La Setta / The Sect (1991)

Süt ve Kan!

1991 yılı mahsulü La Setta, Michele Soavi tarafından yönetilmiş olan İtalya yapımı bir film. The Sect ya da The Devil’s Daughter olarak da bilinir. Nedense Japonya’da Demons 4 ismiyle piyasaya sürülmüştür.

Öteki Sinema için yazan: Murat Kızılca

Giriş bölümü 1970 yılında Güney Kaliforniya sahilinde kurulu bir hippi kampında başlar. Hz. İsa’ya benzeyen yabancı biri yürüyerek kampa gelir, aç ve susuz olduğunu söyler. Yemeğini yer, suyunu içer ve Rolling Stones’dan şarkı sözlerini kendi yazdığı şiirlermiş gibi okuyarak kamptakilerle sohbete başlar. Damon isimli yabancı aslında yalnız değildir, beraberinde getirdiği şeytana tapan bir tarikatın üyeleri olduğu anlaşılan grup kısa sürede kamptaki herkesi öldürür. Grubun lideri Damon olayları uzaktan izleyen arabaya doğru gider ve dünyanın dört bir tarafındaki üyelerin hazır olduğunu söyler. Arabadaki adam zamanın daha gelmediğini ve sabretmesi gerektiğini belirtir.

1991 senesine atlayan film Frankfurt’ta devam eder. Kısa bir rolü olan pek sevdiğim Giovanni Lombardo Radice sokakta rastladığı bir kadını evine kadar takip eder ve acımadan öldürür. Cebinde kadının kalbiyle kaçarken polis tarafından yakalanır, ancak bir fırsatını bulup intihar etmeyi başarır. Zamanında tarikattan ayrılıp saklandığı anlaşılan kadının cezası kesilmiştir.

Deliria’daki sembolik sahnelerden birinde, matkaplı cinayet sahnesinde, gerçek kan ile sahnede kullanılan sahte kan yerde birbirine karışmıştı. (Sanat nerde biter, gerçek nerde başlar?) Aynı buna benzer şekilde bu filmde de Radice kadını öldürürken kırılan şişeden akan süt ile kadının kanı yerde bir araya gelir. (Masumiyetin kirlenmesi ya da kötülüğün hâkimiyeti?) Soavi’ye özgü sembolik sahnelerin birbirleriyle selamlaşması…

Ana hikâyeyi destekleyen ve şeytana tapan tarikat hakkında bilgilendirici bu iki küçük hikâyecik sonrasında film asıl konuya girer. Pembe Panter filmlerindeki dedektif Dreyfus rolüyle anımsanabilecek Herbert Lom’un canlandırdığı gizemli bir yaşlı adam otobüsle yola çıkar. Mola verilen yerde önceden planlanmışçasına yolun ortasına çıkıp beklemeye başlar. Birazdan filmin kahramanı Miriam’ın (Kelly Curtis) kullandığı araba görünür ve yaşlı adamı sıyırarak yoldan çıkar. Miriam, yaşlı adamı arabasına alır ve dinlenmesi için yakınlardaki evine götürür. Koltukta uyuyakalan adamın üstünü örterek odasına çıkan Miriam uykuya dalar. Sonradan adının Moebius Kelly olduğunu öğrendiğimiz yaşlı adam evin bodrumuna iner ve bir takım ayinsel aktivitelerde bulunur. Sonrasında Miriam’ın yanına çıkar ve yanında taşıdığı garip bir böceği Miriam’ın burnundan içeri gönderir. Böylece tarikatın uzun zamandır beklediği olaylar silsilesinin startı verilmiş olur.

La Setta, genel anlamda Rosemary’s Baby (1968) ile fazlasıyla örtüşen bir konuya sahip. Her iki filmde de şeytana tapan bir tarikat ve onların şeytanın çocuğunu dünyaya getirme arzusu senaryonun omurgasını oluşturuyor. Rosemary’s Baby bu işi daha göstermeden ve daha gizemli yapmaya çalışırken La Setta gerek ayinler olsun, gerekse senaryoya eklenen ekstra cinayet sahneleri olsun biraz daha göstererek anlatma çabası içinde.

Senaryo Dario Argento, Gianni Romoli ve Michele Soavi tarafından yazılmış. Filmin final bölümünü ayrı tutarsak gayet sağlam bir senaryo olduğunu söyleyebilirim. Elbette ki devamlılık ve mantık hataları olan bölümler var ve biz bu filmleri bu hatalarıyla beraber seviyoruz. Ama La Setta, bir İtalyan korku filminden beklenecek düzeyde abartılı hatalar içermiyor. Hatta filmin çok kötü olan finali üzerinde biraz daha uğraşılsaymış, bugün belki de bir klasikten bahsediyor olabilirdik. Maalesef bu haliyle Soavi’nin filmografisindeki ıskalanmış işlerden biri daha olmaktan öteye gidemiyor. Buna rağmen özellikle Miriam’ın hikâyeye dahil olmasından sonraki bölüm (final hariç) bir korku filminden beklenen her şeyi fazlasıyla karşılıyor.

Miriam’ın oturduğu evde geçen ve mavi tonların hâkim olduğu sahnelerde Soavi bütün hünerini konuşturuyor. ‘Follow the white rabbit’ (beyaz tavşanı takip et) ana temalı sürreel rüya sahnesi, girişteki göl sahnesi ve evin altındaki tünelde geçen klostrofobik sahneler ise filmi izledikten sonra geriye kalan leziz anlar olarak hafızada yerini alıyor.

Miriam’ın evinin bodrumundaki tüneli ve boruları takip eden sahneler kamera kullanımı açısından ustası Argento’nun Tenebre’de (1982) evin dışında kamerasını gezdirdiği sahneyi fazlasıyla anımsatıyor. Tenebre’de bu sahnenin hikâyeye fazla bir katkısı yoktu. Tamam, izlemesi çok keyifli, rüya gibi bir sahne ama “neden?” sorusunu sormadan edemediğim bir sahneydi. Oysa La Setta’daki sahneler yarattığı tedirginlik duygusu ile hikâyeye direkt katkı sağlıyor. Bu sahne özelinde ‘boynuz kulağı geçer’ atasözümüze hak vermemek elde değil.

Sonsöz: Michele Soavi benim için en özel yönetmenlerden biri. Argento’nun kanatları altında yetişip kendi kendine uçmayı başaran, kendine has bir tarz yaratıp Soavi ismiyle özdeşleşen filmler çeken ve Dellamorte Dellamore (1994) ile zirve yapan usta bir yönetmen. Deliria (1987) ve La Chiesa (1989) ile birlikte La Setta’yı da listeye eklersek bu dört filmi her korkuseverin mutlaka izlemesi gerek diyerek yazıyı tamamlayalım.

Yazar hakkında: Murat Kızılca

1971 İstanbul doğumlu. Aylık online sinema dergisi CineDergi ve aylık kültür sanat dergisi kargamecmua için sinema yazıları kaleme alıyor. 2008 yılından beri katkı sağladığı Öteki Sinema’da bir yandan da editörlük görevini sürdürüyor.

2 Yorumlar

  1. 15 yıl kadar önce gece yarısı tv de seyretmiş ve çok etkilenmiştim bu filmden . Hatta sonrasında Michele Soavi nin diğer filmlerini de takip etmeye devam ettim… Çok teşekkürler..

  2. La Setta’yı yıllar önce tv’de izlemiştim ve tekrar izlemeyi hatta koleksiyonuma eklemeyi çok istiyorum. Nasıl izleyebileceğim konusunda yardım ederseniz çok makbule geçer. Saygılarımla
    zehra

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: