Kosmos (2010)

Kosmos aslında geniş bir anlam barındırıyor ama Erdem için ideal figürün adı o. Yani insanın idealleri, özgürlüğü, istekleri, cömertliği her şey Kosmos ekseninde birleşiyor ve karşımıza normal eksenin dışında ama bir o kadar cazip bir tipleme çıkıyor.

Antalya’da izlediğimden beri aklımda. Beyazperdeye uzun zamandır beni bu derece bağlayan bir film olmamıştı. Yapıştım, bağlandım, etkilendim, keyiflendim. Bu film Antalya’da birinci olmazsa ve yönetmeni de en iyi yönetmen ödülünü almazsa ben bu şehri terk ederim dedim.. Ama neyse ki dileklerim kabul oldu… Ödüller geldi, herkes Kosmos’a derin bir bağ ile bağlandı… Ama ben yine de Antalya’yı terk ederek İstanbul’a geri döndüm.

Reha Erdem çok sakin görünen ama iç dünyasında ‘kafam net olsa böyle filmler çekmem’ diyecek kadar da karışık bir yönetmen. Bugüne kadar hep farklı tarzda karşımıza çıktı, denedi, deneyimledi ve sonunda Kosmos gibi ‘aşmış’ bir filmle karşımıza çıktı…

Kosmos aslında geniş bir anlam barındırıyor ama Erdem için ideal figürün adı o. Yani insanın idealleri, özgürlüğü, istekleri, cömertliği her şey Kosmos ekseninde birleşiyor ve karşımıza normal eksenin dışında ama bir o kadar cazip bir tipleme çıkıyor. Aslında Kosmos herkes gibi aşkın peşinde bir adam, bir gezgin, bir meczup, bir gönül hırsızı… İnsanların ona yüklediği anlamda zaman ve mekana karşı koyamayarak değişiyor. Mucizeler yarattığında seviliyor dertler yarattığında sevilmiyor.

Aslında dağlardan taşlardan, sanki birilerinden kaçar gibi, ağlayarak, dertli bir giriş yapıyor o şehre. Şehir zamandan ve mekandan soyut. Aynı derecede insanlardan da… Soğuk, gri ve kasvetli bir şehir aslında. Şehre girer girmez nehirde boğulan bir çocuğu kurtarır ve mucize devrini başlatır.

Kosmos kesinlikle sıradan birisi değil, hatta sıradanlığın ötesinde bir şey. Kosmos’u yemek yerken ya da uyurken görmüyoruz. Tek ihtiyacı çay ve avuç avuç yediği kesme şeker. Ağaçlara tırmanıp, incecik dallarda oturabilmesi, çığlık çığlığa bağırması da cabası… Boğulmaktan kurtardığı çocuğun ablası Neptün’le de bu farklı bir bağ yakalıyorlar. Her şeyi bağıra çağıra hallediyorlar. Ve bizim gözümüzde de sempatiklik ve karizmatiklik çıtasını her geçen dakika daha da yükseltiyorlar.

Kosmos farklı bir adam dedik ya. Ama Reha Erdem pek öyle bakmıyor yarattığı bu karaktere. ‘Keşke herkes onun gibi olsa’ diyor. Ve böyle bir karakterin etkileşime girdiği her insana etki ettiğini düşünüyor ki öyle…

Filmin mistik ve masalsı yanı çok güçlü. O yüzden şehre gelen bu farklı adamı, yaptıklarını, yapmaya çalıştıklarını, Neptün’le kurmaya çalıştığı o leziz iletişimi hep büyülü bir havada izliyoruz. Adamın yaptıklarını bu atmosfer ekseninde değerlendirip acı gerçeklerden büyük ölçüde sıyrılıyoruz. Görsel olarak da çok başarılı olan, kasvetin hüküm sürdüğü bu film umarım vizyona girdiğinde hak ettiği değeri alır. Sinema öncelikle hikaye anlatma sanatıysa eğer Kosmos bunu çok iyi başarıyor. Reha Erdem her daim tarzını, öyküsünü, tekniğini ve algısını yükselten bir yönetmen olarak bir kez daha ‘iyi ki varsınız’ dedirtiyor

Banu Bozdemir

Yazar hakkında: Banu Bozdemir

İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü mezunu... Sinema yazarlığına Klaket dergisiyle adım attı, Milliyet Sanat muhabirliği yaptı. Film+, Cumhuriyet, Yeni Yüzyıl, Vatan'da çalıştı. Sky Türk Tv’de sinema, "sanat ve sevgilim İstanbul" programlarında yapımcı, sunucu ve yönetmenlik yaptı. TRT için Bakış isimli bir kısa film çekti. Cinedergi.com da editör… Yayınlanmış 18 adet çocuk kitabı var ve Leylalı Haller adında bir gençlik romanı var.

7 Yorumlar

  1. Filmi dün izleme imkanı buldum ve bu yazı ile karşılaşana kadar layıkı ile hakkında bir kaç satır karalanmadığını düşünmüştüm. Karşıma çıkan yazılar ya sinekritik adı altına gizlenmiş ‘tanıtım yazıları”ydı ya da filmi okuma zahmetine girişmemiş bir kaç aklı kıtın karalama kampanyası…

    Kaldı ki Kosmos sindirilmesi ve hazmı kolay olmadığı gibi hakkında bir kaç kelam etmeden önce de kullanılacak kelimelerin sıkı bir elekten geçirilmesi gereken bir film diye düşünüyorum. Nasıl ki Reha Erdem meramını açıklamak için acele etmeyip sindire sindire anlatmayı seçiyorsa; izleyici de aynı zamanı filme tanımalı. Her anlamda farklı bir deneyim olduğunu inkar edebilmek de pek mümkün değil…Görsel işçiliğine alkış tutarken Neptün ve Kosmos’un cilveleştiği o harika sahnenin lezzetinin etkisi hala sürdürebiliyor…

    Banu Bozdemir’in ellerine sağlık diyorum….

  2. Son dönem seyrettiğim başarılı diyebileceğim kendi açımdan bir kaç filimden biridir.Severek takip ettiğim Semih Kaptanoğlu’nun
    Bal’ından sonra ilaç gibi geldi zira Yumurta-Süt derken Bal beni fazlaca tatmin edemedi ha tabii bir 5 sene sonra belki daha iyi kavrarım Lakin Anayurt Otelini de ilk izlediğimde uyuyup kalmıştım ama şimdi daha farklı bir göze
    izleyebiliyorum.Neticede bu güzel yazı için tebrikler..

  3. Çok teşekkürler, beğeniler için…. Film güzel ben ne yapayım.. :)

  4. İlk sahnesinden itibaren farklı bir film izleyeceğiniz hissini yaratıyor. Hikayenin anlatım tarzı çok kapalı ve muallak geldi bana. Kafamda oturtamadığım ve anlamlandıramadığım bir çok sahne var. Kimi zamansa konsantrasyonu zorlayacak kadar birbirinden kopuk. O nedenle bir kez daha izlenip daha farklı gözle görülebilir ve filme ikinci bir şans verilebilir. En sonu bu duyguyu “Antichrist” filmini izledikten sonra yaşamıştım.

    Görüntü yönetimi, görsellik ve atmosfer açısından müthiş bir sinema deneyimi özellikle Türk sineması dikkate alındığında. Hatta görsel anlamda izlediğim en etkili filmlerden biri diyebilirim, tabii yine Türk sineması adına. Sinema salonlarında, dev perdede izlemek daha farklı bir etki yaratacaktır. Ancak sesler bir o kadar kötü geldi bana. Ben izlerken sorun izlediğim versiyondan mı diye düşündüm ama sonra başkalarının yorumlarını okuyunca anladım ki filmden kaynaklanıyormuş. Özellikle rahatsız edici çığlıkların ardından karşılıklı konuşmalarda arka plandaki oyuncunun konuşmasının mırıltı gibi duyulması izlerken sesi bir açıp bir kapama ihtiyacı hissettiriyor. Müzikleri ise etkileyici.

    Filmin çok kısıtlı bir kitleye hitap ettiği ise aşikar. Bir filmi izlemek için yönetmeninin filmlerini hatmetmek gerekli midir bilemem ama Reha Erdem sinemasına aşina olmayanlar için zorlayıcı bir film gibi yorumlar da okudum. Katılmıyor değilim. Aşina olmayan biri olarak kimi zaman etkileyici yer yer de izlemesi zor bir filmdi bana göre…

  5. Yorumumda yazarken silmişim ve unutmuşum. Filmdeki bir ayrıntı fazlasıyla ilgimi çekmişti. Özellikle ilk 1 saatinde yabancılık duygusuyla dolaşan Kosmos’un gözünden izlediğimiz kasabanın arka planında devamlı patlamaya benzer sesler ritmik bir şekilde yer alır. Kimi zaman bir savaş filmi izliyor hissine kapılmadım değil. Yer yer ortaya çıkan Garnizon sahneleri ve ordu mensupları da bu durumu destekliyor. Ama bu seslerin ve sahnelerin kullanımının amacını tam olarak anlayamadım. Fikri olan var mı?

  6. filmin geçtiği Kars şehri Ermenistan’la sınır ilimiz. tarihsel olarak Ermenilerle ilgili sorunlar malum. şu anda Ermenistan ile sınır kapıları kapalı. filmde bununla ilgili bir tartışma da bulunuyor zaten. iki millet arasında bir soğuk savaşın devam ettiğini söylemek mümkün. soğuk savaşlar da sıcak savaş ihtimalinin üzerinde ayakta durur. yani dipte hep bir sıcak savaş tehlikesi yatar. Reha Erdem de ses kuşağına azami önem veren bir yönetmen olarak kadraj dışında kalan bu unsuru seslerle filme dahil etmiş. bomba ve top sesleriyle, gün içerisinde havadan gürültüyle geçen svaş uçaklarıyla gündelik hayatımızın gerginliğini, şiddetini nesneleştirmiş. korkuyorum anne filminin ana temasını tekrar vurgulayan kosmos da bütün insanların özünde aynı olduğunu söyleyerek düşmanlık ve karşıtlıkların anlamsızlığına işaret ediyor.

  7. Teşekkürler açıklama için. Güzel bir ayrıntı olmuş.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: