf tutkunu... Film izlemeyi ve filmler hakkında yazmayı herşeyden daha çok seviyor.

Bir Cevap Yazın