Kriz, Mülteciler ve Yunanistan: Enas Allos Kosmos (2015)

Geçtiğimiz günlerde izleyecek çıtır çerezlik bir film ararken, karşıma World’s Apart ya da orijinal ismiyle anmak gerekirse Enas Allos Kosmos isimli bir Yunan filmi çıktı. Burada ilk olarak dikkatimi çeken detay, Whiplash ile gönüllerimizi fetheden ve kendisine bir kez daha hayran bırakan J.K. Simmons’ın da filmin oyuncu kadrosunda bulunmasıydı. Esasen biraz onun yüzü suyu hürmetine, biraz da zaman geçirme bahanesiyle, geçtim ekran başına. Ancak doğruyu söylemek gerekirse, çıtır çerez niyetine açtığım film, insanlık adına güçlü bir alt metin içeren ve dramatik çatısını doğru kuran yapısıyla beni derinden etkilemeyi başardı. Hal böyle olunca da, uzun zamandır karşıma çıkan en farklı filmlerden biri olan bu iş üzerine birkaç kelam etmeyi kendime görev edindim.

Enas Allos Kosmos, Yunan Sineması’nın yükselen değerlerinden olan ve 2012 yılında çektiği What İf… filmi ile ismini duyuran Christopher Papakaliatis ikinci uzun metrajı olarak karşımıza gelmekte. Filmi özel kılan yegâne husus ise birbiriyle bağlantısı bulunan üç farklı hikâyeyi, Yunanistan’ın güncel problemleri olan mülteci sorunu, kriz gibi hususlarla süsleyerek izleyenlerine aktarmasında saklı. Tabii ki Papakaliatis tüm bunların yanında, arka planda seyreden ve üç farklı yaş grubunu odağına aldığı aşk hikâyesini de izleyenlerine sunarak, filmin anlatısını güçlendirmeye çalışmakta. Bu noktada, biz de yönetmenin izlediği yolu izleyelim ve filmi üç parçaya bölerek okumaya çalışalım.

World’s Apart’ın üç ana hikâyesinden ilki, esasen ülkemizin hiç de yabancı olmadığı bir konuyu içinde barındırmakta. Malum, son yıllarda gündemimizi en çok meşgul eden hususlardan biri de Suriye’deki iç savaş ve ülkemize akın akın gelmekte olan Suriyeliler. Bu mülteci akınından payını alan ülkelerden biri de sınır komşumuz Yunanistan.

Yönetmen, Suriye’de Güzel Sanatlar Fakültesi’nde okuyan ancak hayatını kurtarmak pahasına Yunanistan’a kaçmak zorunda kalan Farris’i odak noktasına alırken, esasen genç dimağların yüreğinde taşıdığı hayat enerjisine de paye vermektedir. Keza Farris, hayalleri olan ve ülkesinin içinde bulunduğu politik durumundan ötürü, bunları ötelemek durumunda kalan iyi kalpli bir gençtir. Film, bir yandan onun vesilesiyle Yunanistan’da yaşanan mülteci problemine ışık tutarken, bir yandan da bu genç adamın her şeye rağmen hayattan tat alabilme çabasını merkezine alarak dramatik yoğunluğunu arttırmakta.

Filmin bu noktadaki en büyük gücü ise, faşist bir baskı altında oradan oraya sürüklenen Suriyelilerin yaşadığı insanlık dramını cesur bir şekilde resmedebilmesi. Keza bunu yaparken ajite etmeden uzak tavrı, hikâyenin bu bölümünün ayaklarının yere sağlam basmasına yardımcı oluyor ve henüz ilk dakikalarında izleyenleri filmin içine çekmedeki en önemli unsur olarak beliriyor. Film, tüm bunların yanı sıra Farris’in Yunan Daphne ile yaşadığı aşka da geniş bir yer ayırarak, esasen nasıl bir çizgide ilerleyeceğinin ilk sinyallerini vermekte. Keza, bu iki genç arasında yaşananlar hem filmin bütününü etkileyecek kadar önemli bir noktada duruyor hem de Farris’in hikâyesinin özeline romantik sekanslar sığdırarak, onun bir mülteciden öte, hayatının baharını yaşamakla meşgul olan bir genç olduğunu defaatle hatırlatmaya çalışıyor. Evet, film mülteci sorununu tüm gerçekliği ile ortaya koyuyor ama bir yandan da savaş yıkıntılarının ardından, yeni bir hayat inşa etmeye çalışan genç bir bireyin yaşadıklarına parantez açarak da takdiri fazlasıyla hak ediyor.

Gelgelim filmin ikinci bölümüne. Bu noktada ise bizi, Yunanistan’da yıllardır süregelen ve birçok insanı maddi manevi etkileyen kriz sürecine yakından tanıklık ediyoruz. Bir şirkette yönetici olarak çalışan Giorgos, hayatı rayında gitmeyen ve bu nedenle antidepresana başvurmuş orta yaşlı bir bireydir. Özellikle iş hayatındaki vuku bulan negatif gelişmelerin, özel hayatına da aynı şekilde yansıması, onun evinden git gide uzaklaşmasına yol açmıştır. Bu noktada ise şirketin yurtdışındaki ortaklardan bir temsilcinin Yunanistan’a gelmesi, Giorgos’un bu gizemli ve güzel kadınla yakınlaşmasına yol açacaktır. Hikâye bu noktada birbirlerinde huzur bulan iki yetişkin insanın yaşadıklarını merkezine alırken, bir yandan da krizin bireyler üzerindeki etkisine ışık tutarak, kapitalist düzenin yıkıcı yüzünü ortaya koymakta.

World’s Apart’ın üç bölüm halinde ilerlediğini söylemiştik. Açıkçası filmin en güçlü ve karakter derinliğinin en fazla hissedildiği bölümün burası olduğunu rahatlıkla dile getirebiliriz. Nitekim yönetmen Christopher Papakaliatis bu bölümde bildiği sulara dönüyor ve daha önceki filmi olan What İf…’te de yer verdiği krizin etkilerine ışık tutarak, hikâyenin vuruculuğunu yukarı çekmeye çalışıyor. Bu noktada yalnızca merkezine aldığı Giorgos ve Elise’in yaşadıkları ile değil aynı zamanda yardımcı karakterlerle de, krizin insanları ne denli bir uçuruma sürüklediğini ortaya koyarak, paranın hüküm sürdüğü bir evrende geriye kalan tüm duyguların ne denli gelip geçici olduğunu cesur bir şekilde resmediyor.

Üçüncü bölüm ise filmin en romantik bölümü olarak belirmektedir. Nitekim Oscarlı J.K. Simmons’ın da karşımıza çıktığı bu bölüm, yaşını başını almış, hayatın son düzlüğüne girmiş, birbirinin dilini dahi bilmeyen iki insanın yakınlaşma sürecini ele almaktadır. Bir kütüphanede çalışan, eski bir tarih profesörü Sebastian ile hayatı ev ve market arasında geçen Maria’nın, ikinci baharı yaşamak adına çırpındıkları bu kısım, diğer iki bölümün aksine daha pastel tonlarda seyreden, optimist bir anlatı olarak öne çıkmakta.

Filmin tamamlayıcısı olan ve üç kısmı birbirine bağlayacak bölüm olarak beliren J.K. Simmons’la aşk hikâyesi, en saf duygu karşısında, gereksiz detayların teferruat olduğunu dile getirirken; aynı zamanda aşkın evrenselliğini de açık bir şekilde ortaya koymakta. Filmi muadillerinden ayıran yegâne unsurun da, bu bölümde ele alınan aşk anlatısı olduğunu söyleyebiliriz. Keza yönetmenin dil, din, ırk, yaş ayırmaksızın ortaya koyduğu bu aşk hikâyesi, tabuları yıkacak kadar değerli ve izleyenlerin kararlı adımlar atmasını öğütleyecek kadar cüretkâr.

Hikâyenin parçalarına ayrı ayrı göz attıktan sonra ise bütünü ele alalım. Çünkü filmin asıl başarısının burada gizlendiğini, son yarım saatlik bölümde çok net bir şekilde anlıyoruz. Birbirinden bağımsızcasına resmedilen, ancak çorap söküğü misali birbirine bağlı olan üç ana hikâyeciğin, finale doğru birbiriyle bağlantılı olduğu gerçeği ile yüzleşmemiz, filmin kurgusal anlamda ne denli doğru bir tavır takındığının da açık bir göstergesi olarak karşımıza gelmekte. Bu da esasen yönetmen Christopher Papakaliatis’in, henüz ikinci projesi olmasına rağmen, gümbür gümbür gelen ayak seslerinin en mühim belirtisi olarak kendini göstermekte.

Enas Allos Kosmos’u bir kurgu harikası olarak betimlemek en doğrusu olacaktır muhakkak. Çünkü en başta üç farklı kısa filmi andıran edasıyla arz-ı endam film, daha sonrasında dayanaklarını güçlü tutarak bir bütün haline gelmeyi başarıyor ve bu yolla da evrende yaşanan her olayın birbiriyle güçlü bir ilişkisi olduğunu defaatle ortaya koyuyor. Evet, Suriye’den kaçıp gelen Farris’in faşistlerin baskısına maruz kalması, Maria’nın Sebastian ile olan ilişkisini birebir etkileyebiliyor. Yahut Daphne’nin başına gelenler, Giorgos’un evine, ait olduğu çekirdek ailesine dönmesi ile neticelenebiliyor. Bu noktada da akıllara Rönesans döneminin önemli sanatçılarından Leonardo Da Vinci’nin meşhur sözü düşüyor: “Görmeyi öğrenin. Her şeyin birbiriyle bağlantılı olduğunu fark edeceksiniz.”

Filmin güçlü yanlarından birinin de, günümüz Yunanistan’ında cereyan eden hadiseleri, olanca realitesi ve samimiyetiyle yansıtması… Nitekim bu yönüyle de tarihsel bir belge konumuna yerleşen film, yalnızca kral çıplak demekle kalmıyor üstüne üstlük arka plana yerleştirdiği duygusal tınısıyla da filmin seyir zevkini yukarılara çekiyor. Esasen burada bir kez daha yönetmen Christopher Papakaliatis’e parantez açmamız gerekir. Nitekim genç yönetmen ülkesinde vuku bulan siyasi hadiselerle, romantizmi tek bir potada eriterek, farklı bir anlatım tarzı sunmayı başarıyor. Bu da Enas Allos Kosmos’u muadillerinden ayırıyor ve filmi ciddi bir haleti ruhiye içerisine yerleştiriyor.

Tabii film hakkında bu denli methiye düzmüşken, eksi yönleri de söylemeden geçmeyelim. Evet, film farklı konuları finale doğru bir bütün haline getirmeyi başarıyor ancak hikâyeler arasındaki ton farkı da fazlasıyla göze çarpıyor ve ilk anda geçişleri yapay bir konuma yerleştiriyor. Özellikle J.K. Simmons’lı son kısmın fazla renkli ve diğer iki bölüme oranla daha yapay bir atmosferde geçmesi, esasen filmi bir bütün haline getirirken izleyicileri zorlayabilecek yegâne husus olarak karşımıza çıkmakta. Keza ikinci bölümün sinematografisi fazla karanlıkken, diğer iki bölümün daha aydınlık bir atmosferde ilerlemesi geçişleri negatif yönde etkileyen bir konu olarak öne çıkmaktadır. Bu üç bölüm arasında vuku bulan ton farkının filmin en önemli nazar boncuğu olduğu da apaçık bir şekilde ortada.

Enas Allos Kosmos, Yunanistan’ın güncel problemlerini realist bir biçimde ele alan, aynı zamanda arka fona yerleştirdiği duygusal atmosferi vesilesiyle de izlenmeye değer bir film olarak öne çıkmakta. Üç farklı hikâyeyi ele alan, ancak asıl sürprizini finale saklayan film, Yunanistan’ın son zamanlarda yetiştirdiği başarılı sinemacılardan Christopher Papakaliatis’in ikinci uzun metrajı olarak karşımıza gelirken, başrolünde yer alan Oscarlı oyuncu J.K. Simmons vesilesiyle de ilgi çekmeyi başarıyor. Eğer ki hala izleyecek bir film arıyorsanız, hiç vakit kaybetmeyin ve bu leziz film için ekran başındakini yerinizi alın, iddia ediyorum pişman olmayacaksınız!

Yazar hakkında: Polat Öziş

1992 İzmit doğumlu… Küçük yaşlarda tanıştığı Yeşilçam filmleri sayesinde sinema en büyük tutkusu oldu. Sonrasında ilginç bir şekilde Muğla’ya İktisat okumaya gitse de tutkusundan vazgeçemedi ve sinemayla ilgili çalışmalar ortaya koymaya başladı. İzledi, düşündü, çekti. Sonunda ise filmler hakkında yazmaya başladı. Film Arası Dergisi, Film Hafızası ve Öteki Sinema’da çok sevdiği filmler hakkında yazmaya devam ediyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir