Korku Sinemasında Yeniden Dirilme Konsepti

Yazarlarımızdan Fatih Danacı, 2012 yılında sitemizde yayımlanan “Korku Sinemasında Ölmek ve Dirilmek” adlı makalesinden yola çıkarak Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nde “Ölüm Sanat Mekan Sempozyumu III” adlı sempozyumda bir sunum yapmış, yazdığı bildiri metni ise Ölüm Sanat Mekan III bildiri kitabında yayımlanmıştı. 440 sayfalık hacimli bu kitabın içinde birbirinden farklı 21 makale var. Deniz Yolaç’ın ve aynı zamanda Haziran Direnişinde kaybedilen canların aziz hatıralarına adanan bu kitap ise MSGSÜ Kitap Satış Bürosundan ve Pandora Kitabevinden temin edilebilir. Sempozyumun planlayıcısı ve kitabı derleyen Gevher Gökçe Acar’ın izniyle yazarımızın yazdığı “Korku Sinemasında Yeniden Dirilme Konsepti” adlı makaleyi sizler için yayımlıyoruz. İyi okumalar.

Korku sineması, en temel anlamda değerlendirildiğinde izleyeni korkutma amacını taşır. Bunu yaparken hitap ettiği kesimi, içinde bulunduğu dönemsel ve toplumsal şartları göz önünde bulundurur; bazen belirlediği sınırlar içinde kalır, bazen de grotesk ürünler ortaya çıkarır. Bu durumda ekrana yansıyan film bazıları için korkutucu olabileceği gibi bazıları içinse irite edici bir hale bürünebilir, hatta kendi türünün (korku) amaçladığı kalıpların dışına çıkabilir.

Yazan: Fatih Danacı

Nasıl ki insan zevkleri göreceli ise korku da göreceli bir kavramdır ve evrensel korkuları yaratmak imkansıza yakındır. Korku ile mizahın iç içe geçtiği “Eight Legged Freaks” (Sekiz Bacaklı Canavarlar, 2002) adlı film komedi olarak değerlendirilebileceği gibi örümcek korkusu (araknafobia) olan birisi için izlenmesi güç bir hale bürünebilir. Belki izleyenin korkularını tetikler, belki de kaba bir tabirle tiksinmesine neden olur. Bazen de naif bir korku filmi, izleyenin geçmiş travmalarını tetikleyerek normalin ötesinde bir etki yaratabilir. Ya da bunların tam tersi bir durum söz konusu olabilir ve bir film, bireyde var olmayan korkuları açığa çıkarabilir (‘The Dentist/Dişçi, 1996’ filminin Amerikan halkı üzerinde yarattığı dişçi korkusu ile ‘Jaws/1975’ filminin deniz-tehlike ilişkisini kuvvetlendirmesi örnek olarak gösterilebilir). Bu yüzdendir ki korkutmanın temel bir formülünü “mutlak” olarak ifade etmek zordur sonucuna kolayca ulaşılabilir(1).

İddialı bir yaklaşım olmakla birlikte herkesin ortak korkusunun “ölüm” olabileceği ileri sürülebilir. Ölüm ise korku sinemasının her filmde muhakkak işlediği bir temadır. Zira ana karakter çoğunlukla hayatta kalmak, yani ölmemek için çabalarken; kötü karakter ise kurbanlarını öldürme gayesini taşır. Hal böyle olunca korku filmlerinde, insanın sahip olduğu ilkel duygulardan biri olan ölümün sürekli işlendiğini ifade etmek çok da yanlış sayılmaz. Ancak korkuları tetiklemeyi amaçlayan korku sineması bir paradoks ile bu durumu da ters yüz eder ve ölümsüzlük kavramını ortaya çıkarır. Ya kötü kahraman ölümsüzdür, ya da tekrar tekrar ölümden geri dönerek dirilmektedir (Vücut bulmuş bir halde dirilebileceği gibi spektral boyutta da geri dönebilir). İşte korku sineması bu konsept üzerinden yola çıkarak yıllar içinde pek çok “alt tür” yaratmıştır. Korku sinemasının tarihsel süreç içerisinde ölümden geri dönenlerini mercek altına almak içinse öncelikle bu konseptin temel özelliklerini belirlemek, sonrasında ise “ölümden geri dönenler” adıyla oluşturulabilecek bu alt başlığa nelerin dahil olabileceğini gerekçeleriyle açıklamak gereklidir.

Korku sinemasının yeniden dirilme konsepti, ölen ve bir şekilde tekrar hayata geri dönen ya da öldürül(e)meyen kötü karakterlerin yer aldığı filmleri kapsamaktadır. Yaşadığımız dünyaya dönmesi için vücut bulmasına ihtiyaç yoktur, hayaletler gibi bir enerji olarak da karşımıza çıkabilirler. Ölümden geri dönmesi çoğunlukla başat öğe olsa da yardımcı öğe de olabilir, ya da senaryo içinde bahsedilme gereği dahi duyulmayan önemsiz bir detay olarak sunulabilir. Geri dönüşün ya da ölümsüzlüğün sebebi bir sebebe bağlanabildiği gibi senaryo genelinde açıklanmayan bir unsur olarak da kalmış olabilir. Her ne durumda olursa olsun kötü karakter, kurbanları tarafından yenilmez olarak algılanır ve bu durum karamsarlıkla birlikte kaygı durumunu tetikler, ana/yardımcı karakterin duyduğu kaygı ise bir süre sonra korkuya dönüşür. Doğru senaryo ile şekillenen bir filmde ise bu korku yalnızca oyuncular için değil, izleyen için de geçerli bir hal alır.

Ölümden bir şekilde geri dönen, yani ölümsüz olarak nitelendirilebilecek varlıkların kullanıldığı bu konseptte sinema ekranlarına yansıyan insan/canavar/yaratıkları bir diyagram içinde sıralamak konu bütünlüğünü ifade edebilmek için yeterli olacaktır.

diyagram

VAMPİRLER

Bazı sinema karakterlerinin kökenleri incelendiğinde ya edebi metinler ya da tarihsel olay/efsane/söylence/mitolojiler karşımıza çıkar. Korku sinemasında kullanılan vampir imgesi ise kökenini hem eski tarihlere, hem de edebi eserlere dayandırır. Sinemanın sessiz yıllarından itibaren bir korku ikonu olarak kullanılagelir, zaman zaman popülerliğini yitirse de her daim senaryolarda yer alır. Vampir kelimesi için bir anlam arayışına girildiğinde ise pek çok tanımlama yapılmış olsa da tüm tanımlamalarda bir takım ortak değerlerin yer aldığı görülür. Buna göre vampir; gömülmüş (fakat çürümemiş) bir ceset olup, ihtiyacı olan kanı (ruhunun ve bedeninin beslenmesi için) almak için günün belirli saatlerinde (gece vakti) mezarından kalkan bir “Un-dead”dir (ölü olmayan).

Vampir, tanımında da ifade edildiği gibi ölümsüzdür. Aynı zamanda uygun koşullar altında ölümden geri dönerek yeniden dirilen bir ölüdür. Belki de bu özelliği, onu diğer korku ikonlarından farklı kılar. Yaptığımız araştırmalar, sinema ve televizyon için çekilen 4.000’e yakın film olduğunu gösterir ki, bu durum korku senaryolarının en fazla istifade ettiği konulardan biridir. Özellikle 90’lı yıllardan itibaren “vampire romance” alt türü içerisinde yazılan Amerikan menşeli kitapların sinema uyarlamaları ile bu tür farklı bir boyut alır ve temelinde kan içen bir yaratık ikonlaştırılarak, bazı kesimlerde vampirliğe özenme ya da vampir hayranlığının artmasına dahi neden olur. Her ne kadar bu eğilimler, 1930’lu yılların Macar kökenli aktörü Bela Lugosi ile başlamış olsa da ölümsüz olanın cazibesi özellikle “Twilight” serisinin vampir ve kurt adam karakterleri sayesinde ideal bir aşık konumuna yükseltilir. Her insanın sahip olmak isteyebileceği güç, ölümsüzlük ve bununla birleşen ölümsüz bir aşk izleyeni cezbeden hususlar olarak belirir.

vampire-count-dracula

Vampir ölümsüzdür, ancak bir şekilde öldürülebilir. Onu ölümsüz kılan ise farklı yollarla hayata dönebilmesidir. 1922 yılından itibaren çekilen vampir filmlerine genel olarak bakıldığında da (sessiz dönemde yapılan ve kayıp olan Rus ve Romanya menşeli iki film haricinde) bu husus vurgulanır. Ölüm, geleneksel yollarla (kalbine kazık çakmak, kalbini çıkarıp yakmak, başını kesmek) ya da vampir mitosuna yapılan eklentilerle (F.W.Murnou’nun klasikleşmiş ‘Nosferatu, eine Symphonie des Grauens/Nosferatu, Bir Dehşet Senfonisi, 1922’ filminde vampir, güneş ışığından dolayı ölür) gerçekleşir. Ancak vampir, bir şekilde geri dönmesini bilir. Geri dönüşler ise sinemasal anlamda değerlendirildiğinde ölümsüzlükle ilişkilendirilen vampir imgesini istismar etmek için gerekli dinamiği oluşturur. Çok tutan ve gişede kazanç getiren vampir filmlerinin devam serileri için bu durum bir zorunluluktur. Farklı ritüeller, efsanevi söylemler, kimi mantıksal gerekçeler de vampirin diriltilmesi için kullanılan araçlardır. Özellikle 40’lı yıllardaki Universal ve 50’li yıllardan itibaren de İngiliz Hammer vampir filmleri benzer kuralları uygulayarak her defasında ölen vampirleri bir sonraki filmde tekrar diriltir.

Vampirler, 1700’lü yıllarda Voltaire’in de dediği gibi en yaygın batıl inançlardan biridir. Amerika kıtasında, Avrupa’da, eski kıta Afrika’da, Güney Amerika’da, hatta Uzak Doğu’da dahi vampir mitosunun var olması bu çıkarımı güçlendirir. Farklı kültürler incelendiğinde neredeyse her kültürde vampir ya da benzeri yaratıkların yer aldığı, bir süre sonra da etkileşime geçerek birbirleriyle sentezlendiği görülür.

  • Kuangshi (Çin)
  • Rakshasas (Hindistan)
  • Langsuyar (Malezya)
  • Aswang (Filipinler)
  • Loogaroo (Haiti)
  • Tenjac (Hırvatistan)
  • Kukuthi (Arnavutluk)
  • Shtriga (Makedonya)
  • Strigon (Slovenya)
  • Strigoi (Romanya)
  • Tenatz (Karadağ)

Tüm vampir inanışları ve çok daha fazlası birbirleriyle benzerlikler taşır, bununla birlikte kültürel etkilerden kaynaklı farklılıklar da gösterir. Vampir mitosunun sinemaya yansıması söz konusu olunca da özellikle doğu ve batı arasındaki fark belirir. Her ne kadar çoğu ülke vampir sinemasının temel arketiplerini kullanarak Hollywood tarafından yaratılan ana akımı takip etse de muhakkak kendi geleneklerinden eklemeler de yapar(2). Hong Kong sineması “Gui da gui” (Uğursuz Türle Karşılaşma, 1980) filmiyle zıplayan vampirleri ekranlara yansıtırken, Hollywood’un kullandığı vampirlerden çok farklı bir imaj yaratır. Aslında Hammer ve Shaw kardeşlerin ortak yapımı “The Legend of the 7 Golden Vampires” (7 Altın Vampir Destanı, 1974) ile ilk deneme yapılsa da uzak doğu seyircisine sunulan batılı vampir dikkat çekmez, seyirci bu karakteri benimsemez. Aristokrat ve şık giyimli bir vampir yerine daha sonraki yıllarda bolca kullandığı çürümüş bir ölü bedeni tercih eder. Görünümleri gibi ölümden geri dönmeleri de geleneksel yöntemlerle ilişkilendirilir (Örnek olarak kara bir kedinin üzerinden atladığı cesedi vampire dönüştürmesi gösterilebilir). Doğulu vampirler için en iyi örneklerden biri ise büyü ile diriltilen, alnına yapıştırılan tılsımlı bir sarı kağıt ile duran, çan ile hareket eden “Fei zhou he shang” (Tanrılar Çıldırmış Olmalı 3, 1991) adlı filmin vampiridir.

ZOMBİLER

Oxford sözlüğüne göre “zombi”, bazı Afrika ve Karayip dinlerinde büyücülük ile diriltilen ölülerdir. Cambridge’e göre ise bazı Karayip dinlerinde büyü ile hayata döndürülen insanlardır. Jeff Rovin’in “The Fantasy Almanac”’ı ise zombi kavramını, yeni ölmüş bir bedenin yeniden canlandırılması olarak adlandırır. Tüm tanımlamalardaki ortak paydayı yeniden hayat bulmakla ilişkilendirmek pek ala mümkündür. Sinema da bu kavramı ölümden geri dönenler konsepti içinde kullanır.

Popüler sinema içerisinde çok tutulan ve kendi içinde de alt türlere ayrılan zombi filmleri, kaynağını tıpkı Dracula örneğinde olduğu gibi bir kitaptan alır. Bu kitap ise 1889 yılında seyyah ve antropolog Lafcadio Hearn’ın “The Country of the Comers-Back” (Geri Gelenlerin Ülkesi, 1889) adlı kitabından etkilenerek William Seabrook tarafından yazılan “The Magic Island” (Büyü Adası, 1929) adlı kitaptır. Seabrook 1928 yılında gittiği Haiti’de öğrendiklerini biraz da abartılı olarak kitabında anlatır. Afrika kıtasından Haiti’ye getirilen kölelerin inançlarından bahseder. Siyahi yerlilerin kara büyü ile ölü bir insanı tekrar canlandırdığını, yeniden canlandırılan kişiye ise zombi denildiğini ifade eder. Kitap ile birlikte zombi ve zombileştirmek kavramı Amerika’ya, oradan da sinema ile (aynı zamanda on paralık romanların ‘dime novel’ da etkisiyle) tüm dünyaya kısa zamanda yayılır.

Haiti’nin ilk siyahi cumhuriyet olarak bağımsızlığını kazanmasının ardından 1918 ve 1924 yıllarında ülkede çıkan ayaklanmalar neticesinde Amerikan işgali başlar. Haiti ve sahip oldukları egzotik kültür ile tanışan Amerikan askerleri, ayaklanmanın bastırılmasının ardından bu kültürü ülkelerine taşır ki, zaten aynı yıl “Tha Magic Island” yayımlanır. Böylece söylenceler, kitapta yer alan abartılı hikayelerle birleşir, zombi kavramı ise önce korku hikayelerine sonra da sinemaya dahil olur.

Zombi sinemasının ilk örnekleri Haiti inançları ile benzerlik taşır ve kölelikle ilişkilendirilir. Büyük olasılıkla zombi olmak Haitili köleler için en büyük korkulardan biri olmalıydı. Zaten kültürlerinde var olan yeniden dirilme inanışı, hayatları boyunca çalışan ve yalnızca öldükten sonra rahata kavuşabilecek köleler üzerinde doğal bir etki ve tepki yaratmış olabilir. Zombi olmalarıyla birlikte öldükten sonra dahi çalışmaya devam edebilecekleri inancı korkularının artmasına neden olmuş olabilirken, artan korkuları da beraberinde daha fazla söylenceleri getirmiş olabilir. Seabrook ise kitabında gerçek zombiler ile karşılaştığını yazar, tıpkı Gaston Leroux gibi o da abartmasını sever ve yavaş hareket eden, ölüden farksız olan zombiler gördüğünden bahseder. Aslında onların çalışmaktan yorulmuş ve ilaç etkisiyle baygın hale getirilmiş insanlar olduğunu ise üstün körü anlatır. İşte erken dönem 1932 tarihli “White Zombie” (Zombi, Yaşayan Ölüler, 1932) filmi bu konsept etrafında şekillenir. Filmin konusu Seabrook’un kitabının bir bölümünden uyarlanan ve sahnelendiğinde fazla ilgi uyandırmayan tiyatro oyunundan esinlenmedir. Hatta bu konuda telif iddiaları gündeme gelir, ancak Seabrook’un anlattıkları gerçek olaylara dayandığı için tiyatro oyunu yazarının telif iddiaları kabul görmez. Filmde, dönemin klasikleşmiş korku filmlerinden biri olan “Dracula”nın yıldızı Bela Lugosi yer alır ve insanların zihinlerini kontrol ederek köle gibi çalıştıran zombi efendisini canlandırır. Daha ilk filmde silah ile öldürülemeyen, ağır hareket eden ve günümüzde “zombi” figürü ilişkilendirilen özellikleri sergileyen zombiler, yani yaşayan ölüler kullanılır. Ancak zombiler, modern zombi filmlerinde yer alan kimyasal/biyolojik etkenler ya da virüs ile değil de kara büyü ile dirilir.

Zombilerin sahip olduğu ölümsüzlük konsepti, dünya savaşlarının yaşandığı yıllarda bir metafor olarak da kullanır ve “Revolt of the Zombies” (Zombilerin İsayanı, 1936) ile Birinci Dünya Savaşı içine ölümsüz zombi askerler yerleştirilir (Bu öğe yıllar içinde pek çok kez kullanılır ve yeni bir alt türün doğmasına neden olur). İlk dönem zombi sineması kara büyü ile ilişkilendirilirken, George A. Romero’nun “Night of the Living Dead” (Yaşayan Ölülerin Gecesi, 1968) filmi zombi filmlerinde bir dönüm noktası olur. Film, mezarlıktan kalkan ve insan etiyle beslenen zombilerin yarattığı dehşete maruz kalan insanların hayatta kalma mücadelesini anlatır. Sınırlı bir şekilde gösterime giren bu film istismar filmi olarak değerlendirilir, ancak bir süre sonra kült mertebesine dönüşür, Romero, bu çok tutan ve bir ekol haline gelen filmine 2012 yılı itibariyle altı devam filmi çeker(3). Ölülerin dirilmesi dünyaya düşen bir uydudan yayılan radyasyondan kaynaklıdır ancak ilk film göz önüne alındığında önemsiz bir detaydır. Sonraki yıllarda bir biri ardına çekilen zombi filmleriyle temel arketipler oluşur. Buna göre zombiler insan etiyle beslenir, yalnızca başlarından vurularak ölür ve yavaş hareket ederler (bu öğe de daha sonra değişir ve hızlı hareket eden ve böylece gerilimin artmasına vesile olan zombiler kullanılır); zombilik ise ısırılma yoluyla bulaşır. Ancak Romero, zombileri yalnızca korkutma amaçlı kullanmaz. Amerikan toplumundaki ötekileştirmeyi ve toplumsal bölünmeyi ifade etmek için bir metafor olarak da değerlendirir. Zombiler neredeyse her ülke sinemasına az ya da çok uğrar(4). İtalyan sineması ise zombileri alegorik bir dille kullanmak yerine istismar etmeyi tercih eder, Mondo filmleri ve yamyam filmleri gibi, 70’li yıllarda seks ve şiddetin bolca kullanıldığı, grotesk görünümlü zombilerin yer aldığı filmler çeker.

Zombi filmleri sayesinde bir alt kültür yaratılır. Micheal Jackson’un “Thriller” adlı şarkısına çekilen 14 dakikalık klip, zombilerin popülerliğinin artmasına bir kez daha vesile olur ve zombi dansı, yürüyüşleri gibi etkinlikleri doğurur. Günümüzde ise kimi çizgi roman uyarlamaları, video oyunları ve onların sinema filmleri ile güncelliğini korumayı devam eder.

night_of_living_dead_1990

MUMYALAR

Mumyalar tarihçilerden, arkeologlara; teologlardan, bilim adamlarına, yazarlardan sinema yapımcı ve senaristlerine kadar pek çok insan için ilgi çekici bir konudur. Ve tarihin çeşitli evrelerinde farklı yöntemlerle yapılmış mumyalara rastlamak mümkündür. Evrenselliği, çoğu dini inancın içinde yer alan “post mortem” yani ölümden sonrası olgusundan ileri gelir. Her ne kadar Mısır, mumyalama yönetimini ilk uygulayan medeniyet olarak değerlendiriliyor olsa da başta İnkalar olmak üzere farklı kültürlere ait mumyalar arkeolojik kazılarda bulunmuştur. İşte ölümden sonra yaşam olgusu ise korku sineması tarafından kullanılan, hatta istismar edilen bir diğer konumuzu oluşturur.

Mumyalama bir proses olarak değerlendirildiğinde, insan ya da hayvana ait bir bedenin çürümesini ve bozulmasını önleyen bir işlemdir. Korku sineması ise bunun sebeplerini, tarihsel serüvenini ya da prosesin her bir adımını işlemekten ziyade, sargılar içinde ölümden geri dönen ya da döndürülen mumyaları kullanır. Nasıl ki vampirler, kurt adamlar sinema perdesine yansıyorsa bir başka korku ikonu olarak mumyalar da ekranlara yansır ancak diğerlerinin aksine fazla rağbet görmez.

İlk mumya filmleri Hollywood kökenli değildir. Biri Danimarka diğer Alman olan iki öncü film söz konusu olsa da 3700 yaşındaki Imhotep’in hem fantastik hem de korku figürü olarak ekranlara yansıması “The Mummy” (Mumya, 1932) ile gerçekleşir. Mumyayı oynayan Boris Karloff’tur ve kendisiyle özdeşleşecek olan (Frankenstein’ın yaratığı rolünün haricinde) bir diğer role Jack Pierce’ın olağanüstü makyajı ile bürünür. Binlerce yıl önce canlı canlı mumyalanan Imhotep, Thot parşömeni üzerinde yazılan ve ölülerin ölüler diyarından dönmesini sağlayan kutsal sözcüklerin söylenmesi ile canlanır. Film boyunca da sevgilisinin reenkarnasyonu olduğuna inandığı kadını (ki bu durum mumya filmlerinin ortak özelliklerinden biridir) elde etmeye çalışır. Böylece yaşayan mumya filmlerinin arketipleri şekillenir; kutsal sözcükler laneti açığa çıkarır, mumyalar canlanır ve her şeyin sebebi güzel bir kadının aşkına bağlanır. 30’Iu yılların korku sinemasının mutlak hakimi olan Universal ise serilerine devam eder ve yıllar içinde “The Mummy’s Hand” (Mumya’nın Eli, 1940), “The Mummy’s Tomb” (Mumya’nın Mezarı, 1942) (bu filmde Turhan Bey de oynar ve Hollywood’da çıkış yaptığı filmlerden biridir), “The Mummy’s Ghost” (Mumya’nın Hayaleti, 1944) ve “The Mummy’s Curse” (Mumya’nın Laneti, 1945) filmlerini çeker. Hatta Universal’in kadrolu komedi ikilisi İki Açıkgöz de bir filmde mumya ile karşılaşır.

the Mummy

Mumyalar üzerine az sayıda örnek verilmiş olsa da korku sinemasının kullandığı bir malzeme haline gelir. Geçen süreye bakıldığında 50’li yılların Meksika korku sineması içinde kimi örneklerde karşımız çıkar. Mumyaların bir sonraki hamlesi ise Indiana Jones benzeri senaryosu ve bilgisayar destekli görselliği ile izleyiciye hem aksiyon, hem de gerilim dolu sahneler sunan “The Mummy” (Mumya, 1999) ve devam filmleri ile gerçekleşir.

HAYALETLER

Sinemanın sessiz çağından itibaren hayalet filmleri ve bu kavramla paralel doğaüstü olayların anlatıldığı filmler çekilir. Sinemanın ilk sihirbazı olarak kabul edilen George Melies, hayalet ve metafizik öğeleri bolca kullanırken; Japonya, edebiyat ve dramalarından eksik etmediği hayalet öykülerini (kaidan-mono) sinemaya uyarlayarak hayalet filmi alt türünün temellerini atar. Her ne kadar Japoncada hayalet farklı bir kelime olsa da, “kaidan-eiga” kavramı oluşur ve korku/hayalet filmleri ile özdeşleşir.

17-18’inci yüzyıldaki pek çok Japon yazarın kültürlerindeki çeşitlilikten beslenerek yazdığı hayalet hikayeleri, sinemanın ilk yılları sayılabilecek 1897 yılındaki “Momijigari” (Akçaağaç Festivali, 1897) filminde kendini hissettirmeye başlayarak Japon sinemasına dahil olur. 1912-1916 yılları arasında Japon sinemasının babası Shozo Makino da bir düzineden fazla hayalet filmi çeker. Avrupa’da Rene Clair’in “The Ghost Goes West” (1935) ve Max Ophuls’un “La Tendre Ennemie” (1936) filmleri de hayaletleri kullanır. Japon sinema izleyicisi için olmasa bile batılı seyirci için bu kavramlar oldukça alışılmadıktır. Tiyatral bir oyunculuğun ya da edebi bir dilin değil de görselliğin önem kazandığı batı uyarlamalarında da kameranın manipülasyon gücü ve montaj esnasında yapılan bazı işlemler sayesinde hayaletler sinemanın içine girer, ilgi çekici bir öğe olarak seyirciye sunulur.

Hayaletler gerek korku, gerekse diğer türler içinde sıklıkla kullanılır. Hayalet filmlerini diğer türlerden ayıran en önemli özellik ise Amerika’dan ziyade Japon sinema kültürü ile anılıyor olması denilebilir(5). Sinema tarihinin her döneminde hayalet filmleri çekilmiş olsa da 90’lı yıllarda çekilen ve Koji Suzuki’nin aynı adlı romanından uyarlanan “Ringu” (Halka, 1998) ve benzer örnekler, hayalet filmlerini hiç olmadığı kadar gündeme getirir, özellikle Hollywood’un yeniden çevirimleri sayesinde de bir furya yaratılır.

sadako

Hayalet filmlerinde türü şekillendiren kimi ortak özellikler vardır. Pek tabii ki hayalet yalnızca korku sineması içinde kullanılmaz. Shakespeare’in hayaletleri ya da ünlü “Ghost” (Hayalet, 1990) filminin Patrick Swayze’i gibi duygusal filmlerde de farklı senaryolar içinde yer alır. Konu korku sineması olduğunda ise hayaletin ekranlarda belirmesinin nedeni ya huzura ermek isteyen bir ruhun yaşayanlarla iletişime geçmesi ile ya da intikam alma duygusuyla yaşayanlara musallat olması ile ilişkilendirilir. Bazen de dünyaya hapsolmuş bir ruh hikayenin merkezine yerleşir. Her durumda ölümler vuku bulur. Çoğunlukla da tezat bir durum yaratılarak korkunun kaynağı olarak sunulan hayaletlerin aslında bir sebepten dolayı yaptıkları meşrulaştırılır (haksız yere ölen bir hayaletin adaleti sağlamak için insanlara musallat olması gibi). Görünümleri bazen korkunç bazen sıradan bir insan şeklindedir. Bazen de “Ghost Busters” (Hayalet Avcıları, 1984) filmlerinde olduğu grotesk bir hal alır. Hayaletleri filmlerde korkunç kılan bir başka etken de hareketleridir ki, stabil duran bir ruhani varlık kadar fizik kurallarının ötesinde hareketler yapabilen bir hayalet de korkutucu olabilir.

Hayaletlerin gerçeklikle ilişkilendirilmesi zombi ya da vampir kavramının gerçeklikle ilişkilendirilmesinden muhakkak ki daha farklıdır. Kimileri için hayaletler mutlak suretle vardır, kimileri içinse olasılıktan öte değildir ya da boş söylentilerden ibarettir. Ancak çocuk oyunlarından, perili evlere kadar hayatın içine girmiş ve gerçekliği konusunda araştırmalar, deneyler yapılan metafizik bir olgudur hayaletler. Film senaryolarıyla izleyene ulaştırıldığında da sıradan bir korku filminin yaratacağı etkinden daha fazla bir etkiye neden olması da muhtemeldir.

DİĞER

– Bilimsel Etkenler

19. yüzyıldan itibaren tıbbi gelişmeler edebi eserlere konu olmaya başlar. Türün ilk örneklerinde ölü bir bedenin diriltilmesi, cansız uzuvlardan hayat yaratılması ya da suni döllenme gibi konuların işlenmesi aslında yüzyıllar sonra çözülecek olan/çözülen/belki de çözülemeyecek konulardır. Bu bağlamda değerlendirildiğinde cansız bir bedeni diriltme girişimleri bilimkurgunun konusunu oluştursa da aslında korku ve bilimkurgunun senteziyle ilişkilidir.

Bu kategori içine dahil edilebilecek ilk örnek Doktor Frankenstein’ın deneylerini anlatan ve zaman içerisinde başlı başına bir alt tür haline gelen Mary Shelley’in gotik ve bilimkurgu edebiyatının öncülerinden sayılan “Frankenstein; Or, Modern Prometheus” (Frankenstein ya da Modern Prometheus, 1818) adlı romanıdır. 1823 yılından itibaren tiyatrolara giren ve henüz 1910 yılında sinema ekranlarına yansıyan Frankenstein filmlerinin bir furya haline gelmesi ise tıpkı Universal stüdyolarında meşhur olan Dracula, Kurt Adam ya da Mumya filmleri gibi benzer bir süreç seyreder. James Whale yönetmenliğindeki 1931 tarihli “Frankenstein” (Frankeştayn, 1931) filmi yaratığın arketiplerini belirler. Buna göre yaratık başarısız pek çok deneyin ardından gelen bir başarı öyküsüdür ve ölü insan uzuvlarının Doktor Victor Frankenstein tarafından birleştirilmesi ile meydana gelmiştir. Ona hayat veren elektrik akımıdır. Yaratık fiziksel olarak uzun boyludur, yüzündeki yaralar yaşam verme sürecinin etkileri olarak yansıtılırken, boynunun her iki kenarında bulunan cıvatalar elektrik akımının sirkülasyonunu sağlar. Böylece impuls üretmeyen beyni eski işlevselliğini tekrar kazanır. Elektrik, Frankenstein örneğinde olduğu gibi her zaman galvanizmle ilişkilendirilmez. “Shocker” (Şok, 1989) filminde de karşımıza çıkar ve elektrikli sandalyede idam edilen bir katil elektrik akımı sayesinde tekrar hayata döner.

Frankenstein 1931

Bilimsel deneyler ile hayata dönen yalnızca Frankenstein’ın yaratığı değildir. Bu konsept pek çok yazar ve senariste ilham verir ve ister doğrudan ister dolaylı etkilenme olsun sinema, yeniden dirilme sürecinde deneysel çalışmalardan faydalanır. Lovecraft’ın “Re-Animator” (1985) uyarlamasında fosforlu bir sıvı ölülerin dirilmesine neden olur. Ya da “Flatliners” (Çizgi Ötesi, 1990) filminin meraklı tıp öğrencileri kalplerini kısa süreliğine durdurup tekrar hayata döndüklerinde hem kendilerini hem de geçmişteki günahlarını geri getirirler. İnsanın yeniden dirilmesi, bilimkurgu ile birleştiğinde ise varyantların sayısı da artar. Ancak bilim yalnızca insanları değil, prehistorik canavarları da geri getirir. “Jurassic Park” (1993) serisinde bir fosil sayesinde yeniden yaratılan dinozorlar korku ve bilimkurgunun işbirliğinde tekrar kullanır. Sıklıkla filmlere konu olan simyacılar da ölümsüzlüğün sırrını, ölümden geri dönüşün yanıtını ararken bilim ve gizli ilimleri bir araya getirir.

Her ne kadar korku ve bilimkurgu sineması ile ölümden geri dönmenin sınırları zorlanmış olsa da ütopik olan tüm kurgular aslında gerçekler ile paralellik seyreder. Basit bir kalp masajı bile ölmüş birini dakikalar sonra geri getirebiliyorsa, epidemik salgınlara karşı üretilen aşılar insanları hastalık ve sebep oldukları ölümden koruyabiliyorsa, bilimkurgunun kurguları günlük hayatımıza girmiş demek pek de yanlış sayılmaz. Zira insanoğlu ölümsüzlüğü olmasa bile ölüm sürecini geciktirmeyi başarmış ve bu durum da kimi kurgularla sinema ekranlarına yansımıştır.

– Atomik ve Nükleer Etkenler

Bilimkurgu sineması, 50’li yıllardan itibaren atom ve nükleer gelişmelerin paralelinde öne çıkan bir tür olarak özellikle B sinemasının vazgeçilmez bir janrı olur. Amerika’nın Hiroşima’ya attığı atom bombası toplumsal korkuları yaratırken, bu korkuların yansımaları metaforik olarak da ifade edilir. Devasa büyüklükteki yaratıkların dirilerek insanlar üzerinde korku yaratması da bu yansımalardan biridir. Başlı başına bir alt tür olarak ortaya çıkan ve mitolojik/prehistorik yaratıkları anımsatan devasa büyüklükteki Japon sinemasının garip canavarları, “kaiju” filmlerinin konularını oluştururken, türün en bilindik canavarı olan “Gojira” (Godzilla, 1954)’nın doğmasına vesile olur. Bir seri halinde onlarca film çekilir ve yalnızca Godzilla değil, onunla birlikte Rodan, Mothra, vb. gibi canavarlar da yaratılır. Bu yaratıkların ölümden geri döndüğü iddialı bir yaklaşımsa da, Godzilla’nın çeşitli sebeplerden dolayı dirilen ve hayat bulan bir canavar olarak korku sinemasına katıldığı aşikardır(6). İlk Godzilla filminin devamı ise bir yıl sonra çekilir ve yıllar içinde yirmiden fazla devam filmi yapılır, Godzilla bunların bazılarında anti kahraman olurken, bazılarında Tokyo şehrini kurtaran milli bir kahramana dönüşür.

Bu filmlerin ortak özelliği ise salt yıkımdır. Devasa büyüklükteki canavarlar bir şekilde hayata döner, yaşayanlar üzerinde dehşet yaratır. Aksiyon eksik olmaz, bilimkurgu ve korku sineması bir kez daha birbirine karışır.

Gojira

– Dini Etkenler

Korku sineması içinde kendine sıkça yer bulan semavi din şüphesiz ki Hıristiyanlıktır . Hal böyle olunca Hıristiyanlığın değerleri korku sinemasına da konu olur. Bunlardan bir tanesi “resurrection”, yani yeniden dirilmedir. Hz. İsa’nın yeniden dirilmesi ise deccal ile ilişkilendirilerek “The Calling” (Şeytan Tohumu, 2000) filminde kullanılır. Filmde, bazı mucizelerin ışığı altında tüm insanlar Hz. İsa’nın hayat bulduğuna inanır. Ancak vücut bulan aslında deccalin kendisidir.

Özellikle FRP rol oyunlarıyla popüler bir imge haline getirilen Golem de bir açıdan bu başlık altında değerlendirilebilir. Zira Yahudi inancında yer alan Golem, topraktan yaratılan bir varlık olarak Yahudi halkını kurtarmak için hayata döndürülür. Yeniden dirilmiş olmasa bile vücut bulur. Bir itiraz olarak bu bağlamda değerlendirilebilecek pek çok fantastik unsurun varlığından bahsedilebilecek olsa da, kökenini dine dayatan bir varlıktır Golem. Konu din ve yeniden hayata dönüş olunca da “Der Golem, wie er in die Welt kam” (Golem, 1920) akıllara gelir ve fantastik/korku figürü olarak Alman sessiz sineması içinde yer alır. Kıyamet ve ölülerin dirileceği mahşer alanı ise pek çok korku filmine konu olurken korku ve din arasındaki bileşimin bir ürünü olarak karşımıza çıkar.

Der Golem 1920

– Spritüel ve Fantastik Etkenler

“Zombi sineması” kapsamamda değerlendirilebilecek Romero öncesi çekilen filmler zombi kavramını voodoo ile ilişkilendirir(8). Nihayetinde voodoo kara büyü ile bağlantılıdır ve bazı kabileler için geçerli bir inanç sistemidir. Bir inanç sistemi içinde yer alan değerlerin sinemaya yansıması fantastik bir unsur olarak değerlendirilse de hiçbir inançla doğrudan bağlantısı olmayan salt kurgular da mevcuttur.

Lovecraft’ın yarattığı “Cthulhu Mitosu”nun bir parçası olan “Necronomicon” hayal ürünüdür (Buna rağmen yıllar içinde Necronomicon hakkında pek çok söylence türemiştir) ve okült bir kitap olarak çok sayıda filme esin kaynağı olur. Ölüleri dirilten, cehennemin kapılarının açılmasını sağlayan kitap bir efsaneye dönüşür. Kurgusal olan bu mitten faydalanan bir örnek ise Sam Raimi’nin öğrencilik yıllarında çektiği ve yıllar sonra kült mertebesine erişecek olan düşük bütçeli “Evil Dead” (Şeytan’ın Ölüsü, 1982) filmidir. Filmde kadim cümleler ölülerin uyanmasına neden olur. Zombi kılıklı ölüler dirilir ve ormanın içinde bulunan bir grup insana saldırır. Her ne kadar filmdeki yaratıklar zombileri anımsatsa da tamamen kurgusal bir dirilme söz konusu olduğu için fantastik bir gerçeklikle ilişkilendirmek ve farklı bir başlık altında bu örneğe yer vermek daha doğrudur.

evil-dead

John Carpenter’ın kariyerinde öne çıkan filmlerinden biri olan “The Fog” (Sis, 1979)’da ise sislerin ardından gelen hayalet benzeri varlıklar vardır; ya da korku sineması içinde öneme haiz olan “Phantasm” (Manyak, 1979) serisi ölülerin efendisine yer verir. Bu örneklerin hepsinde tıbbi olarak ölü kabul edilen canlıların tekrar dünyaya dönmesi söz konusudur ancak içerik itibariyle diğer alt türlerden ayrılır. Hatta “Conan the Destroyer” (Conan II, 1984) filminde Kimeryalı Conan bile, Valeria’nın tekrar hayata döndürüleceği umuduyla yeni macerasına atılır. Sevdiğini geri döndürecek ise ne bilimsel deneyler, ne efsanevi söylenceler, ne de dini etkenlerdir; yalnızca “fantasy” tanımı içinde değerlendirilebilecek güçlerdir.

Bu tür altına dahil edilebilecek filmlerde gerçek hayatla, mantıkla ya da inanç sistemleriyle ilişki aranmaz. Geri dönüşlerin sebebi hayal gücü ile doğru orantılıdır. Tim Burton’un “Beetle Juice” (Beter Böcek, 1988) filminde de ölen bir çift hayalet olarak evlerinde mahsur kalırlar. Yaşayanlar ve ölüler arasındaki dünya arasında geçiş vardır ve Michael Keaton’un canlandırdığı Beter Böcek karakteri uygun koşullar sağlandığında yaşayanların dünyasına geri döner. Böylece hayalet filmlerindeki kıstaslardan ziyade fantastiğin zengin kurgusu ölümden geri dönenler için kendi sınırlarını çizer. Benzer durum kendisini öldürenlerden intikam almak için dünyaya dönen rock yıldızı Eric Draven, yani “The Crow” için de geçerlidir. Örnekler arttırılabilir çünkü korku sineması ölüm ve yaşam arasındaki köprüyü verimli kullanmasını becerebilen bir türdür.

– Tecimsel Etkenler

Şu ana kadar ölülerin/nesli tükenenlerin geri dönmesini konu alan filmler bir kategoriye ayrılmış ve temel özellikleri itibariyle sınıflandırılmıştır. Ancak bahse konu örneklerle bir şekilde bağlantılı olan ya da olmayan bazı seri filmlerin kötü karakterlerinin de bir şekilde yaşama döndürüldüğü filmler mevcuttur. Yeniden dirilmesinin nedeni yukarıda anlattığımız sebeplerden ötürü olabileceği gibi açıklanmayabilir, hatta önemsiz bir detay olarak da sunulabilir. Özellikle 80’li yılların “slasher” film kahramanları, bu kategori altında değerlendirilebilirken tecimsel kaygılar ile video, sinema ve televizyon ekranlarına bolca yansımışlardır.

“Friday the 13th” (13. Cuma) serisinin hokey maskeli katili Jason Voorhees, 1957 yılında Cyrstal Lake kampında ölür ancak intikamını almak için geri döner. Hem de tam 11 kez devam filmi çekilir(9), her defasında tekrar dirilir, toplu katliamlarını yaparken Manhattan şehrine, hatta uzaya dahi gider. Carpenter’ın henüz altı yaşında ilk cinayetini işleyen Micheal Myers karakteri de (Halloween) filmlerde ölmek bilmez. Doğa üstü bir gücü yoktur, hatta ruh sağlığı bozuk sıradan biridir ancak gerek senaryoda bırakılan açıklar ile gerekse film sonundaki belirsizliklerden dolayı devam filmlerine imkan sağlar. Ticari olarak başarı yakalaması ya da başarı yakalaması muhtemel olduğu durumlarda bir önceki filmde ölmesine rağmen, devam filminde tekrar hayata geri döner. Bunun için de antagonist, doğaüstü bir konuma yükseltilir (Aynı durum 13. Cuma filmlerinde de geçerlidir). Elm Sokağı serisinin çocuk katili Freddy Kreuger da her filmin sonunda ölür, ancak devam filminde tekrar hayata, daha doğru bir ifadeyle rüyalara geri döner. Geri dönmesinin nedeni her zaman açıklanmaz. Zaten şeytani bir varlıktır ve her filmde ölümsüz mertebesine yükseltilir, filmin kilit noktasında da öldürülebilmesinin yolu açılır. Tüm filmlerde “öldü sanılan ancak aslında ölmeyen” korku filmi klişesi kullanılarak korku duygusu diri tutulur.

Pek tabii ki tecimsel kaygılar, gişede kar getiren korku olsun olmasın, tüm film türleri için geçerlidir. Korku sinemasının ölümsüz karakterleri göz önüne alındığında ise tecimsel kaygılar, filmin kendi içindeki mantığı ile sinema yapımcılarının çıkarlarının paralel seyretmesine vesile olur. Ölümsüz olan korku ikonlarının yıllarca seri haline getirilmeleri, devam filmlerinin çekilmeleri, yeniden yorumlanmalarının ardında yatan sebeplerden biri de budur. Ancak vampir gibi korku karakterlerinin ölümsüz olmalarının ve sürekli dirilmelerinin sebebinin bağlanabileceği bir gelenek söz konusu iken Jason Voorhees ya da Micheal Mayers gibi örneklerde ölümsüzlük sonradan yapılan bir eklenti olarak karşımıza çıkar. Buradan sonuçla da çekilen her filmin, yarattığı mitosu şekillendirdiği kolayca görülebilir.

Halloween_68

Ölümden geri dönen karakterler, bir başka deyişle yeniden diril(til)en karakterler, korku sinemasının alt kategorilerini oluştururken, aynı zamanda ticari bir sektör olan korku sinemasının sıklıkla başvurduğu yardımcı kaynaklardandır. Geri dönüşler bazen günümüze kadar ulaşmış efsanevi değerlerle, bazen bilimsel gelişmelerin ışığı altında, bazen de edebi ve senaryosal kurgularla sağlanır. Böylece filmdeki “iyi” karakterlerin ölmesini ya da öldürülmesini arzu ettiği “kötü” karakter, tekrar diriltilir. Uygun ve aşırıya kaçmayan, asgari istismar edilen örneklemelerde ise yeniden dirilişle birlikte aslında ölümsüzlüğün vurgusu da yapılır. Ancak klasik film senaryolarının değerleri göz önünde bulundurulduğunda ölümsüzlük de bertaraf edilir ve bir şekilde ölümsüz olarak resmedilen kahraman ölür, film mutlu sonla biter. Tıpkı kalplerine çakılan kazıkla ölen ölümsüz vampirler ya da gençliğini yıllarca muhafaza eden Dorian Gray’in basit ancak ölümcül sırrı gibi. Çünkü ilk başlarda cezbeden ve gizemini koruyan ölümsüzlük genelde basit bir açıklamanın ardından bilinmezliğini kaybeder. Dorian Gray’in ölümsüzlüğü nasıl ki bir tabloya bağlıysa, devasa boyutlarda aksettirilen bir yaratığın sonunu getiren de sıradan bir obje olabilir. Çünkü her şey senaryo ile başlar ve yine aynı senaryo ile sonlanır. Hal böyle olunca ölüm de, ölümsüzlük de, ölümden geri dönmek de mümkündür.

(1): Bu konuda ilginç bir çalışma İngiliz bilim adamları tarafından yapılmıştır.
Detaylı bilgi için: http://arama.hurriyet.com.tr/arsivnews.aspx?id=254211 (01.12.2012)

(2): Fiziki görünümü ile batılı vampirlerden farklı olmayan ancak Hıristiyanlıkta kutsal sayılan nesneler yerine İslami değerlerden korkan Türk yapımı “Drakula İstanbul’da” (1953) ve hem haçtan, hem ezan sesinden hem de Tao haçından korkan, aynı zamanda dans eden bir Dracula’nın yer aldığı Hint yapımı “Bandh Darwaza” (Kapalı Kapı, 1990) filmleri bu duruma örnek olarak gösterilebilir.

(3): Night of the Living Dead filminin senaryosunu Romero ile birlikte yazan John A. Russo, Romero ile yollarını ayırır ancak “Living Dead” başlığının telifini satın alır. “The Return of the Living Dead” (Yaşayan Ölülerin Dönüşü, 1985) filmine konu olan aynı adlı romanını yazar, Romero ise “of the Dead” isimleriyle devam serilerini çekme serbestîsine sahip olur.

(4): İlk Türk zombi filmi 2010 yılında Murat Emir Eren ve Talip Ertürk’ün çektiği “Ada: Zombilerin Düğünü” (2010) adlı filmdir.

(5): “Markalite: The Magazine of Japanese Fantasy” adlı derginin Volume One (Summer 1990) sayısında yer alan bir yazıda, geleneksel değerleri işleyen 400’den fazla sinema filminin çekildiğinden bahsedilir.

(6): Radyoaktif bir etkiden dolayı mutasyon geçirerek bir deniz yaratığına dönüşen “The Phantom from 10.000 Leagues” (1955) filminin canavarı ile benzeri filmler kategori dışı değerlendirilip, “Gojira” serisi yeniden dirilme konsepti içine dahil edilmiştir.

(7): “Pet Sematary” (Hayvan Mezarlığı, 1989) filmi, ölen insanların Kızılderili mezarlığına gömülerek hayata geri dönmesi sonucu yaşanan olayları anlatır. Bu filmin alt metni kutsal sayılan bir inanç sistemi içerisine pek ala dahil edilebilir. Ancak Kızılderili inanışlarının semavi dinler arasında değerlendirilemeyecek olmasından dolayı Pet Sematary ve benzeri filmler “Spritüel ve Fantastik Etkenler” başlığı altında değerlendirilmiştir.

(8): Romero sonrasında “The Serpent and the Rainbow” (Yılan ve Gökkuşağı, 1988) gibi klasik zombi kalıplarını, yani kara büyü-zombi ilişkisini kullanan örnekler de mevcuttur.

(9): 2009 yılında “Friday the 13th” adında yeninden çevrimi de mevcuttur.

KAYNAKÇA:
Cambridge International Dictionary of English (1995), London.
Danacı, Fatih (2011), Korkunun Canavarları, Kalkedon Yayınları, İstanbul.
Espotio, Riccardo (1990), “Kaidan: Weird Tales”, Markalite: The Magazine of Japanese Fantasy, Vol.1 (Summer 1990), Los Angeles.
ROVIN, Jeff (1977), The Fantasy Almanac, E.P.Dutton, New York.
http://oxforddictionaries.com
http://hurriyet.com.tr

Bu yazı “Ölüm Sanat Mekân III” (Dakam Yayınları, Mayıs 2014, İSTANBUL) kitabından alıntıdır.

Yazar hakkında: Fatih Danacı

Uçak mühendisliği alanında eğitim alıp mezun olduktan sonra sinema ve edebiyat merakı aktif bir uğraşa dönüştü. 2006 yılından itibaren çeşitli dergi, e-dergi, internet siteleri gibi platformlarda öyküleri, sinema yazıları yayımlandı. Korkunun Canavarları adlı ilk kitabı 2011 yılında basıldı. Aynı yıl Giovanni Scognamillo ve Aylin Ünal ile birlikte hazırladığı Vampir Manifestoları çıktı. Evlidir ve Ankara’da ikamet etmektedir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir