Korhan Günay: ‘Lütfi Akad tüm meslek hayatımın mimarıdır’

Korhan Günay ile yılar öncesine ait olan tanışıklık anımız biraz da Kapan filmini izleyince ortaya çıktı. Mimar Sinan geleneğinden gelen ve filmlerinde ‘sert’ tatlar barındıran Korhan Günay ile kısa film serüvenini ve kısa film çekmenin sahip çıkılması gereken önemini konuştuk…

Öteki Sinema için söyleşen: Banu Bozdemir 

Kendi cümlelerinle bize biraz kendini tanıtmanı istesem?

1973 yılında İstanbul’da doğdum. Mimar Sinan Üniversitesi Sinema TV Bölümü mezunuyum. Marmara Üniversitesi Sinema TV Bölümü’nde de yüksek lisans yaptım ama tamamlamadım. 2008 senesinden beri yönetmen ve senaryo yazarı olarak çalışıyorum.

Senaryolarına baktığımızda sertlik içeren filmler çekiyorsun diyebilir miyiz? Özellikle Ömür ve Kapan

Özellikle “sert” filmler yapmak için yola çıkmıyorum ama filmlerimin “sert” olduğunu düşünen seyirciler çoğunlukta. Özellikle Kapan için bu yorumu çok duyuyorum, seyretmesi zor bir film olduğu söyleniyor. Bu biraz anlattığım hikayelerle ilgili bir durum olsa gerek. Yoksa filmlerimde herhangi bir şiddet öğesi katiyen yok. Ömür de Kapan da baş karakterleri kadın olan filmler. Bu coğrafyada kadının durumu ortada iken tatlı su filmleri yapıp övgü toplamak vs. pek işime gelmiyor açıkçası. Anlatmaya hevesli olduğum hikayeler var ve doğal olarak zamanın ruhundan ziyadesiyle etkileniyorlar. Yani başa dönüp de sorunuza cevap verecek olursam, çok sert hayatlar yaşıyoruz ve ben de bu yaşananların filmini çekmek niyetindeyim.

Ömür ve Öğleden Sonra neredeyse 15 yıl önce, öğrenciyken çekilmiş. İstanbul o zaman bile daha sakinmiş. Bir de Mimar Sinan gibi köklü bir üniversiteyi analım burada, orada öğrenci olmak nasıl bir duyguydu?

Mimar Sinan’a girmek benim için gerçek anlamıyla bir milat oldu. Ondan önce Dokuz Eylül Üniversitesi Sinema TV Bölümü’nde okuyordum. İkinci senenin sonunda tası tarağı toplayıp İstanbul’a yerleştim, Mimar Sinan’ın yetenek sınavlarına girip okula en baştan başladım. (Evet, bizim zamanımızda yetenek sınavı ile okula kabul edilirdik.) İzmir günlerimden beri fanatiklik düzeyinde bir Metin Erksan hayranlığım vardı ama okula girince aradığımın aslında başka bir usta olduğunu anladım. Lütfi Akad benim tüm meslek hayatımın mimarıdır. Hasbelkader iki satır senaryo yazabiliyorsam, çektiğim filmler şu ya da bu şekilde izlenebiliyorsa Lütfi Hoca sayesindedir. Çırağın ustasına duyduğu aşkla hamurumuz ustanın elinde yoğuruldu. Övünmek gibi olmasın, usta da bana karşı boş değildi. Lütfi Hoca’dan sonra Memduh Ün’ü ve İlhan Arakon’u da anmadan geçmemek gerek. Memduh Hoca ile her ne kadar kavga gürültü içinde bir ilişkimiz olduysa da beynimin bir yerlerinde “Memduh hücreleri” hala canlı bir şekilde yaşıyor. Ne zaman kurguya girsem Memduh Hoca’yı yanı başımda otururken buluyorum.

Şimdi Sinema TV bölümlerini ve mezun olan öğrencileri nasıl buluyorsun?

Şimdiki okulları çok tanımıyorum. O yüzden herhangi bir yargıda bulunmam doğru olmaz. Okullardan mezun kimi asistan arkadaşlarla çalışıyoruz. Çoğu, özellikle de teknik meselelerde epey donanımlı bir şekilde geliyorlar. Ama nesil değişti tabi, bizden öncekiler gibi biz de bizden sonrakilere biraz burun kıvırıyoruz. Bunda biraz kıskançlığın da payı var elbet. Bizim kuşak bir şeyleri elde edebilmek için şimdiki arkadaşlardan daha fazla çaba sarf etmesi gerekiyordu. Yine de ben alttan alta, Türk Sineması’nda yeni bir “yeni dalganın” büyüyüp yaklaştığını hissediyorum. Bu “yeni dalganın” başarılı olması biraz eleştirmenlerin biraz akademisyenlerin en çok da yapımcıların çabası ile mümkün olabilecektir.

Son filmin Kapan çok trajik bir konuyu ele alıyor: İki kadının sıkıştıkları dünyadan çıkamayışları hatta bir girdabın içinde çaresizce debelenmeleri. Bu hikayenin bir çıkış noktası var mı?

Uzunca bir süredir “çöp” meselesi ile ilgileniyorum. Çöpün temsil ettikleri çok ilginç. Çöpün miladı yoksulluğun miladı ile de neredeyse birebir örtüşmekte. Ailenin ve özel mülkiyetin tarihi, yoksulluğun tarihi, çöpün tarihi, başlangıçtan günümüze dek bir şekilde iç içe geçmiş bir sarmal şeklinde ilerlemektedir.

Filmlerinde genelde ünlü oyuncularla çalışıyorsun, bunun bir sebebi var mı?

Filmlerimde genel olarak profesyonel oyuncularla çalışıyorum. Ün, oyunculuk mesleğinin doğal bir uzantısı gibi olduğu için çalıştığım kimi oyuncular bir şekilde ünlü de olmuş oluyorlar. Ama benim için oyuncu seçiminde ün hiçbir şekilde bir kıstas olmamıştır. “Ömür”de oynayan Duygu Yetiş o zamanlar bir lise öğrencisiydi ve ilk kamera deneyimi de benim filmimde oldu. Sonradan epey ünlendi, başroller oynadı ama  dediğim gibi o zamanlar sıradan bir lise öğrencisiydi. Ama daha o zamandan çok iyi bir oyuncu olacağı belliydi. Genel olarak yaptığım filmlerde, senaryoya ve oyunculuklara dayanan bir film dili kurmaya çalıştım. Seyirci ve hikaye arasında, seyirci ve oyuncular arasında görünmez bir köprü gibi durup karşılıklı alışverişi organize etmeye çalıştım. Çoğu yönetmenin aksine filmlerimde bir şekilde hep görünmez olmayı tercih ettim.

Kapan’ı yazma aşamasından festival yolculuklarına kadar geçen sürede neler yaşadığını anlatmanı istesem. Belki kısa film çekmek isteyenler için bir yol olur bu süreç…

İlginç bir soru. Daha önce hiç anlatamamıştım. Kapan, Zeynep Atakan’ın yapımcılık atölyesinde bir bütçe ödevi için yazıldı. Zeynep Hoca, bir mutfakta, iki oyuncu ile bir günde çekilebilecek bir film için bütçe tasarlamamızı istedi. Ben de bütçe yapmak için önce senaryoya ihtiyaç var deyip bu senaryoyu yazdım. Sonra  da çekmecede eskimeye bıraktığım diğer senaryoların yanına gönderdim. Ne var ki, eşim Canan Çelik bir şekilde bu senaryoyu okudu ve bu filmi çekmemiz gerekiyor diye tutturdu. Canan’ın bu kararlı tavrı olmasa Kapan da diğer senaryolar gibi çekmecede kaybolup gidecekti. Bu anlamda filmin en büyük başarısı filmin yapımcısı Canan Çelik’e aittir. Sonraki festival süreçlerinde de aynı kararlı tavrı hep sürdürdü. Filmi bir gün içinde (hatta yarım gün) çektik. Görüntü yönetmeni Durmuş Sorkut, sanat yönetmeni İbrahim Bektaş, kurgu Salim Algül, müzik Ersen Kutluk’a ait. Hiçbirinin de hakkını ödeyemem. Özellikle teknik ekibim, bir gün önce dizi setinde 24 saat çalışmış olsalar da tek repo günlerini film için feda edip sete geldiler. Gösterdikleri çaba ve bonkörlük asla anlatılamaz. Keza oyuncularımız Hatice Aslan ve Irmak Ünal da daha ilk provadan itibaren canla başla çalışarak filme çok büyük bir destek sağladılar.  Burada filmin ortak yapımcısı, Bulut Reyhanoğlu’na da ayrıca teşekkür etmem gerekiyor. Filmin ilk gününden itibaren hep yanımızda oldu, hep destek oldu. Bulut’un bilgi birikimi ve hayat tecrübesi film için son derece önemli bir ivme kaydetmemizi sağladı.

Kapan’da her şeyin sebebi gibi duran erkeği görmememiz ama buna rağmen kadınların çok belirgin olmasının sebebi nedir?

Ziya Bey… Bir tarafta film boyunca sürekli ismi ile anılan ve gölgesi bu iki kadının üstünden hiç eksilmeyen ama tek bir kare olsun görünmeyen erkek karakter bir tarafta da isimlerini hiç duyamadığımız ama film boyunca sürekli trajedilerine tanık olduğumuz iki kadın karakter. Festivallerden birinde seyircilerden biri bunu ironik bir şekilde “kadının adı yok” diye tanımlamıştı. Ben de bu yaklaşımı çok ironik ve manidar bulduğumu söyleyebilirim. Yine seyircilerden biri filmin içinde bir yerde Ziya Bey’i gördüğünü iddia etmişti ve çok da ciddiydi. Kendisi görünmese de Ziya Bey, bir karakter olarak filmin içinde hep var oldu. O seyirciye de hak verdim açıkçası.

Farenin simgelediği duyguyu bir de senden dinlesek. Kadın ve fare pek uyuşan canlılar değildir ama bir kader birliği yaratmışsın gibi aralarında…

Fare meselesi de yine çöp meselesinin bir uzantısı aslında. Fareler de yukarıda anlattığım tarihsel süreç boyunca hiç sevilmemiş, lanetlenmiş ve ötekileştirilmiştir. Kadının tarihsel süreç içinde yaşadığı ötekileştirme ve metalaştırma süreci ile yine paralel bir şekilde ilerliyor bu durum. Kadın olgusu, aslında tüm yaşanan bu süreci bir şekilde görünür bir hale getiriyor. Fare demişken buradan Ece Ayhan’a da bir selam çakmak gerekiyor galiba.

Kudüs Fareleri

Dördüncü konuşmamızda
(ben neredeyim?)
isa’dan önce bu kentte
bir karınca taciri

Günahkar bir hayalet için
(biraz ölüm)
uyluk kemiğiyle acı çekecek
saraylarında

Beşinci konuşmamızda
(anlatmak diye bir şey yoktur burada)
arsenik götüren bir uşak
efendisine

Vebalı gecelerden
(makasla kesilmiş sarı bir ay)
kurtulacaklarına
inanırlardı

Biz vaktinde ölmüş olduğumuz için
(satranç taşları gibi)
kireçlerden korkmuyorduk
bir de kudüs fareleri
bir de kudüs fareleri

Bir öyle fareler
bir öyle fareler

(Ece Ayhan)

Kapan çok fazla festival gezdi, ödüller kazandı. Filmin insanlarda yarattığı etkiyi gözlemleme imkanın oldu mu?

Mümkün olduğunca filmin gösterimlerine katılıp seyirci ile konuşmaya çalışıyorum. Festivaller şimdilik seyirci ile yakın temas kurabildiğimiz çok az olanaktan biri. Bu yüzden de gösterimleri kaçırmamaya gayret ediyorum. Filmle ilgili çok ilginç çok reaksiyonlar aldım. Açık konuşmak gerekirse ilk gösterime “şimdi seyirci bizi linç edecek” endişesi ile çıktım. Hiç de korktuğum gibi olmadı. Seyirciler filmi her ne kadar seyretmesi zor bir film olarak görseler de genel kanaat filmin seyretmeye değer ve anlamlı olduğu yönünde idi.

Kısa film çok popüler bir platforma dönüştü ama yine de kısa filmciler dertli. Bu konuda neler söylersin?

Geçen yine bir söyleşide kısa filmin özgür film yapma şansına sahip olduğumuz yegane mecra olduğunu söylemiştim. Kısa film yapan arkadaşlara naçizane tavsiyem,  bu lüksü hiçbir şeyle değişmesinler. Şimdi dert olarak gördükleri şeylerin aslında bir tür fırsat olabileceğini de unutmamalarını isterim. Burada bir de dip not düşmek isterim. Bulut Reyhanoğlu’nun kurduğu “shortbyshort” sitesi kısa filmciler için çok büyük imkanlar vadetmekte. Bence kısa filmci olmanın en büyük problemi seyirciye yeterince ulaşamamak. “Shortbyshort” sayesinde bu sorun büyük ölçüde aşılmış durumda.

Kısa filmcilerle festivallerde ya da festival dışı ortamlarda bir araya gelip sorun paylaştığınız ya da imece bir üretimin koşullarını konuştuğunuz oluyor mu?

Festivallerde bu tür forumlar, etkinlikler zaman zaman oluyor. Ben de ucundan kıyısından bu konuşmalara dahil oluyorum.

Filmlerin için ödenek alıyor musun?

Hayır. Filmi kendi olanaklarımızla çektik.

Uzun metraj bir film için hazırlık yapıyorsun, bundan sonra uzun metrajla mı yola devam edeceksin?

Senaryosunu benim yazdığım, yönetmenliğini eşim Canan Çelik’le birlikte yapacağımız, yapımcılığını da Bulut Reyhanoğlu’nun yapacağı bir uzun metraja hazırlanıyoruz. Antalya Film Forum’da, Boğaziçi Film Festivali FilmlabPitching Platformunda filmimizi anlatmaya başladık. Yurt içinden ve yurt dışından olumlu dönüşler almaya başladık. Açıkçası biz de çok heyecanlıyız. Bundan sonra yola uzun metraj filmlerle devam etmek gibi bir niyetimiz olsa da kısa metrajı hiçbir şekilde bırakmayı düşünmüyorum.

Son olarak neler söylersin.

Bu güzel söyleşi için çok teşekkür ediyorum.

Yazar hakkında: Banu Bozdemir

İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü mezunu... Sinema yazarlığına Klaket dergisiyle adım attı, Milliyet Sanat muhabirliği yaptı. Film+, Cumhuriyet, Yeni Yüzyıl, Vatan'da çalıştı. Sky Türk Tv’de sinema, "sanat ve sevgilim İstanbul" programlarında yapımcı, sunucu ve yönetmenlik yaptı. TRT için Bakış isimli bir kısa film çekti. Cinedergi.com da editör… Yayınlanmış 18 adet çocuk kitabı var ve Leylalı Haller adında bir gençlik romanı var.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir