Korku Sinemasının Kötü Çocukları

İyi bir sinema filmi yaratılırken (hem pre-production hem de production aşamasında) karakter profillerinin çizilmesi önem arz etmektedir. Başta ana karakter olmak üzere tüm karakterlerin senaryonun yazım sürecinde detaylandırılması, konu bütünlüğüne dahil edilmesi, gereksiz detaylardan arındırılması ya da doğru detaylarla karakterizasyonun sağlamlaştırılması gerekmektedir. Böylece izleyici ile filmdeki oyuncular arasında kurulacak köprünün temelleri atılmış olacak; izleyici kolayca karakter tahlillerini yaparken, kendisini karakterlerin içinde bulundukları durum, duygu ve ruh hali ile özdeşleştirebilecektir. Konu korku sineması olunca bu öğe çok daha fazla önem kazanmaktadır. Zira, korku sinemasında esas amaç insanoğlunun sahip olduğu “korku” duygusunu tetiklemektir. Bilinmezliğin neden olduğu tedirginlik ve korku duygusunu, ustaca kurgulanmış sekanslar sayesinde açığa çıkarmaktır. Kadın bir karakterin kötü olandan (katil, canavar, vb.) kaçarken yaşadığı panik duygusu, açık denizde köpek balıklarının arasında kalan bir adamın çaresizliği, sakat birinin tehlikeden kaçamaması bunlar arasında gösterilebilir. Örnekleri arttırmak mümkündür. Ancak tehlikenin merkezinde bir çocuk olduğunda işin boyutu değişir. Çünkü çocuklar, herkesten çok daha savunmasız ve masumdurlar. Yüzleşmek zorunda kaldıkları olaylar, izleyende korku, vb. duyguların yanında acıma hissini de beraberinde getirir ve izleyici-film arasındaki bağın güçlenmesine sebep olur. Korku sinemasının çocuk karakterleri kullandığı filmlerin başarısının ardında yatan nedenlerden biri de budur. Ancak korku sineması bu durumu ters yüz de edebilir. Çocuk, mağdur olan pozisyonundan çıkarak kötülüklerin kaynağı olabilir. İşte bu ironi, korku filmleri yapımcılarının ve izleyicilerinin sevdiği bir konudur. Söz konusu çalışma ile korku sinemasının çocuk karakterleri yıllar içinde hangi düzeyde ve nasıl kullandıkları anlatılacak ve temel filmler üzerinden analizi yapılacaktır.

Korku sineması yıllar içinde pek çok alt tür yaratmıştır. Hayalet filmleri, vampir filmleri, slasher filmleri ve daha pek çoğu bu türün, alt türleri olarak farklı dönemlerde doğmuş ve sömürülecek bir akım haline gelmişlerdir. Bunlardan bir tanesi de korku öğesi olarak çocukların kullanıldığı “Kötü Çocuk” (Evil Kid/Evil Child) filmleridir. Ancak bu alt türü diğerlerinden ayıran bazı temel hususlar vardır. Korku, bu alt türde diğer türlerde hiç olmadığı kadar karmaşık sunulur. Nihayetinde öykünün merkezinde bir çocuk vardır. Saf, bozulmamış olan ve her insanın (her insanın olmasa bile çoğu insanın) sevgiyle baktığı çocuklar korku öğesine dönüştürülür. Seyircinin sempatiyle baktığı bir karakter, bir sahne sonra korkunun nedeni olur. İşte bu duygusal değişim bu alt türü diğerlerinden ayıran en temel özelliktir. Çünkü korku, hiç beklenmedik yerden, zararsız bir varlıktan gelir. Bu ironi, korku sinemasının en başarılı örneklerinin ardında da saklıdır. Çoğu listede en iyi korku filmi olarak gösterilen yapımlar ele alındığında temel düzeyde ifade edilen bu tez daha da güçlenecektir. “The Exorcist” (Şeytan, 1973) , “The Omen” (Kehanet, 1976) ve “The Shining” (Cinnet, 1980) filmlerinden ikisinde korku, bir çocuk üzerinden seyirciye aktarılırken, diğer filmde ise dehşete maruz kalan masum bir çocuktur ki onun da psişik güçleri vardır. Ya da modern korku edebiyatının en bilindik isimlerinden biri olan Stephen King, öykülerinin çoğunda korkunun kaynağı olarak ya çocukları kullanır ya da çocukları öykünün merkezine yerleştirir (psişik güçleri olan çocuklar, sıradan çocuklar ya da korkutan çocuklar).

Çocuklar, bir anda masum bir imge iken türün başarılı örneklerinde ters yüz edilir ve korku ikonu haline dönüştürülür. Bunu da yaparken insanın doğuştan gelen özelliklerinden faydalanılır. Eğer insan, yavru olana, bebeksi görünüme sahip olana ve sevimli tanımı içerisinde kabul edilene sempati ile bakmasaydı bu alt türün diğerlerinden bariz bir farkı olmayacaktı. Peki neden insan, çocuk olana karşı olumlu bir yargı ile bakar? Önce bu soruya açıklık getirmek gerekecektir.

Her canlı “Doğuştan Tetikleme Mekanizmaları”na sahiptir . Yeni doğan bir bebeğin anne sütü emmesi, yutma refleksi, yavru bir kurbağanın doğar doğmaz avlanmaya başlaması bunlar arasındadır. Doğuştan itibaren gelen ortak özelliklerimizden bir tanesi de yavru olan canlıların (hayvan, insan) sevimli olarak kabul edilmesidir. Bu kodlama sınırları içine giren her şey insan zihninde olumlu bir etkiye neden olur. Bir bebek ya da çocuğun sahip olduğu özellikler ise kodlamanın şifreleridir. Yapılan araştırmalarda tombul yanaklar, küçük bir surata göre yüksek ve çıkık alın, büyük gözler, küçük bir ağız, vücuda göre büyük bir kafa, tombul uzuvlar bir bebeği ya da çocuğu insanların algısında sevimli olarak kabul etmesinin ardında yatan sebepler olarak belirlenmiştir. Hollywood’un 30’lu yıllarda yaratmış olduğu ve ünü tüm dünyaya yayılan çocuk yıldızı Shirley Temple, bu özelliklerin neredeyse tamamına sahiptir. Bu formül yalnızca sinema için değil, ticari ürünlerin satış pazarlamalarında da sıklıkla kullanılmış; tombul yanaklı, arkadaş canlısı gözüken, güven veren ve bu yüzden de satışı kolaylaştıran oyuncaklar üretilmiştir. (Dünyanın en çok satan bebeklerinden biri olan Barby bu kategorinin dışındadır. Barby bebekler ise sevimli olmaktan ziyade düzgün fiziksel özelliklere sahip seksi bir oyuncaktır.) Hatta Walt Disney yarattığı çizgi kahramanları sevimli göstermeyi başarırken, Warner Bros. Tweety karakteri ile neredeyse bu kurala birebir bağlı kalmıştır. İşte bahsettiğimiz sevimlilik kıstaslarına sahip olan çocuklar korku filmlerinde kullanıldığında ortaya farklı bir durum çıkar.

Korku filmlerinde yer alan çocukların tarihsel süreç içerisinde nasıl kullanıldığını göstermek için bir diyagram oluşturarak kategorilere ayırmak konunun daha iyi anlaşılmasını sağlayacaktır. (Her ne kadar filmleri kategorilere ayırarak sınırlı tanımlamalar içine yerleştirmek ideal bir yaklaşım olmasa da temel bir analiz imkânı doğurması açısından faydalı olacaktır.)

Korku Sineması ve Çocuk Karakterler Arasındaki İlişki

Kategorilendirmenin yanında bir de tanımlama yapmak zorunludur. “Çocuk kavramı ile bahsedilen nedir?” sorusunu yanıtlamak gereklidir. Nihayetinde çocuk tanımı hukuksal açıdan ya da ekonomik paradigmalar çerçevesinde değişiklik arz eder. Çoğunlukla 18 yaşını doldurmamış insanlar çocuk olarak kabul edilir. Ancak dini değerler ve toplumsal normlar temel alındığında da her toplumda farklı olduğu aşikardır. Bu sebeple yaş sınırlaması ya da genel bir tanımlama yapmak zordur. Bu yüzden “küçük bir çocuk” denildiğinde insanların algısında oluşan imaj üzerinden yola çıkılarak filmler seçilecek ve incelemeye alınacaktır.

Bu kapsamda değerlendirildiğinde korku sinemasının çocuk karakterleri beş farklı kategoride ele aldığı gözükmektedir. Korku sinemasında kötü olayların ortasında kalan ve mağdur olan ya da mağduriyeti simgeleyen çocukların kullanıldığı “Masum ve Mağdur Çocuklar”; fiziksel olarak çocuk bedeninde olsa da aslında canavar, şeytan, vb. olan ya da mutasyon geçiren çocukların korku öğesi olduğu “Salt Kötü Çocuklar”; ahlaki temel değerlere sahip olmayan, toplumun alt kademelerinden olan ve içinde bulundukları şartlardan dolayı suça sevk edilmiş çocukların yarattığı sebepli/sebepsiz şiddetin anlatıldığı “Suça Sevk Edilmiş Çocuklar” ve çocukların korku öğesi olarak kullanıldığı hayalet filmleri, yani “Hayalet Çocuklar”dır. Bir diğer kategori ise çocukların dual bir rolle sunulduğu filmlerdir. Görünürde iyi olan ancak farklı nedenlerden dolayı kötülüğe sevk edilmiş çocukların kullanıldığı filmler diğer örneklerden farklıdır. “İki Yüzlü Çocuklar” diye adlandırılabilecek bu kategori altındaki çocukların sebep olduğu kötülük ise doğuştan gelebildiği gibi (genetik), toplumsal ve ailesel baskılar/etkenler ile ruhsal bozukluklardan (şizofreni, vb.) da kaynaklanabilir; ya da kötülük dini temalı bir sebeple ilişkilendirilebilir, doğaüstü bir nedene bağlanarak metafizik bir boyutla ifade edilebilir.

MASUM ve MAĞDUR ÇOCUKLAR

Çocuklar/bebekler, yetişkinler ile karşılaştırıldığında savunmasızdırlar. Bu zayıflık üzerinden yola çıkıldığında herhangi bir olay anında herkesten çok daha fazla zarar görürler. Bu durum izleyici üzerindeki dramatik etkinin artmasını sağlar. Korku ile karışan bu duygu, izleyicinin film ile bütünleşmesine katkıda bulunur ve izleyici, filmin içine bir şekilde dahil olur. Mağdur hale getirilen çocukların kullanıldığı korku filmleri ise doğru şekilde yazılıp, işlendiği takdirde bir başyapıt olabilir. (Örnek olarak ‘The Shining’ filmi gösterilebilir.)

Korku sineması tarihine bakıldığında masum bir çocuğun kurban olarak sunulduğu ilk örnek James Whale’in yönettiği “Frankenstein” (Frankenştayn, 1931) filmidir. Filmin kült sahnelerinden birinde küçük bir kız gölbaşında oynamaktadır. Canavarı gördüğünde ise onun elini tutup oynamak ister. Çünkü bir çocuk olarak ön yargıları yoktur ve iyi-kötü ayrımı keskin olmayıp tam anlamıyla oluşmamıştır. Onunla arkadaş olmaya çalışması ise hem filmin, hem de romanın en önemli sahnelerinden birisidir. (Nihayetinde sevilmeyen ve dışlanan bir canavar karşılıksız bir sevgi görmektedir.) Ancak canavar, küçük kızın hoşuna gideceğini düşünerek onu göle fırlatır ve küçük kız ölür (romanda ise ölmez). Saf ve art niyetten yoksun olan bir oyun, küçük kızın ölümüyle sonuçlanırken köylülerin öfkesini daha da arttırır. Böylece canavarın sonu, küçük kızın ölümüyle kesinleşir. Aynı yıl gösterime giren bir başka filmde ise tek bir çocuk değil de çocuklar kullanılır. Her ne kadar korku türüne ait olmasa da Fritz Lang’in “M” (1931) filminde bir katilin saçtığı dehşete maruz kalan çocuklardır.

Korku sineması olağanüstü olayların anlatıldığı durumları işler. Bilinmeyen ve olağan dışı durumlar ise kaygı ve korkuyu doğurur. 50’li yıllarda çekilen ve devleşen hayvanların istilalarının anlatıldığı filmlerde bu öğeler kullanılmıştır. Dev karıncıların neden olduğu istilayı konu alan “Them!” (Onlar, 1954) filminin açılış sahnesinde ise boş bir arazide şuursuzca yürüyen küçük bir kız yer alır. Çocuk, yaşadıklarından dolayı şoktadır ve iki polis memuru tarafından bulunduğunda dahi şok hali devam eder. Böylece korku, çocuk üzerinden seyirciye aktarılır. Çünkü çocuğun yaşadığı korku, film esnasında seyircinin yaşayacağı korkudur.

Yine erken dönem bir başka film Charles Laughton’un klasikleşen çalışmalarından biri olan “The Night of the Hunter” (Caniler Avcısı, 1955) filmidir. Film, Robert Mitchum’un oynadığı üvey baba karakteri etrafında döner. Dul bir kadınla evlenir ancak evlenmesinin nedeni, ölen eski kocasının sakladığı paralara ulaşabilmektir. Paranın yerini ise yalnızca üvey çocukları bilir. Biri kız, biri erkek olan iki küçük çocuk ise üvey babalarının hırsının kurbanı olurlar.

Bu örnekler çok sayıdadır ancak erken dönem bu üç film, masum ve mağdur olan çocukların kullanıldığı filmlere prototip teşkil eder.

SALT KÖTÜ ÇOCUKLAR

Korku filmlerinde çocuk imgesi bazen salt kötü olarak sunulur. Fiziksel olarak bir çocuk ya da bebek görünümüne sahip olsa da aslında kötü bir canavar, yaratık ya da mutasyon geçirmiş bir varlıktır. Bu filmler, çocukların dual rollerle sunulduğu filmlerden farklıdır. İkiyüzlü çocukların kullanıldığı filmlerde çocuklar, normal görünüme sahiptirler. Ancak çocuk kişiliklerinin ardında kötülük yatar. Filmdeki bir sahne dondurulup seyirciye sunulduğunda, seyirci çocuğun iyi ya da kötü olduğu yargısına varamaz. Çünkü çocuğun yaşıtlarından farkı yoktur. Ancak salt kötü çocuklar başlığı altına dahil edilebilecek filmlerde çocuk hem icraatları yönünden kötü, hem de fiziksel görünümü itibariyle deformedir.

Bu kategoriye en iyi örneklerden bir tanesi ise kült filmlerin yönetmeni Larry Cohen’e aittir. “It’s Alive” (O Yaşıyor, 1974) filminde sıradan bir ailenin canavar görünümünde bebekleri olur. Doğum esnasında odada bulunan tüm doktor ve hemşireleri öldürerek kaçar, karşısına çıkanlara ise zarar verir. Yaşananlar medyaya yansır ve olağanüstü durumu çözmek için polis harekete geçer. Her ağlayan bebek sesi takip edecekleri bir iz haline dönüşür. Filmdeki Davis bebek ise aslında yeni doğan bebeklerden farksızdır. Ağlayan, acıkan ve annesine ulaşmaya çalışan, korktuğunda ise tepki gösteren (bu tepkisinin sonucu ölümcüldür) bir bebektir. Rick Baker’ın tasarladığı bebek makyajı ise korkunçtur, ancak dikkatli bakıldığında bir bebeğin sahip olduğu hatlara sahiptir. Bu kült filmin yaratıcısı Cohen ise filmini bir seri haline getirir ve 1978 ve 1987 yıllarında iki film daha çeker.

David Cronenberg’in “The Brood” (Hastanede Dehşet, 1979) filminde ise psikolojik gözlem altında tutulan bir kadının öfkesinin tohumları kötü çocuklardır. Bilinçaltıyla ya da bilinciyle çocukları harekete geçiren taşıyıcı anne, zarar vermek istediği insanların ölümüne sebep olur. Çocukların eylemlerini yönlendiren ise öfkesidir. Filmde resmedilen çocuklar yaşıtlarından (5-6 yaşında) farksızdır. Onlar gibi giyinir ve aralarına sızar. Ancak yüzleri canavar görünümüne sahiptir. Her ne kadar senaryoda ucube ya da deforme olmuş birer çocuk olarak tasvir edilseler de aslında bir kese içinde doğan, göbek delikleri ve cinsel organları olmayan yaratıklardır.

Korku ikonu haline dönüştürülen çocuklar, dini değerlerle (çoğunlukla Hıristiyanlık) birleştirilerek de seyirciye sunulur. Bu örneklerde şeytan ya da cin gibi ruhani varlıklar kullanılır ve inanç çerçevesi içerisinde değerlendirildiğinden dolayı gerçekçi olması filmin realitesini de değiştirir. Böylece izleyici yalnızca kurgu seyretmez, olası bir duruma da tanıklık eder. “The Exorcist” (Şeytan, 1973) filminin ardında yatan başarının bir nedeni de budur. Willam Peter Blatty’nin dilimize de çevrilen romanının sinema uyarlamasında Regan adlı kız çocuğu şeytan çarpmasına maruz kalır. Her ne kadar normal bir çocuk görünümünde filmin ilk bölümünde yer alsa da giderek korkunç bir yüze sahip olur. Böylece çocukluktan çıkar ve şeytanın ele geçirdiği bir varlık haline dönüşür. Bu esnada çevresine zarar verir, küfür eder, cinsel organını bıçaklar; bu grotesk eylemler ise küçük bir kız çocuğu bedeni üzerinde gerçekleşir. Bu eylemlerin izleyicide yarattığı etki ise kafasının 180 derece çevirdiği, merdivenlerden örümcek benzeri bir hareketle indiği ya da yatar pozisyonda havaya yükseldiği eylemlerden farklıdır.

Filmi başarıya ulaştıran işlediği konunun yanında doğru anlatımıdır. Salt korku sahneleri değil, karakter ve olayların ardındaki alt metinlerdir. Aynı filmin Metin Erksan uyarlaması olan “Şeytan” (1974) ise orijinali kadar başarılı değildir, hatta kült bir film olarak kabul edilir. Çünkü Hıristiyanlıkla özdeşleşen bir konu İslamlaştırılıp, filmin ana karakterlerinden biri olan rahip kullanılmayıp, yetersiz imkanlarla çekilmiştir. Bir çocuk üzerinden aktarılmak istenen korku ise istediği etkiyi yaratamamıştır.

SUÇA SEVK EDİLMİŞ ÇOCUKLAR

“Suça Sevk Edilmiş Çocuklar” kategorisi altında yer alan filmlerin senaryoları incelendiğinde, çocuk karakterlerin sergilediği kötü davranışların nedeninin sosyolojik olduğu görülecektir. Çocuklar ne fiziksel olarak farklıdır ne de doğaüstü nedenlerden dolayı kötü bir karakter haline dönüşmüşlerdir. Onları suça, kötülüğe iten toplumsal düzendir. Uygar/medeni toplumun gereklerine uymayan(!), toplumsal sınıflandırmalar içinde alt tabakadan olan gruplar içinde yaşayan çocuklar statüleri itibariyle kötü bir imaj algısı yaratırlar. İzleyici üzerinde iyi giyimli, eğitimli bir çocuğun bırakacağı algının tersi yönünde bir etkiye neden olurlar. İşte bu algı içerisinde değerlendirilen ve de ahlaki olarak dejenere olmuş çocukların kullanıldığı filmler bu kategoriyi oluşturur.

Bu çocuklar ise korkudan ziyade cinayet, dram ya da gerilim filmlerinde yer alırlar. Luis Bunuel’in “Los Olvidados” (Unutulmuşlar, 1950) filmi temel bir örnek olarak gösterilebilir. Filmde yoksul bir Meksika toplumu çocuklar üzerinden anlatılır. Şiddetin ve suçun doğal olduğu, hukuksal ve sosyal yaptırımların yeterince uygulanmadığı bir toplumda çocuk çeteleri şiddeti doğurur. Onları suça yönelten ise aslında içinde bulundukları kötü şartlardır.

Sebepsiz şiddeti içeren filmler ise özellikle 2000’li yıllardan sonra artış gösterirken yetersiz imkânlar içinde yetişen çocukların anlatıldığı filmler, bu filmlerde yer alan çocukların neden olduğu şiddet hatırı sayılır ölçüde kullanılır. İnsan doğasında var olan şiddeti sansür kaygısı taşımadan yansıtan filmlerdeki salt vahşet ve beraberinde getirdiği korku, bazen yetişkin sapkın bireylerle, bazen de başıboşluğa terk edilen ve toplum içinde kendine yer bulamayan ya da bulması için imkân tanınmayan çocuklar üzerinden verilir. “Eden Lake” (Kan Gölü, 2008) filminde bir çift, antisosyal çocukların neden olduğu işkence ve dehşete maruz kalır ki bu başlığı özetleyen film olarak gösterilebilir.

HAYALET ÇOCUKLAR

Hayalet filmleri, korku sinemasının alt türlerinden birisidir ve sinemanın tarihi kadar eskiye uzanır. Bu filmleri en iyi anlatan ve en çok kullanan şüphesiz ki Japonya’dır. Özellikle Japon sinemasının ilk yıllarında hayalet hikâyeleri çekilmeye başlanırken edebi anlatıları ile birleşen tiyatro geleneklerinden hayalet filmleri doğar. Ancak gerek Japonya’nın gerekse diğer ülkelerin hayalet temalı filmlerinde ilk örnekler çocukları kapsamaz. Özellikle 80’li yıllardan sonra senaryolara girmeye başlayan hayalet çocukların bir furya halinde yayılması ise Japon filmlerini yeniden uyarlayan Hollywood sayesinde olur.

Hayalet filmlerinde mekan, zaman ve kişiler değişse de çoğunun konusu benzerlik gösterir. Ya intikam almak isteyen bir ruh yaşayanlara musallat olur ya da bir şekilde acı çeken ruh, huzura kavuşmak için yaşayanlarla iletişime geçer. Her iki konuda da hayalet, korkulu dakikaları beraberinde getirir, filmin sonunda ise dramatik bir öğe açığa çıkar ve sürpriz son ile aslında hayaletin yaptıklarının rasyonel bir açıklamasının olduğu, duygusal bir zemin ile ilişkilendirildiği açıklanır. Benzer konular ihtiva eden hayalet filmlerinde yetişkin ruhlar kullanıldığı gibi çocuk bireylere ait hayaletler de kullanılır. Bu filmlerde duygular birbirine karışır. Bir tarafta küçük yaşta ölen çocuğun dramı, bir tarafta onun neden olduğu dehşet, bir tarafta da intikam ya da huzur arayışında olan metafizik bir öğe yer alırken farklı duygu devinimleri ortaya çıkar. Bu filmlere en iyi örneklerden biri ise “Ringu” (Halka, 1998) ve onun Hollywood uyarlaması olan “The Ring” (Halka, 2002) filmleridir. Ülkemizde Halka serisi olarak gösterime giren bu filmler, bir videokaseti izleyenlerin yedi gün içinde ölmesini konu alır. Bu bekleyiş gerilimi tırmandırır, ölüm ise Sadako (Amerikan versiyonunda Samara) adlı çocuk hayalet tarafından gelir.

İKİYÜZLÜ ÇOCUKLAR

Ekranda beliren bir çocuk imajı izleyenin üzerinde olumlu bir etki yapar. Özellikle korku filmlerinde bu çocuğun sunumu esnasında izleyenlerin zihinlerinde kötü çağışım yapmayan fiziksel donanım ve karakteristik özellikler kullanıldığında ironik bir durum meydana gelir. Çünkü çocuk iyiliği, masumiyeti ve bozulmamışlığı temsil ederken, bir taraftan da aynı çocuk kötülüğü simgeler. Özellikle çocuğun şeytaniyetini bilmeyen ve mağdur pozisyonunda olan ana/yardımcı oyuncuların yer aldığı sahnelerde seyirci çocuğun gerçek yüzünü bildiği için duygusal reaksiyon verir. Böylece senaryo ile seyirci arasındaki köprü sağlamlaşır.

Bu kategori altındaki filmlerin temel özelliklerini sıralayacak olursak; çocuk karakter tüm sevimliliğine rağmen aslında kötüdür, bu kötülüğü görenler olduğu gibi göremeyenler de vardır. Çocuk karakterin sahip olduğu kötülük filmin başında açıklanacağı gibi sürpriz bir sonla da açıklanabilir, kötülüğün nedeni doğuştan (genetik yatkınlık) gelebilir, toplumsal, çevresel, ailesel ve ruhsal etkenlerden dolayı sonradan şekillenebilir ya da dini temellere, doğaüstü unsurlara bağlanabilir. Ancak hepsinde çocuklar sevimli birer imge olarak sunulur.

– Doğuştan Gelen Kötülük

Bu başlıkta çocuk karakterin sahip olduğu kötülüğün ardındaki neden genetik yatkınlıktır ve ne toplumsal etkenler, ne aile baskısı ne de yaşadığı olumsuz olayların psikolojik etkileriyle alakalıdır. Bu konuyu işleyen ilk film William March’ın aynı isimli romanından önce tiyatroya uyarlanan sonra sinema filmi çekilen “The Bad Seed”dir (Kötü Tohum, 1956). Film, eğitim ve sosyokültürel bağlamda üst düzey bir ailenin sekiz yaşındaki Rhoda adlı küçük kızları ve annesi üzerine odaklanır. Rhoda, aslında ideal bir çocuktur; kıyafetlerine ve ayakkabılarına her daim özen gösterir, diğer çocukların aksine kot pantolon giymez (bunun yerine elbise giyer), odasını sürekli toplar, olgun bir insan gibi hareket eder ve örnek teşkil edecek kadar kibardır. Bu özellikler filmin başından itibaren vurgulanır ve ideal bir profil çizilir. Ancak film ilerledikçe Rhoda’nın sosyopat kişiliği ortaya çıkar. İstediklerini elde etmek için her türlü şeyi yapacak kadar duygusuz ve acımasızdır. Yarışmada kaybettiği madalyonu almak için sınıf arkadaşını demir ökçeli ayakkabısı ile öldürür. Diğer herkes onun sevimli yüzünü görüyor olmasına karşın, annesi giderek şüphelenir. Hem geçmişte yaşanan bir cinayetin, hem de yeni işlenen cinayetlerin tek zanlısının kızı olduğunu öğrenir. Ölen insanlara karşı duyduğu vicdani sorumluluk ve kızına karşı beslediği sevgi arasında bocalar. Sonunda vicdanı galip gelir ve kızını zehirler, kendi ise intihar eder.

Film esnasında psikolojik kökenli tartışmaların yapıldığı sahneler de vardır ve suçu toplumun mu doğurduğu yoksa doğuştan mı geldiği üzerine diyaloglar sıklıkla kullanılır. Filmdeki kötülük ise genetik yatkınlıktan ileri gelmektedir. Çünkü Rhoda’nın annesi ünlü bir seri katilin kızıdır ve iyi eğitimli bir aile tarafından evlatlık edinilmiştir. Her ne kadar kendisi şiddetten nefret eden bir profili temsil ediyorsa da kendi kızı şiddete yatkındır.

Filmde ikiz rollü bir karakteri canlandıran küçük yıldız Patty McCormak, En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu” ödülüne aday olurken, filmin Yeşilçam uyarlamasında Alev Oraloğlu ise (Lale Oraloğlu’nun kızı) ilk sinema deneyiminde olumlu eleştiriler alır. (Oraloğlu Tiyatroları’nda sahnelendikten sonra ‘Kötü Tohum’/1963 adıyla sinema filmi çekilir.)

Bir başka örnek ise “The Good Son” (İyi Evlat, 1993) filmidir. Filmde, Hollywood’un yarattığı en sevimli çocuklardan biri olan Macaulay Culkin yer alırken, kendisiyle özdeşleşen rollerin aksine bir karaktere bürünür. Ne annesini ne de başkalarını öldürebilmek konusunda tereddüt dahi yaşamayan psikopat bir katil ve toplum içinde saklanmayı başarabilen sosyopat bir çocuğu canlandırırken gerçek yüzünü evine yeni taşınan yeğenine (Elijah Wood) gösterir.

– Sonradan Şekillenen (Toplumsal-Ailesel-Ruhsal Etkenler) Kötülük

Bir filmde başat öğe olarak yer alan kötülük bazen psikolojik çözümlemeler ile açıklanmaya çalışılır. Buradaki korku unsuru, doğaüstünün neden olduğu olaylardan ileri gelmez, derinlemesine irdelenmesi gereken psikolojik analizleri beraberinde getirir. Bu filmlerdeki çocuklar toplumsal baskılardan dolayı istemli ya da istemsiz olarak kötülüğe sevk edilmiş olabilir (‘Suça Sevk Edilmiş Çocuklar’ başlığı altındaki filmlerden farklıdır), bozuk bir aile yapısı içinden geliyor olması onu kötülüğe yönlendirebilir ya da ruhsal bir bozukluk (şizofren, vb.) kötü eylemlerinin nedenlerinden olabilir. Ancak tüm çocuklar anormal kabul edilecek fiziksel bir görünüme sahip değillerdir. Bilakis sevimli ve sıradan çocuklardır.

“Orphan” (Evdeki Düşman, 2009) filminde iki çocuklu aile, dokuz yaşındaki bir kız çocuğunu evlatlık edinir. Esther adlı çocuk, tıpkı “The Bad Seed” filmindeki gibi giyimine özen gösterir, yaşıtlarına göre olgun düşüncelere sahiptir ve her şeyden önce kibardır. Gerçek yüzünü gören ise yalnızca annedir ancak geçmişten gelen problemlerinden ötürü diğer aile bireylerine güven telkin etmez. Bu yüzden ona inanan kimse yoktur. Bu durumu değiştirmek zorundadır ve küçük kızın aslında akıl hastanesinden kaçan 33 yaşındaki hormonal bir bozukluğu olan cüce olduğunu geç de olsa ispatlar. Esther’in amacı ise anneyi çıldırmanın eşiğine sürükleyip yerini almaktır.

Filmde Eshter’in çocukluğu hakkında hiçbir bilgi verilmez, asıl verilmek istenen kötülüğün nedeninin ruhsal bozukluğundan ileri geldiğidir. Bu da alışılmışın dışında farklı bir senaryo ile anlatılır, küçük kız-cüce kadın ilişkisi kurulur.

Salt korku olmasa da “Lord Of The Flies” (Sineklerin Tanrısı, 1990) filmi de bu başlık altında değerlendirilebilir. Dünyayı en saf haliyle önyargısız yaşayanlar şüphesiz ki çocuklardır. Yetişkin bireylerin tecrübeleriyle öğrendiği ve iyi-kötü ayrımına varan düşüncelerinden, kısıtlamalarından yoksundurlar. Ancak nihayetinde onlar da birer insandır ve aynı içgüdülere sahiptirler. William Golding’in 1954 tarihinde yayımlanan romanının uyarlaması olan film de aslında bunu söyler. Her toplumun kaçınılmaksızın sahip olduğu ayrışmayı özetler. Filmde uçak kazası neticesinde bir adaya düşen askeri öğrencilerin hayatta kalma mücadeleleri anlatılır. İlk başlarda özgürlüğün tadını çıkarırlar ancak bir süre sonra anlaşmazlıklar doğmaya başlar. Bölündükleri iki gruptan bir tanesi iyiliği temsil ederken, diğeri ise “bilinmeyen bir gücün” baskısı altında (ki İlahi dinlere metaforik bir yaklaşımdır) kötülüğü temsil eder. Kötü olarak resmedilen grup, bir önder altında toplanır ve giderek vahşileşir. İnsan doğasının sahip olduğu saf vahşet böylece açığa çıkar. Kurulu bir toplumun baskısı yoktur ancak içinde bulundukları çevresel etkenler, ada içindeki mevcut statüko çocukları kötü grup altında toplanmaya, haliyle kötü olmaya sevk eder.

Bir başka liderin tebaası olarak toplanan çocuk grupların anlatıldığı film de Stephen King’in romanından sinemaya uyarlanan “Children of the Corn”dur (Mısır Tarlası Çocukları, 1984). Sıradan bir kasabada tüm çocuklar Isaac adlı bir çocuğun etrafında toplanır ve tüm yetişkinleri öldürürler. “He Who Walks Behind the Rows” olarak adlandırılan Tanrıya taparlar ve 19 yaşına bastıkları gün kendilerini kurban ederler. Kasabaya yolu düşen bir çift ise (Peter Horton ve Linda Hamilton) çocukların gazabına uğrar. Isaac, kötü bir gücün etkisi altındadır ya da o güce kendisini adamıştır, bu haliyle de sahte bir peygamber görünümü çizer. Onun etrafında toplanan çocuklar (müritler) ise Tanrılarının sözcüsü olduğunu düşündükleri önderleri için cinayet işlerler. Tüm bu karmaşanın içinde geleceği görme yeteneği olan bir kız çocuğu ve onun abisi vardır ki bunlar tebaanın bir parçası değillerdir.

– Dinsel ya da Doğaüstü Nedenlerle Oluşan Kötülük

Korku filmlerinde bir çocuğun kötü olarak sunulması yalnızca doğuştan gelen özelliklerle ya da psikolojik etkenlerle ilişkilendirilmez. Kötülük, dinsel bir açıklamaya bağlanabilir. Çocuğun normal görünümün ardında zaman zaman sergilediği körü davranışlar, vücudunu ele geçirmiş bir ruh, cin ya da şeytan ile ilişkilendirilebilir. Ya da farklı bir doğaüstü unsur kötülüğün ardında yatan sebep olabilir.

Jack Clayton’un İngiliz yapımı “The Innocents” (Masumlar, 1961) filminde (Film, Henry James’in ‘The Turn of the Screw’ hayalet novellasının bir uyarlamasıdır) öksüz ve yetim kalmış biri kız, biri erkek olan iki çocuk dadıları nezaretinde şehirden uzak bir şatoda yaşarlar. Erkek çocuk, gösterdiği şiddet eğilimlerinden dolayı okulundan atılmıştır. Bu öğe sayesinde düzenli bir ailenin yokluğundan dolayı çocuğun yaşadığı psikoz neticesinde kötü davranışlar sergilediği düşüncesi üzerine odaklanılır. Ancak küçük kız da soylu bir ailenin bireyine yakışmayacak davranışlarda bulunur. Küçük kızın bozulan davranışlarının, abisinin göstermiş olduğu irite edici hareketlerinin ardında ise günah içinde ölen iki ruh vardır. Evin eski dadısı ve hizmetçisinin ahlaksız hareketlerine tanıklık eden çocuklar, onların ölümünün ardından bu sefer de hayaletlerinden muzdariptirler. Çünkü ruhlarının etkisi altına girmişlerdir.

Bir başka örnek olan “Village of the Damned” (Lanetliler Kasabası, 1960) filminde ise (Film, John Wyndham’ın ‘The Midwich Cockoos’ romanının uyarlamasıdır) Midwich adlı bir kasabada kısa süreliğine herkes baygınlık geçirir. Ayıldıklarında ise kadınlar hamile kalmıştır. Hamileliğin nedeni olağanüstü bu durum ile ilişkilendirilmez. Birkaç aile üzerinden dramatize edilerek aktarılan bu durum normal bir süreçte ilerler. Doğumlar gerçekleşir ancak çocukların ortak özellikleri vardır. Her biri 4,5 kg üzerindedir, saçları, tırnakları ve gözleri farklıdır. Bunun haricinde diğer çocuklardan farksızdırlar. Ancak zeki olmakla birlikte fiziksel gelişim süreçleri hızlıdır, birbirleriyle iletişim kurup anlaşabilirken başkalarının düşüncelerini okuyup zihinlerine hükmedebilmektedirler. Her ne kadar izleyici için alışılmışın dışında resmedilmiş olsa da bu çocuklar aileleri için sıradan bir bireyken kasabanın bazı sakinleri için tehdit oluşturur. Çünkü toplumun içine karışmış olan çocuklar ölümlere sebebiyet verirler ve böylece bir korku ikonu haline dönüşmüş olurlar.

Bilimkurgu ve korkunun bir sentezi olan bu klasik filmin devamı “Children of the Damned” (Lanetli Çocuklar, 1964) ismiyle çekilir. (Bir önceki filme değil de romana devam niteliği taşır.) Filmde bilimkurgu kendini daha çok hissettirir. Bir önceki filmin aksine çocuklar fiziksel olarak birbirilerine benzemezler ve farklı milletlere mensupturlar (Rusya, Çin, Hindistan, vb.). Kendilerini toplumdan izole etmek isterler ancak her ülke kendi menfaatleri uğruna çocuklardan faydalanmak ister (çocuklardan ortak çıkar sağlamak yerine onları ele geçirmeyi düşünmeleri ‘The Day the Earth Stood Still’/1951 filmini anımsatır). Filmin ilk yarısında dehşet saçan çocuklar korku unsuru olurken, ikinci yarısında yetişkinlerin sahip olduğu hırsın kurbanı olur ve mağdur durumuna geçerler.

Korku sineması, çocukları dinsel bir boyutta da ele alırken özellikle deccalın dünyaya gelişini çocuklar üzerinden işler. Genellikle kötülüğün dünyaya yayılışına vesile olan küçük bir çocuktur ve masum güzelliğinin ardında şeytanı gizler. Bu türün en başarılı örneği şüphesiz ki “The Omen” (Kehanet, 1976) filmidir. Film, türün tüm klasik öğelerine sahiptir ve kendinden sonraki pek çok filme örnek olur. Bir triloloji olarak değerlendirilebilecek serinin ilk filminde Damien adlı küçük çocuk ikinci filmde çocukluktan sıyrılır, üçüncü filmde ise yetişkin bir adama dönüşür. Her defasında hayatta kalmayı başarsa da son filmle ölür. Ancak televizyon için bir devam filmi daha çekilir ve bu sefer deccal (antichrist) küçük bir kız çocuğu olarak dünyaya gelir. “The Omen” filminin yeniden yapımı ise şeytanın rakamı olan 666’ya ithafen 06.06.2006 tarihinde gösterime girer.

2000 yılında ise İsa’nın doğumuna atıfta bulunan ve 2000 yıl sonra deccalı müjdeleyen benzer konulu bir başka film “The Calling” (Şeytan Tohumu, 2000) gösterime girer. Nasıl ki sıradan bir insan olan Meryem, İsa’yı dünyayı getirmişse, milenyumda yaşayan sıradan bir kadın da deccala annelik eder. Doğumunun ardından anne, oğlunun şeytan olduğunu düşünür ve öldürür. Tüm dünyanın gözleri önünde cenaze töreni gerçekleşirken çocuk dirilir ve Hıristiyan dünyası bu durumu yeniden dirilişe (resurrection) bağlar, ancak aslında o İsa değil, deccaldır. Çocuğun sevimli olan yüzünden herkes etkilenir ki bu özellik şeytan filmlerinde sıklıkla kullanılır. İnsanı aldatmak isteyen şeytan, çocukların sevimliliğini kullanır ve yetişkinlerin çocuklara karşı zafiyetinden faydalanır.

Şeytanın oğlunun dünyaya gelişini konu alan bir başka film ise Roman Polanski’nin “Rosemary’s Baby” (Şeytanın Yavrusu, 1968) adlı filmidir. Sürpriz bir sona sahip filmin sonunda bir bebek doğar. Gözlerinden bahsedilir ve siyah bir beşiğin içinde seyirciye sunulur. Korku, şeytanın müritleri tarafından yaratılır ancak yüzü dahi gösterilmeyen bir bebeğe aktarılır.

Özellikle doğaüstü sebeplerle masum yüzünü koruyan ancak şeytani eylemler sergileyen filmlerin sayısı çok fazladır. Filmin merkezini teşkil etmiyor olsa da bazı filmlerde bu öğe başarılı şekille kullanılır, böylece korkuyu arttıran yardımcı sahneler yaratılır. Stephen King’in aynı isimli kitabından uyarlanan “Pet Sematary” (Hayvan Mezarlığı, 1989), Kızılderili inancı ile örülmüş bir konuyu temel alırken, kutsal bir mezarlığa gömülen hayvan ya da insanların tekrar hayata döndüğünde değişen davranışları üzerine odaklanır. Zira ölümlerinin ardından bu mezarlığa gömülen insan ya da hayvanlar, öldürme ve zarar verme güdüsü ile yani salt kötü olarak geri dönerler. Bir kedi de, henüz konuşma yetisi dahi kazanmamış küçük bir çocuk da aynı özelliklere sahip olur. Filmin en etkili sahnesinde de küçük bir erkek çocuğu iki kişiyi neşterle öldürür; böylece filmin konusu tek bir sahne ile etkili bir şekilde anlatılır. Bir başka örnek olan “Interview with the Vampire: The Vampire Chronicles” (Vampirle Görüşme, 1994) filminde ise henüz küçük bir kızken vampire dönüşen ve aynı bedende sonsuz bir yaşam geçirmeye mahkum olan Kristen Dunst, kıvırcık saçları ve güzel yüzünün ardına kan içici kimliğini saklar.

“Vampirle Görüşme” filminin çocuk-masumiyet ilişkisi vampir filmlerinin diğer örneklerinde de kullanılır. Çocuk görünümü ile insanları kandıran ve onları avlayan vampir çocuklar, bazen salt öldürmek ve zevk almak için bazen de yalnızca hayatta kalmak için bu tuzağı kurbanlarına karşı uygular. Böylece “kötü çocuk” alt türü ile bir başka alt tür olan “vampir filmleri” sentezlenir. Yakın tarihli İsveç filmi “Låt den rätte komma in” (Gir Kanıma, 2008) da bunun en iyi örneklerinden biridir. Vampir bir kız çocuğu ile insan olan erkek çocuğun arasındaki ilişkiler korkudan ziyade aslında bir dramı anlatır.

Çocuklar korku filmleri içine doğrudan dahil edildikleri gibi dolaylı yoldan da dahil olabilirler. Bazen hikâyenin ana öğesi ya da yardımcı öğesi olarak kullanılır, bazen de filme derinlik katan sahnelerde yer alırlar. George A. Romero’nun zombi sinemasının tarihini değiştirdiği “Night of the Living Dead” (Yaşayan Ölülerin Gecesi, 1968) filmindeki zombilerin duygusuzluğunu ve dehşetini en iyi özetleyen, anne-kız arasındaki bir sahnedir. Bu sahnede anne, zombiye dönüşen küçük kızı tarafından acımasızca öldürülür (benzer bir sahne ‘Resident Evil’ serisinin ikinci filminde de kullanılmıştır). “Don’t Look Now” (Karanlığın Gölgesi, 1973) filminde Donald Sutherland, ölen küçük kızına benzettiği kırmızı montlu bir çocuğu takip ederken filmin final sahnesinde, onun Venedik’te işlenen cinayetlerin ardında yatan yaşlı bir cüce olduğunu öğrenir. “Flatliners” (Çizgi Ötesi, 1990) filminde ise bir grup tıp öğrencisi kalplerini kısa bir süreliğine durdurup tekrar hayata döndüklerinde beraberlerinde geçmiş günahlarını da getirirler. O günahlardan biri de bir başka kırmızılı çocuktur. Ya da H.L.Lawrence’ın romanından uyarlanan (‘The Children of Light’ romanı) İngiliz yapımı “The Damned” (Lanetliler, 1963) filminde radyoaktif patlamaya maruz kalan ve soğuk bir bedene sahip çocuklar aslında yetişkin insanların yaptığı deneylerin bir ürünüdür. Ancak kimsenin temas etmek istemeyeceği birer ucube olarak tasvir edilirler. Slasher filmlerinin en bilindik karakterlerinden olan “Jason Voorhees”in (‘Friday the 13th’ serisi) suça yönelmesinin ardında çocukluk psikozları yatar (serinin diğer filmlerinde Jason doğaüstü bir unsura dönüşür), “Michael Myers” (‘Halloween’ serisi) ise ilk cinayetini çocuk yaşta işler. Tam tersi bir durum “Whatever Happened to Baby Jane?” (Baby Jane’e Ne Oldu?, 1962) filminde vardır. Bette Davis’in kariyeri boyunca rol aldığı en rahatsız edici rollerden biri olan Jane karakterinin çocukluğu filmin başında anlatılır: Buna göre Baby Jane, dans eden, şarkı söyleyen ve herkesin sevgilisi olan çocuk bir yıldızdır!

Yalnızca çocuk değil, çocuk ile ilişkilendirilecek pek çok konu korku sinemasının elinde şekillenir. Her tür mekânı kendisine konu alan korku filmleri yetimhaneleri de kullanır. Guillermo del Toro’nun yönettiği “El espinazo del diablo” (Şeytanın Belkemiği, 2001) filminde savaş yıllarındaki bir yetimhanede kalan çocukların gözüyle hayaletler ve savaş yılları anlatılır. Bir başka İspanyol filmi “El orfanato”da (Yetimhane, 2007) yetim çocuklar konunun merkezindedir.

Çocuklar ile ilişkilendirilen bir diğer husus ise eğlencedir ve eğlencenin vazgeçilmezi olan lunaparklar bazı filmlerde korku mekanı haline gelir. Palyaçolar, Stephen King uyarlaması olan “It” (O, 1990) sayesinde bir korku ikonuna dönüşür. “Killer Klowns from Outer Space” (Uzaydan Gelen Katil Palyaçolar, 1988) ile uzaylı yaratıklar palyaço kılığında dehşet saçar. Çocuk oyuncakları yalnızca “Child’s Play” (Çocuk Oyunu, 1988) filminde Chucky olarak değil, “Puppetmaster” (1989) serisinde de korku öğesi olarak kullanılır. “Saw” (2004) serisinde de oyuncak bir bebek kötü olayların habercisidir.

Türkiye’de ise zaten az sayıda üretilen korku filmleri içinde çocuk karakterler yer almaz. Her ne kadar Yeşilçam çok sayıda çocuk karakter yaratmış olsa da (Ayşecik-Zeynep Değirmencioğlu, Ömercik-Ömer Dönmez, Sezercik-Sezer İnanoğlu, Yumurcak-İlker İnanoğlu, Parla Şenol, Menderes Utku, Gülşah Soydan, Alev Oraloğlu örnek verilebilir) sevimli oyuncularını melodram ve komedi filmleri dışında kullanmaz. “The Bad Seed” filminin Yeşilçam uyarlaması olan “Kötü Tohum”da Alev Oraloğulu muhteşem bir performans sergilerken, “The Exorcist” filminin uyarlaması olan “Şeytan” filminde ise Canan Perver başarısız bir taklitten öteye geçemez. Son dönem ödüllü yönetmenlerimizden Can Evrenol ise neredeyse tüm kısa filmlerinde çocuklar üzerinden korkuyu anlatır ve belki de bu sayede başarıyı yakalamasını bilir. 2000’li yıllardan sonra çekilen çok sayıda korku filmi içinde ise yalnızca tek bir film çocuk konusuna yer verir. “Araf” (2006) filminde evlilik dışı hamileliğini kürtaj ile sonlandıran bir kadının yaşadığı psikozun nedeni Araf’tan geldiğine inandığı küçük bir çocuktur.

Çocuklar korkuyu aktarmak için kullanılabilecek en iyi aracılardan biridir. Dev yaratıklar, canavarlar, vahşi hayvanlar zaten izleyen üzerinde korkuyu tetikler. Ve bu durum da izleyici bir beklenti içine çeker. Ancak korku aracı çocuklar olduğunda yalnızca korku değil, pek çok uyarı insanın zihninde ve duygularında belirir. Doğru öykü, doğru anlatım ile birlikte çocuklar en korkunç filmlerin içinde her daim yer alır. Temel olarak sunulan beş kategori ise bu alt türü kesinlikle sınırlamaz. Çünkü çocuklar toplumun bir aynasıdır ve toplum da sürekli değişirken, bu değişkenlik korku sinemasına da yansıyacaktır. Böylece farklı bir sunumla sinema perdesine aktarılacak, dönemsel süreci içinde kendi kategorilerini de beraberinde getirecektir.

Fatih Danacı

Kaynakça

Kitap:

  • Akçay, Emrah. Sözsüz İletişim İşaretleri ve Ergenlerde Sözsüz İşaret Bilgisinin Analizi. Yüksek Lisans Tezi, Eskişehir: Anadolu Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2012
  • Eibl-Eibesfeldt, I. Love and Hate. The Natural History of Behavior Patterns. New York: Holt, Rinehart and Winston, 1971

Film:

  • Aldrich, Robert, dir. Whatever Happened to Baby Jane?. Perf. Bette Davis, Joan Crawford, Victor Buono. Associates & Aldrich Company, 1962.
  • Alfredson, Tomas, dir. Låt den rätte komma in. Perf. Kåre Hedebrant, Lina Leandersson, Per Ragnar. EFTI, 2008.
  • Bayona, Juan Antonio, dir. El orfanato. Perf. Belén Rueda, Fernando Cayo, Roger Príncep. Esta Vivo! Laboratorio de Nuevos Talentos, 2007.
  • Bunuel, Luis, dir. Los Olvidados. Perf. Estela Inda, Miguel Inclán, Alfonso Mejía. Ultramar Films, 1950.
  • Caesar, Richard, dir. The Calling. Perf. Laura Haris, Richard Lintern, Alex Roe, Alice Krige. Constantin Film Produktion, 2000.
  • Chiodo, Stephen, dir. Killer Klowns from Outer Space. Perf. Grant Cramer, Suzanne Snyder, John Allen Nelson. Chiodo Brothers Productions, 1988.
  • Clayton, Jack, dir. The Innocents. Perf. Deborah Kerr, Peter Wyngarde, Megs Jenkins, Martin Stephens, Pamela Franklin. Twentieth Century Fox Film Corporation, 1961.
  • Cohen, Larry, dir. It’s Alive. Perf. John P. Ryan, Sharon Farrell. Warner Bros. Pictures, 1974.
  • Collet-Serra, Jaume, dir. Orphan. Perf. Vera Farmiga, Peter Sarsgaard, Isabelle Fuhrman. Warner Bros. Pictures, 2009.
  • Cronenberg, David, dir. The Brood. Perf. Oliver Reed, Samantha Eggar. CFDC, 1979.
  • Dalkıran, Biray, dir. Araf. Perf. Akasya Asiltürkmen, Murat Yıldırım, Kubilay Tunçer. DFGS Yapım, 2006.
  • Del Toro, Guillermo, dir. El espinazo del diablo. Perf. Marisa Paredes, Eduardo Noriega, Federico Luppi. El Deseo S.A., 2001.
  • Donner, Richard, dir. The Omen. Perf. Gregory Peck, Lee Remick, Harvey Stephens. Twentieth Century Fox Film Corporation, 1976.
  • Douglas, Gordon, dir. Them!. Perf. James Whitmore, Edmund Gwenn. Warner Bros. Pictures, 1954.
  • Erksan, Metin, dir. Şeytan. Perf. Cihan Ünal, Canan Perver, Meral Taygun. Saner Film, 1974.
  • Friedkin, William, dir. The Exorcist. Perf. Ellen Burstyn, Max von Sydow, Lee J. Cobb, Linda Blair. Warner Bros. Pictures, 1973.
  • Holland, Tom, dir. Child’s Play. Perf. Catherine Hicks, Chris Sarandon, Alex Vincent. United Artists, 1988.
  • Hook, Harry, dir. Lord Of The Flies. Perf. Balthazar Getty, Chris Furrh, Danuel Pipoly, James Badge Dale, MGM, 1990.
  • Jordan, Neil, dir. Interview with the Vampire: The Vampire Chronicles. Perf. Brad Pitt, Tom Cruise, Kirsten Dunst. Geffen Pictures, 1994.
  • Kiersch, Fritz, dir. Children of the Corn. Perf. Peter Horton, Linda Hamilton, John Franklin. Angeles Entertainment Group, 1984.
  • Kubrick, Stanley, dir. The Shining. Perf. Jack Nicholson, Shelley Duvall, Danny Lloyd. Warner Bros. Pictures, 1980.
  • Lambert, Mary, dir. Pet Sematary. Perf. Dale Midkiff, Fred Gwynne, Denise Crosby. Paramount Pictures, 1989.
  • Lang, Fritz, dir. M. Perf. Peter Lorre, Ellen Widmann. Nero-Film AG, 1931.
  • Laughton, Charles, dir. The Night of the Hunter. Perf. Robert Mitchum, Shelley Winters, Lillian Gish. MGM, 1955.
  • Leader, Anton, dir. Children of the Damned. Perf. Ian Hendry, Alan Badel. Metro-Goldwyn-Mayer British Studios, 1964.
  • LeRoy, Mervyn, dir. The Bad Seed. Perf. Nancy Kelly, Patty McCormack. Warner Bros. Pictures, 1956.
  • Losey, Joseph, dir. The Damned. Perf. Macdonald Carey, Shirley Anne Field, Viveca Lindfors. Columbia Pictures Corporation, 1963.
  • Nakata, Hideo, dir. Ringu. Perf. Nanako Matsushima, Miki Nakatani. Omega Project, 1998.
  • Pesen, Nevzat, dir. Kötü Tohum. Perf. Lale Oraloğlu, Alev Oraloğlu, Bedret Güvenç, Öztürk Serengil. Pesen Film, 1963.
  • Polanski, Roman, dir. Rosemary’s Baby. Perf. Mia Farrow, John Cassavetes, Ruth Gordon. William Castle Productions, 1968.
  • Rilla, Wolf, dir. Village of the Damned. Perf. George Sanders, Barbara Shelley. Metro-Goldwyn- Mayer British Studios, 1960.
  • Roeg, Nicolas, dir. Don’t Look Now. Perf. Julie Christie, Donald Sutherland, Hilary Mason. Casey Productions, 1973.
  • Romero, George A., dir. Night of the Living Dead. Perf. Duane Jones, Judith O’Dea, Karl Hardman. Image Ten, 1968.
  • Ruben, Joseph, dir. The Good Son. Perf. Macaulay Culkin, Elijah Wood, Wendy Crewson. Twentieth Century Fox Film Corporation, 1993.
  • Schmoeller, David, dir. Puppetmaster. Perf. Paul Le Mat, William Hickey, Irene Miracle. Empire Pictures, 1989.
  • Schumacher, Joel, dir. Flatliners. Perf. Kiefer Sutherland, Kevin Bacon, Julia Roberts. Columbia Pictures Corporation, 1990.
  • Wallace, Tommy Lee, dir. It. Perf. Richard Thomas, Tim Reid, Annette O’Toole. Green/Epstein Productions, 1990.
  • Wan, James, dir. Saw. Perf. Cary Elwes, Leigh Whannell, Danny Glover. Evolution Entertainment, 2004.
  • Watkins, James, dir. Eden Lake. Perf. Kelly Reilly, Michael Fassbender. Rollercoaster Films, 2008.
  • Whale, James, dir. Frankenstein. Perf. Colin Clive, Mae Clarke, Boris Karloff. Universal Pictures, 1931.

Not: 24-25 Mayıs 2012 tarihleri arasında İstanbul Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Ana Bilim Dalı tarafından düzenlenen 2’nci Korku Anlatıları Konferansı bildiri kitabından alıntıdır.

Yazar hakkında: Fatih Danacı

Uçak mühendisliği alanında eğitim alıp mezun olduktan sonra sinema ve edebiyat merakı aktif bir uğraşa dönüştü. 2006 yılından itibaren çeşitli dergi, e-dergi, internet siteleri gibi platformlarda öyküleri, sinema yazıları yayımlandı. Korkunun Canavarları adlı ilk kitabı 2011 yılında basıldı. Aynı yıl Giovanni Scognamillo ve Aylin Ünal ile birlikte hazırladığı Vampir Manifestoları çıktı. Evlidir ve Ankara’da ikamet etmektedir.

Bak bunu da seversin...

Türk Korku Sineması 2017+2018 Raporu

2017+2018 rakamlarıyla beraber artık vizyona giren korku filmlerimizin yıllık toplam sayısının 20-30 bandına oturduğunu ifade edebiliriz.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir