Korku Sinemasında Anne-Çocuk İlişkileri

Bu dosyada, korku sinemasındaki anne-çocuk ilişkilerine/gerilimine bir göz atalım istedik. Size de tavsiyemiz; Annenizin sözünden çıkın ve Murat Tolga Şen’in kaleminden bu dosyaya göz atın!

Ölümün Sesi / Babycall (2011)

Gir Kanıma (Låt den rätte komma in)’ dan sonra İsveç’ten gelen bu yeni korku filminde, hem kendine hem de oğluna kocası tarafından şiddet uygulanmış bir Anna yeni bir hayat kurmanın peşine düşer ve tüm ilgisini başına bir şey gelmesi konusunda takıntılı olduğu oğluna verir.

Hani belgesellerde yavrusunu kurtarmak için aslanlara kafa tutan Zebra anneleri izliyoruz ya, işte o annelik içgüdüsü fazla zorlandığında nasıl bir mental sorun yaşanıyor, onu gösteriyor bize Ölümün Sesi…

Karanlık Su / Dark Water (2005)

Yeniden çevrimi düşünerek yazıyorum; fena film değildir. Boşanmış, mutsuz, parasız, depresif bir kadının hayatına bir de çocuk sokarsanız olaylar her zaman “Umudunu kaybetme” filminde olduğu gibi gelişmiyor!

Küçük kızlar, ıslak saçlar, su vs. Japon korku sinemasının her filmde kullanılmazsa olmazları adeta… Karanlık Su da tüm bu klişeleri alıp iyice pekiştirmeye yemin etmiş bir film… Ebeveyn olmanın, hayatına asılı bir çocuk varken yeni bir yaşam kurmanın yükünü hissettirmek konusunda başarılı… Hangimizin hayatı bir korku filmi gibi değil ki!

Uçuş Planı / Flightplan (2005)

Bu defa dert bir çocukla değil o çocuğun yaşadığına kimseyi inandıramamakla ilgili… Jodie Foster’ın oynadığı annemiz Kyle uçak mühendisi kocasının Almanya’da ölümünden sonra cesedini almak için kızıyla birlikte Berlin’e uçuyor. Dönüş yolculuğunda kızı bir ara ortadan kayboluyor ve sonra bulmak ne mümkün?

Fakat kendimizi kaybetmeye başladığımız nokta şurası; biz de olsa herkes “ay dur hemen bulalım sabiyi!” diye yardıma koşarken elin ecnebileri “sizin çocuğunuz yok ki” deyip kadını ve seyirciyi delirtmeye çalışıyorlar. Annelik içgüdüsü tekrar devreye giriyor ve Kyle film boyunca hem kendiyle hem de başkalarıyla savaşıp duruyor. Yazarken yeniden izleyesim geldi, öyle de iyi bir film…

Gizemli Parçalar / The Forgotten (2004)

Yine bir, “Benim bir çocuğum vardı, gören oldu mu?” filmi…

Semt pazarlarında kaybolan çocuk anonsları kadar iç yakan, yürek burkan başka bir şey daha yoktur. İşte bu hepimizin endişesi, onu kaybedenin ruhunda duvarlara çarpan bir çan gibi yankılanır. Julianne Moore bu sefer evladının peşinden giden bir anne olarak komplodan, entrikadan çok daha fazlasını buluyor. Bilim kurgunun kucağına düşmüş bir endişeli anne macerası… Kurak 2000’ler için hiç de fena bir örnek değil.

Halka / The Ring (2002)

Hem meraklı bir gazeteci hem de evladına düşkün bir anneyseniz bazı kapıları açmadan önce iki kez düşünmeniz gerekiyor. Harika bir korku filmi olan Halka’da, Naomi Watts’ın oynadığı Rachel Keller’ın yapması gereken de bu aslında ama işte o meslek aşkı yok mu?

Yazdığımız diğer filmlerin aksine Rachel’in başı bu defa kendisine ait olmayan bir çocukla belada… Islak, siyah saçlı, kömür gözlü… Böyle şiir gibi yazdığıma da bakmayın, karşınıza çıkarsa kalp krizi garantili bir afacandır kendisi. Tam bir atmosfer filmi, gerilmekten tel tel edip bırakıyor izleyenini… Remake’i iyi nadir filmlerden…

Çatıdaki Çiçekler / Flowers in the Attic (1987)

Kadının biri kocasının ölümünün ardından çocuklarını da alarak ailesinin yaşadığı eski, büyük bir malikaneye taşınır. Buraya kadar her şey güzel, keşke herkesin böyle sahip çıkanı olsa… Ancak sorun şu; kadın çocuklarını bahçede neşeyle koşturup, izlemek yerine onları çatıya kapatır ve zavallı yavrucakların kötü olmaları için elinden ne geliyorsa yapar!

Anne olmanın doğasına bu derece ters davrandığı için de izlerken elinizdeki her şeyi perdeye/ekrana fırlatmamak için kendinizi zor tutarsınız. Ayrıca uyarlandığı kitap “ensest” konusuna erken bir vurgu yapmıştır, bu yüzden de önemlidir.

Mommie Dearest (1981)

Film bir korku filmi değil ama analı kızlı korku filmlerinde de daha fazlası yaşanmıyor, işin içine cinayet sokuluyor en fazla… Hollywood yıldızı Joan Crawford’un evlatlık kızı Christina’nın yazdığı acıklı hayat hikayesinden uyarlanan film, deliliğin sınırında yaşayan zavallı bir kadını ve hayatlarını cehenneme çevirdiği diğerlerini seyrettiriyor bize… Kıssadan hisse; eğer böyle biriyle yaşıyorsanız aslında yaşamıyorsunuz, ölmüş de Cehenneme gitmiş ancak farkında değilsiniz demektir!

Günah Tohumu / Carrie (1976)

Bir önceki “telekinetik manyaklar” dosyamızda iştahla andığımız Carrie aynı zamanda sinema tarihinin en sorunlu ana-kız ilişkilerinden birine sahip… Türkçe “Günah Tohumu” ismi her şeyi ele veriyor aslında… Zamanında yasak elmayı ısırmış, üstelik çocuk sahibi olmuş sorunlu bir kadın çocuğunu her gün streçe sararcasına sıkarak yetiştirdiğinde ortaya Carrie gibi bir ezik çıkması normal; ancak normal olmayan Carrie’nin kendisi… Mesela eğer onu sinirlendirirseniz, masada duran bıçakları hiç dokunmadan havalandırıp alnınızın ortasına çakabiliyor. Aslında özünde çok iyi bir kızdır, ondan doktor, mühendis bile olabilirdi ama işte aile her şeydir!

Şeytan / The Exorcist (1973)

Beyazperde annelerinin en çilelisi ve evladına düşkün olanı Ellen Burstyn’ın oynadığı Chris MacNeil’dir kesinlikle… Eski bir iblis bula bula kızı Regan’ı bulup onun bedenine yerleşip terör estirmeye başladığında kızına sırt dönmek (Şeytana sırt dönmek?) yerine onu kurtarmak için elinden geleni yapar. Sonrası herkesin bildiği; Vatikan’dan gelen bir yaşlı, biri genç ve inanç sorgusuyla dolu iki pederden ibaret din ordusu! Anneyle birlikte “kız”ı hizaya getirebilmek için ne gerekiyorsa yapar. Şuracıkta bile filmle ilgili muhafazakar bir okuma gerçekleştirmiş olsak da, korku sineması tarihinin kıymetlilerindendir bu film.

Canavar Tohumu / The Bad Seed (1953)

Korku filmi yapanların en sevdiği temalardan biri de “evil child”, yani “Şeytan Çocuklardır”. Üstelik bunun gerçek hayatta bir karşılığı bile vardır. Anne-Baba ve Çocuktan oluşan ev hiyerarşisine uymayan çocuklar için yafta hazırdır; Şeytanın dölü!

The Bad Seed işte tam da bu tanımlamaya uyan, sevimli, sarışın bir Amerikalı kızın hikayesini anlatıyor. Güzel bir ev, harika ebeveynler ve görünüşte şeker bir çocuk… Fakat küçük Rhoda’nın yalan söylemek, hırsızlık yapmak ve sinir olduklarını öldürmek gibi terapiyle düzelmeyecek arazları var bunu tek bilen kişi de annesi Christine… “Kızınız sapık bir katil olduğunda onu hem kurtarmaya hem de durdurmaya çalışırsınız” fikrine yaslanan filmin hiç de fena olmayan bir Yeşilçam versiyonu da var, 1963 tarihli Kötü Tohum…

Hazırlayan: Murat Tolga Şen

Yazar hakkında: Murat Tolga Şen

Çocukluğu Samsun'da eniştesinin müdürü olduğu sinemada film izleyerek, film parçalarına oyuncak merceğinde bakarak geçti. 2005 yılının sonunda "Öteki Sinema" yı kurdu. Beyazperde, Cinedergi ve Medyaradar'da yazıyor. Motor, yelken ve fotoğraf tutkunu... Film izlemeyi ve filmler hakkında yazmayı herşeyden daha çok seviyor.

2 Yorumlar

  1. “The Bad Seed” ile sevindiren liste. Bence bir eksik var o da pyscho. gene de her dönemden her film mevcut. takdir ediyorum.

  2. Korku sineması, anne ve çocuk denilince l liste oluşturabilmek gerçekten zor ve cesaret işi çünkü sonu gelmez :)
    Belki de ilerleyen günler için anne/çocuk persona sı ile ilgili ayrı birer inceleme görebiliriz buralarda.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: