Kült Filmler Zamanı: Blind Beast (Môjû, 1969)

 

Blind BeastLars von Trier bir seferinde “bir film, bir ayakkabıdaki taş gibi olmalıdır” demişti. Rahatsız edici bir film mi arıyorsunuz? İşte sinema tarihinin en acayip, en sıradışı deneyimlerinden biri. Artık böyle filmler yerkürenin her tarafında çekiliyor, maharet aşağı yukarı 40 sene, 50 sene evvel buna kalkışmaktı. Bu tip filmleri kült mertebesine eriştiren de bir ölçüde zamanının çok çok ötesinde bir vizyon taşımaları yani bir anlamda sinema tarihi açısından öncü olma özelliği göstermeleridir. 1960’larla beraber Japon sinemasında daha önce eşi benzeri görülmemiş filmler ardı ardına sökün etti, bunlardan en çarpıcı, en akıl almaz olanlarından biri de Yasuzô Masumura’nın Rampo Edogawa’dan uyarladığı sado-mazoşistik “Blind Beast”dir (Môjû, 1969).

Koskoca Uzakdoğu Sineması’nda Yasuzô Masumura haricinde “Blind Beast” gibi bir ‘deli-işi’ne o yıllarda cesaret edecek kaç yönetmen vardır, emin değilim. Sonuçta “Hanzo The Razor”ı çekmiş bir adam. Alternatifleri düşününce aklıma bir tek Terio Ishii manyağı geliyor, belki bir tek o. Zaten o da aynı yıl “Horror of the Malformed Men”i (1969) çekmiş, üstelik 2001 yılında “Blind Beast”ten bir tür spin-off çıkarmış (Blind Beast vs Dwarf). Masumura’nun “Blind Beast”i sinema tarihinin en kendine has, en tuhaf deneyimlerinden biri. Bazı kaynaklarda öyle okuduğum için söylüyorum, bu filmi “avant-garde” kabul edemeyiz, o biraz daha farklı bir kavram. “Pinku eiga” olduğunu öne süren var, bence o da değil, filmde çıplaklık minimumda. Bu tip filmler için o zamanlar ‘ero-guro’ (erotik grotesk) gibisinden bir tanım bulunmuş, o fena durmuyor. Yine de Masumura hem şiddet hem de cinsellik içeren sahnelerde yaşananları göstermekten çok ima etmeyi yeğleyen ‘art-house’ bir iş çıkarmış. “Gore” sahneler var ama ekran-dışı (off-screen). Kabul etmek lazım ki, burada biraz daha tiyatrovari bir deneyimleme ile karşı karşıyayız. Masumura’nın başarısı Rampo Edogawa’nın kağıt üstünde şık duran hikayesini görselleştirebilme yeteneğinde yatıyor. Birçok kaynakta “Blind Beast”in John Fowles’ın 1963 tarihli “The Collector”ıyla (1965 yılında aynı isimle filme de çekilmişti) benzerlikler taşıdığı belirtiliyor, romanı okumadım ama uyarlamasını seyrettim, işte bu konuda haklılar. Hikaye benzer bir şekilde ilerliyor ama çok geçmeden kendi yoluna sapıyor hem de alakası bile olmayan bir yola. “Blind Beast”de (Môjû, 1969) karşı karşıya olduğumuz şeyi, belki simgelerle, metaforlarla yüklü erken dönem Jodorowsky’lerle (“Fando y Lis” gibi) ya da yine Japon kültüründen “Onibaba” (1964) adlı başyapıtla mukayese etmek mümkün. O da belki.

20db1fc5-3044-4e91-84d2-4ce7d6cfc80f

Kısaca özetlemek gerekirse, “Blind Beast” (Môjû, 1969), Michio adında doğuştan kör bir heykeltraşın annesi ile beraber olup Aki adında genç ve güzel bir mankeni kaçırıp, yaşadıkları atölyede/stüdyoda alıkoymasını anlatıyor. Heykeltraşın amacı kusursuz bir güzelliğe sahip olduğunu duyduğu kızı model olarak kullanıp mükemmel bir heykel yapmak, annesi ise daha çok oğlunun bir cinsel deneyim yaşamasını arzuluyor gibi. Baştan ikaz edeyim, insan ruhunun karanlık taraflarına eğilen “Blind Beast” açıkçası acıdan zevk alma ve sınırları zorlama konusunda elini korkak alıştıran bir ‘dehşet sineması’ örneği değil. Filmde insan kaçırma, tecavüz, yaralama, cinayet ve intihar eylemleri var. Kırbaçlama, kol-bacak kesme de var. Kestiği kişinin etinden yiyip, kanından içme de var. Var oğlu var. Ama tüm bunlar müthiş bir hikayenin içinde ustaca eritiliyor ve şiddet çoğu zaman ekran-dışı (off-screen) gösteriliyor. Eminim, bir sanatçının sanatını icra etmesini ya da bir sanat eserinin ortaya çıkış sürecini ele alan çok sayıda film seyretmişsinizdir ama size garanti veriyorum böylesini daha önce görmemişsinizdir.

“Blind Beast” (Môjû, 1969) alışılmadık set tasarımı, dev dekorları (stüdyodaki devasa dudaklar, gözler, göğüsler, kollar, bacaklar vb.) ve harikulade ışıklandırmasıyla görsel bir şölen sunuyor. Sanat yönetmeni Shigeo Mano ve görüntü yönetmeni Setsuo Kobayashi sıkı bir işbirliğiyle kontrasta dayalı chiaroscuro’yu andıran bir teknik kullanıyorlar. Sanatçının atölyesinin duvarları siyah, heykeller beyaz, oyuncuları bu dev sahnenin içinde görünce bir tiyatro (hatta bir aşamadan sonra Grand Guignol) seyrediyormuş izleniminize kapılmanız işten bile değil. Hikaru Hayashi’nin müzikleri hikayenin klostrofobik boyutuna büyük bir katkı sağlıyor. Özellikle Aki’nin tutsaklıktan kurtulmaya çalıştığı sahnelerde gerilimi güçlendiren keskin notalar gerçekten hayranlık verici.

Blind Beast 3

Görsel açıdan eşi benzeri olmayan set tasarımlarına ve hayli ilginç bir konuya sahip olan filme sayısız okuma yapmak mümkün. Örneğin ilk etapta akıllara “Phantom of the Opera” (Opera’daki Hayalet) ve “Beauty and the Beast” (Güzel ve Çirkin) hikayelerini getiren “Blind Beast”i (Môjû, 1969); ”Manji” (1964), “The Collector” (1965), “Red Angel” (1966), “Black Rose Mansion” (1969) ve “Horror of the Malformed Men” (1969) çerçevesinde bir konuma oturtmak ve açmak mümkün. Ya da Alfred Hitchcock’un “Psycho”su (1960), Herschell Gordon Lewis “gore”ları (özellikle de “The Gruesome Twosome”u), Tobe Hooper’ın “Texas Chainsaw Massacre”si (1974) ve Nagisa Oshima’nın “In the Realm of the Senses”i (1976) bağlamında ele alabilir ve buradan Pedro Almodavar’ın “Matador”una (1986) ve David Cronenberg’in “Crash”ine (1996) ulaşılabilinir.

Klasik okumalara ilaveten “Blind Beast”i (Môjû, 1969), Ödipal Kompleks (anne-oğul) ya da Stockholm Sendromu (tecavüzcü ve tecavüze uğrayan mağdur ilişkisi) üzerinden okumak mümkün. Ya da varoluşçu bir açıdan değerlendirip, hani o hep önemli bir sakatlığı olan ‘engelli Samuel Beckett (anti)kahramanları’yla ilişkilendirmek de. Lacangil ‘Gülünç Yüce’ kavramı üzerinden kör heykeltraş ile güzel mankenin cinsel anlamda kendilerini keşfetmeleri, simbiyotik bir ilişki yapılandırıp olgunlaşmaları/büyümeleri ve özgürleşmeleri bağlamında da değerlendirebilirsiniz. Ya da Japon gelenekleri, tabular ve gelin-kaynana ilişkisi üzerinden “Onibaba” (1964) türü bir değerlendirmeye de tabi tutabilirsiniz. Hepsi tek tek ve hepsi birarada mümkün.

Blind Beast 4

Ben ise filmi bambaşka bir açıdan değerlendirenlerdenim çünkü yukarıdaki tüm okumalar, heykeltraş Michio’nun nihai olarak yapmaya çalıştığı şeyi (körler için sanatta son noktaya ulaşmaya çalışması), manken kızın neden birden heykeltraşın tüm tutkularına sahip çıkmaya başladığını hatta ve hatta onun vizyonunu genişlettiğini açıklamaya yetmediği gibi heykeltraşın annesinin inandırıcı olmayan ölümünü (acaba öldü mü, yoksa zaten yaşamıyor muydu) ve önceki eserlerin nasıl yapıldığını, nasıl tasarlandığını da tam olarak izah etmeye yetmiyor. O kadın bedenine ait devasa organ parçalarından oluşan yapının neyi simgelediğini açıklamadan bu filmi okumak mümkün değil, açık söyleyeyim. Olaylar cereyan ederken, karakterlerin o dev rölyeflerin neresinde (hangi organında) oturdukları bile bir anlam ihtiva ediyor, böylesi bir filmde tesadüfe yer yok. Bu konularda sağlıklı açıklamalar getirebilenler gördüğüm kadarıyla filmin finali ile bağlantı kurmakta güçlük çekiyorlar çünkü final bambaşka bir yere zıplıyor. Belki de deliller ortada. Bu heykeltraşı anlatan film neden onun kaçırdığı manken kızın dış-sesini kullanır, hatta öldükten sonra sarfettiğini anladığımız cümlelerini? Ya o unutulmaz finalde kesilen organlar yerine heykel parçalarını görmemizi nasıl açıklayacaksınız? Hadi hepsini bir kenara koyalım, bu kız niye durup dururken kör oldu Allah aşkına? Bunlara değinmeden “Blind Beast” (Môjû, 1969) hakkında güçlü bir okuma yapmak zor. Sanırım benim bu konuda detaylı, kapsayıcı, kılı kırk yarmaya çalışan bir-iki teorim var. Aslında yukarıda bir yerlerde hafiften çıtlattım ama o yazı için biraz beklemeniz gerekecek. Şu kadarını söylemekle yetineyim, ben bu filmde 3 kişi oynadığına inanmıyorum. “Blind Beast” (kör canavar) tanımlamasının da heykeltraş için kullanıldığına. Hadi iyi seyirler…

Yazar hakkında: Ertan Tunc

Sevdiği filmleri defalarca izlemekten, sinemayla ilgili bir şeyler okumaktan asla bıkmaz. Sürekli film izler, sürekli sinema kitabı okur. Ve sinema hakkında sürekli yazar. En sevdiği yönetmen Sergio Leone’dir. En sevdiği oyuncular ise Kemal Sunal ve Şener Şen. “Türk Sinemasının Ekonomik Yapısı 1896-2005” adlı ilk kitabı; 2012 yılında Doruk Yayımcılık tarafından yayınlanmıştır. Kara filmler, gangster filmleri, İtalyan usulü westernler, giallolar ile suç sineması konularında kitap çalışmaları yürütmektedir. İletişim: [email protected]

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir