La Antena / Aerial (2007)

Bazı filmleri kendinize saklarsınız… Başkalarına tavsiye edemezsiniz… Sebebi kuşkusuz bencilliğiniz değil, filmi kelimelere dökme konusundaki sıkıntınızdır. Peki La Antena bu tanıma uyan bir film midir? Buna evet demek isterdim. Fakat zaman içerisinde, La Antena’yı izlemediği halde, film hakkında ahkam kesmekten çekinmeyen “sinemaseverlerin”, ölçüsüz atıp tutmalarını da işitince, biraz da olsa etraflı bir yazı ile ödüllendirilmesinin, böyle bir film için borç olduğunu düşünmeye başladım. Daha düz bir tanıma baş vurmak gerekirse; “Kendi Kendime Hallendim!”

Öncelikle, bu yazı için beni harekete geçiren mevzu ile başınızı ağrıtmak istiyorum bir miktar. Geçtiğimiz günlerde filme dair yorumlar aramak adına, belli başlı siteleri kaşırken, yapılmış olan bir yorum gözüme çarptı! Yorum aşağı yukarı şöyle bir şeydi : “Sessiz ve renksiz sinema dönemine yapılmış fiyakalı bir saygı duruşu!”…Malumunuz, son 10 sene içerisinde vuku bulan her sinemasal hamle, içeriğinde bir şekilde etkilenim ve bir miktar da saygı duruşu barındırıyordur şüphesiz! Zaten barındırmak zorundadır da! Bunu bir sinemasal meziyet olarak sunma hastalığının miladı tam olarak nereye dayanıyor kestirebilmek güç! Ama Esteban Sapir’in bütün derdinin, “siyah beyaz, sessiz sinemaya saygı duruşunda bulunmak” olduğunu iddia edersek; La Antena’yı benzerlerinden ayırabilecek pek fazla özelliği kalmayacak zaten! Şu sıralar The Artist için benzer muhabbetlerin havaya savrulması normal elbette! Fakat La Antena’nın meramı, izleyiciye perdede ikinci bir Metropolis çeşitlemesi sunmak falan değil ki?!

Peki kimdir bu Esteban Sapir? Arjantinli yönetmenin filmografisinin ilk bakışta göze fazlasıyla cılız geldiği doğru. İlk filmi Picado Fino biz “dünya insanları” tarafında pek bilinmez. Aradan geçen 11 yıl sonrasında ise ikinci uzun metrajı olan La Antena’ya imza atmış, arada da Shakira’nın konser kaydını tutmuştur. Nitekim La Antena, Sapir’in sosyal kaygılarından ziyade grafik kaygılarından da beslenen bir yapımdır.

Atmosferin Metropolis’i anımsattığı ve yer yer Sapir’in benzer kaygılar ile harekete geçtiği doğrudur fakat, yönetmenin asıl korkusu; insanların, modern zamanların en büyük manipülasyon aracı olan medyanın ve vatandaşlarının sesini kesen hükümetlerin ayaklarının altında ezilmesidir. Bu bakımdan oldukça karanlık ve ütopik görünmesine rağmen, aslında kaygısı tamamen gündeliktir.

Tabi o meşhur “okumalar” evresinden çok daha fazlasını çıkarabilmeniz mümkündür La Antena’dan…Öncelikle medya ya da politika dışında bir birine sırt çeviren insanlardır burada eleştirinin asıl hedefi. Her derdini, yozlaşmış bir dille anlatma derdinden kurtulmuş, sesi tamamen kesilmiş, buna rağmen sinirleri alınamamış bir toplum vardır karşımızda. Çıkarımlarını sadece kendi kafasının içerisinde, dış seslere kapalı ve sağlıksız bir biçimde yapan bir toplum… İletişimin doğuracağı muhtemel sıkıntılar ve eleştirilme kaygısı; yerini bencil bireylerin fink attığı, ırkçı ve empati yetisinden tamamen yoksun çürük ve leş gibi kokan bir bozulmuşluğa bırakır bu şekilde!!!

La Antena’da halkın sesi tamamen kesilmiştir…İletişim yetisi elinden alınan insanların, renkleri de kaybolmuştur bir nevi. Ne zaman ki konuşmaya ya da renkleri görmeye çalışsalar, karşılarına engel olarak çıkacak birileri olacaktır. Onlar istemediği sürece de kimse renklerine ve seslerine ulaşamayacaklardır!

Sapir’in görsel tercihleri, hiç kuşkusuz insanın içine kara bulut gibi çöken tekinsizlik zengini bir atmosfer sunmaktadır bizlere ki bu grafik tercihler; hem karamsar bir ütopya havası solumamızı sağlar, hem de ironik bir biçimde bütün bu karanlığa ve karamsarlığa rağmen, seyrimize zevk katan armonik bir uyumla hareket eder.

Elbette bir film noir örneği olarak, görsel tercihler konusunda Dark City ile aralarındaki akrabalık bağını görmezden gelebilmek mümkün değildir. Zaten, fiyakalı bir teşbihe maruz kalacaksa; bu Metropolis’den önce Dark City ya da yine görsel anlamda benzerleri ile arasında ton farkı olan Metropia’dan yana olmalıdır. 

Sapir, eğer ki geveze bir distopya örneğine imza atmış olsaydı, kuşkusuz öncüllerinden çok da farklı kelamlar etmeyecekti. La Antena’nın yine öncülü filmlerden çok farklı bir kulvarda at koşturduğunu iddia edemeyiz fakat bu noktada, Sapir’in anlatısına kılavuzluk eden görsel tercihlerin ve atmosferin hakkını teslim etmek gerekir.

Metafor arayışı içerisinde olan izleyici için, La Antena tam bir cennet! Fakat buradaki metaforik yerleştirmeleri, zoraki bir entelektüel takıntı olarak görmemek gerekiyor. Nitekim Sapir, bu grafik tercihleri “entelektüel görünmek” ya da izleyiciye tepeden bakabilmek adına kullanmıyor. Tıpkı Fritz Lang (biri çelişki mi dedi?), Tarik Saleh ya da daha farklı bir kulvarda yol alan Adam Elliot gibi, anlatısına hizmet edecek her unsuru, kronolojik bir yapıda sunuyor izleyiciye.

2007 yapımı olan La Antena, 2008 yılında !f İstanbul’un seçkisindeki nadide yapımlardan biri olarak izleyiciyle buluşmuştu. Aradan geçen süreç içerisinde, hem gençlik hem de belli başlı öğrenci filmleri festivallerinin seçkisinde de kendisine haklı bir yer edinmeyi başardı.

Çağımızın koşulları düşünüldüğünde, sisteme dair en büyük cümleleri sarf edenler, hiç kuşkusuz distopya örneklerinden çıkıyor olabilir…Fakat biraz büyük çaplı bir iddiada bulunmak gerekirse eğer; La Antena, daha önce izlediğiniz distopyalara benzemeyen bir distopya diyerek huzurlarınızda ayrılabilirim gönül rahatlığıyla…İyi Seyirler…

Yazar hakkında: Fatih Yürür

İlk sinema deneyimi, bir Stephen King uyarlaması olan “Geri Döndüler” olmuştur. Yazmaya başladığı dönem ise aslen lise yıllarıdır. Saçma sapan korku hikayeleri kaleme almaktadır ve asıl amacı bir gün bunları görselleştirebilmektir. Çeşitli platformlarda oyun incelemeleri ve film eleştirileri yazar. Yaratmış olduğu RüyadaM adında bir animasyon ve çizgi hikaye karakteri bulunmaktadır.

2 Yorumlar

  1. wherearethevelvets

    Filmi İf İstanbul’da izlemiştim. Metropolis bu film için verilebilecek en uzak referans bence de. Filmin siyah-beyaz olmasının bir sebebi var ve yazar bunu belirtmiş zaten. Sessiz olmadığını da izleyen herkes farkedecektir. Yani bir saygı duruşu falan yok.
    Ama ben Dark City benzetmesine de katılmıyorum. Madem benzeteceğiz; filmin “Delicatessen (1991)” ile “Careful (1992)” arasında Guy Maddin yakasına daha yakın olacak şekilde konumlandığını söyleyebilirim (kişisel olarak).

  2. La Antena’yı nasıl izleyebilim? dvd’si var mı? nerede bulurum?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: