La Teta Asustada / The Milk of Sorrow (2009)

Belki bir gün neye ağladığımı,
Dizlerimin üzerinde neden yalvardığımı öğrenirsin;
O köpeğin evlatlarına.
O gece çığlık attım; dağlarda yankılandı
İnsanlarsa gülüyorlardı
O gece beni tuttular,
O gece şiddeti gördüm
Şu anda şarkı söyleyen bu kadını o gece tuttular, şiddeti gösterdiler
Elleriyle ve penisleriyle
Kızımın içimde olanları görüyor olmasından hiç utanmadılar
O acıyla bağırdım: Öldürün beni! Kocam Josefo’yla beraber gömün!

Perulu yönetmen Claudia Llosa’nın 2009 Peru – İspanya – Katalunya ortak yapımı filmi “La Teta Asustada” (Acı Süt), sözlerine karşılık melodisi son derece naif olan yukarıdaki bu şarkıyla başlıyor. Peru’nun en çorak bölgelerinden birinde, çıplak boz dağların ortasındaki bir kasabada, fakir yatağında yatmakta olan yaşlı bir yerli kadın; Quechua dilinde bu şarkıyı söylüyor. Quechua, İnka kökenli Peru yerlilerinin anadili. Söylemeliyim ki bu sözler, şarkının tamamı bile değil. Büyük ihtimalle okuması ve yazması olmayan, hatta İspanyolca bile konuşmayan bu yerli kadının yaşadığı dehşetten geriye kalan tek belge, bu şarkı olmalı. Ve ihtimal, bu şarkının uzun zamandır tek dinleyicisi, yaşlı kadının bakımını üstlenmiş olan gencecik kızı Fausta olmalı. Ne yazık ki Fausta, annesini çevreleyen dehşetle büyümüş olmanın getirdiği yegane hastalığın pençesinde; “acı süt”…

2009’da gösterildiği Berlin Film Festivali’nde büyük ödül Altın Ayı’yı alan ve yönetmeni Llosa’nın “Çözümlenmemiş, vahşi, kişisel ve toplumsal hafıza hakkında” diyerek tanımladığı La Teta Asustada, Fausta’ya ve Fausta’nın tıp tarafından da anlam verilemeyen hastalığı acı süte odaklanıyor. Acı süt kısaca, özellikle 80’li yıllarda yani Peru’nun en kanlı iç karışıklıkları yaşadığı dönemde patlak veren şiddet olayları sırasında, zaman zaman gerillalar tarafından, zaman zaman da devlet görevlileri ya da korucular tarafından tacize ve tecavüze uğrayan annelerin korkularının ve acılarının emzirdikleri süt aracılığıyla kız çocuklarına taşınması olarak tarif edilebilir.

Bu kız çocukları, hayatları boyunca bilinmeyen bir şekilde bu hastalıkla yaşamak durumunda kalıyorlar. Tıp tarafından çözülemediği için, tedavisi de yok bu hastalığın. Hatta yakın zamana kadar varlığı dahi kabul edilmiyordu. Zaten fiziksel olmaktan ziyade, psikolojik olma özelliği taşıyor acı süt. Ancak psikolojik travmaların, anne sütü ve emzirme eylemiyle bebeğe nasıl aktarıldığı kısmı bir türlü açıklanamıyor. Bu hastalık geçtiği kız çocuklarında özellikle korktukları ya da tedirgin oldukları zamanlarda kanama, panik atak ya da bayılma olarak kendini gösteriyor. Bu bakımdan da Peru’nun en büyük sosyal fenomenlerinden biri olma özelliğine sahip.

Film, bu fenomeni politik yönüyle, ya da birilerini açıkça suçlayarak ele almıyor. Filmde hiçbir gerilla örgütünün ya da devlet biriminin adı geçmiyor. Bunun yerine, tamamen Fausta’nın kişiliğinde acı sütün ve tecavüz mağduru kadınların derinliklerine inmeye çalışıyor. Fausta, kedisi tecavüze uğramadığı halde, annesinin tüm travmalarını taşıyor. Bu bakımdan da aslında Günümüz Perusu’nun ya da daha doğrusu iç karışıklık zamanında çok acılar çekmiş olan kırsal bölgelerin bir yansıması, nefes alan bir imgesi. Şunu da eklemekte fayda var; Latin Amerika Halkları, topraklarını ve dolayısıyla ülkelerini bir toprak ana bilinciyle kavrarlar. Bu bakımdan ülkeleri ve bastıkları toprak dişidir onlar için. Kadınlar da aynı misyonun bir anlamda devamıdır. İşte bu noktada acı sütten muzdarip Fausta, pekala da toprağın, ülkenin ve ülkeyi oluşturan insanların kendisidir.

Bu noktadan yakalayıp izleyiciyi Fausta’nın korku ve endişe dolu, ama diğer yandan alabildiğine naif ve şiirsel dünyasına davet ediyor film. Bu dünya; güçlü imgelerle dolu, son derece sembolik; ve kurak arazinin ortasındaki boz yaşantılara, onca endişe ve korkuya rağmen rengarenk. Pek çok tezatı da aynı anda yan yana sunabiliyor ayrıca. İnciler ve kuraklık, kuraklığın ortasında inci tanelerinden bile daha güzel, ama yaralı bir genç kadın; bıçak gibi keskin sözler, ama naif melodiler; çölün ortasında rengarenk düğün törenleri, yerli gelenekleri ve acı sütten muzdarip, bu yüzden ihtimal hiç evlenemeyecek olan gencecik bir kızı aynı kadraja sokuşturmak gibi örneğin.

Hatta pek çok yönüyle çocukça yaklaşımlar sergiliyor. Bu da sanki şiddete, aşağılanmaya ve tacize maruz kalanların en çok sığındıkları sığınak olan “çocukluk”a bir gönderme yapıyor. Bu bakımıyla şiddet mağdurlarına dair bir film olarak La Teta Asustada, oldukça şiirsel. Ama bu görselliğin içinin boş olmadığını, aynı zamanda son derece cesur söylemler taşıdığını hatırlatmakta da yarar var.

Hikayenin içinde ilerleyip, Fausta’nın nelerden nasıl tedirgin olduğunu izlemek, onunla beraber o korku nöbetlerini ve ruhunu çepeçevre sarmalayan o iflah olmaz endişelilik haline tanıklık etmek; hem Fausta’nın, hem de annesi Perpetua’nın acılarını bizzat yaşatıyor izleyiciye. Hiçbir acılı dönemin, gerçek anlayış ve empati olmadan unutulamayacağını; hiçbir toplumsal sorunun kendi mağduruna şefkatle yaklaşmadan çözülemeyeceğini gösteriyor.

Filmin içinde kendiliğinden varolan çaresizlik duygusu ve sıkışmışlık hissi, daha ilk sahnede Fausta’nın annesinin odasından çorak arazideki kasabaya bakarken, yani Fausta’nın gözlerinden dünyasına doğru yol alırken kendini gösteriyor. Fausta’nın o her zaman hüzünle bakan, nemli ve adeta çığlık atan gözlerinden Peru’nun şiddet mağduru kadınlarının gözünde asker ve erkek imgesini, güven duygusunun oluşma sürecini gösteriyor. Çözümün yaklaşımda gizli olduğunu çaktırmadan fısıldıyor. Öte yandan, Peru elitinin; onca acıyla, bizzat yaşanarak meydana gelmiş, ilmek ilmek dokunmuş şarkıları ele alışı noktasını, son derece çarpıcı ve sert bir dille ortaya koyuyor. Bu; aslında Peru elitinin o yılları ve acıları, nasıl da kavrayamayışının bir resmi.

Sonuç olarak La Teta Asustada, o naif görüntünün altında hiç törpülenmemiş bir gerçek barındıran, sert köşeli ve sözünü dosdoğru söyleyen bir film. Ayrıca çizdiği başarılı portreye bakılacak olursa, son derece içten ve samimi olduğunu da eklemekte fayda var. Oyuncuların başarısını da es geçmemek gerekiyor. Özellikle de Fausta’yı canlandıran başrol oyuncusu Magaly Solier, büyük övgüyü hak ediyor.

Acı Süt Sendromu

 Özellikle 80’li yıllarda yani Peru’nun en kanlı iç karışıklıkları yaşadığı dönemde, gerillalar, devlet görevlileri ya da korucular tarafından tacize ve tecavüze uğrayan annelerin korkularının ve acılarının emzirdikleri süt aracılığıyla kız çocuklarına taşınması olarak tarif ediliyor acı süt. “Korku/Korkma Sendromu” da deniliyor. Bu sendromun varlığını kabul etmeyen ve bunun bir yerli miti olduğunu düşünen doktorlar olduğu gibi, acı süt sendromunu evrensel bir sorun olarak kabul eden bilim adamları da yok değil.

Bu bilim adamlarına göre, özellikle Amerika ve Afrika halklarında rastlanan ve benzer travmalar sonucunda ortaya çıkan acı süt, benzer özellikler gösteriyor. Acı sütün ortaya çıkmasındaki en büyük etkenin iç savaşlar, yani kardeş toplulukların birbirine uyguladıkları şiddet olduğu tespit edilmiş. Ayrıca özellikle Latin Amerika’daki şiddet vakalarında gözlemlenen örneklerde, yerlilere karşı uygulanan sosyal ayrımcılık, yaşananlara karşı hiçbir şekilde aylayış gösterilmemesi ve on yıllardır sürekli ölülerine ağlamaya devam etmeleri durumları da acı sütü tetikleyen etkenlerden. Hatta bazı durumlarda acı sütün birkaç jenerasyona kadar sürebildiği, aktarılabildiği de gözlemlenmiş. Bazı bilim adamları, acı sütün geçmişinin ta koloni dönemine uzandığını iddia ediyor.

Özellikle sol kaynaklı Peru basının ortaya koyduğuna göre, Acı Süt Filmi, Peru tarihinde bu sendroma dikkati bu denli çeken ilk yapım. Böylelikle bir süredir üstü örtülen pek çok gerçeğin ortaya çıktığı görüşünde.

1980’den günümüze Peru Politik Krizi

1980’lerin başlarında özellikle de Peru’nun iç bölgelerindeki dağlık ve çorak alanlarda Sendero Luminoso (Aydınlık Yol) ve MRTA (Tupac Amaru Devrimci Hareketi) gibi gerilla örgütleri faaliyet göstermeye başladı. Amaçları bu çorak topraklarda yaşayan, haklarının çoğuna sahip olmayan, İspanyolca bile konuşmayan ve Peru’nun kaynaklarından hemen hemen hiç faydalanamayan halka yardım etmek, sosyalist, Marksist ya da Maoist devrimler yapmaktı. Ancak bu oluşumlar, yasal erki elinde bulunduran Peru Hükümeti’nin ve Devleti’nin hoşuna gitmiyordu. Bu yüzden devlet, bu gerilla örgütleriyle savaşmak için çeşitli yasal ya da yasa dışı, insani ya da insanlık dışı yöntemlere başvurdu. Bunlar arasında gerilla örgütlerine yardım eden köyleri yakmak, yıkmak, boşaltmak, sürgüne zorlamak, gece baskınları, köy katliamları, tecavüzler, adam kaçırmak gibi yöntemler vardı. Devlet destekçisi köylerdeki erkeklerin eline silah vermek ve onları korucu yapıp dağlara gerilla avına yollamak bir diğer yöntemdi. Bunun üzerine benzer yöntemleri gerillalar da devletten yana cephe alan köylere uygulamaya başladılar.

Onlar da haklarını korumaya soyundukları halkın köylerini basıyor, yerlileri katlediyor, kadınlara tecavüz ediyor, yağma yapıyordu. Bu durum sonunda, bir tarafında devletin de olduğu, ama çoğunlukla yerli halkın birbirini öldürdüğü bir iç savaş halini almıştı. Örneğin 1983’te korucular, 13 kadar gerilla öldürdükten sonra, Huata yakınlarında bir yerde bir Sendero Luminoso kumandanını kaçırdılar ve onu işkence ederek öldürdüler. Ardından Sendero Luminoso, Huancasancos’ta bir köyü bastı ve aralarında kadın ve çocukların çoğunlukta olduğu 69 kişiyi öldürdü. Huancasancos Katliamı, Sendero Luminoso’nun gerçekleştirdiği ilk büyük yerli katliamı oldu. Bu olayı misillemeler, şehir bombalamaları ve sürekli artan bir şiddet takip etti. Tarata Bombalaması, La Cantuta Katliamı, Accomarca Katliamı, Barrios Altos Katliamı, Santa Katliamı bunlara birer örnek. Bu katliamların yanında, özellikle 1986’da tutuklanan militanların hapishanelerde başlattıkları boykot eylemleri sırasında devletin kontrolü ele almak için yaptığı baskınlarda da 224 civarında tutuklunun hayatını kaybettiği de biliniyor. Uygulanan yöntemlerin insan haklarına aykırı olduğu bugün hala pek çok kurumca iddia edilmekte.

2001’de, Alberto Fujimori’nin de etkisiyle CVR (Comisión de la Verdad y Reconciliación/Gerçek ve Barıştırma Komisyonu) kuruldu. 2000’lerden itibaren iç savaşın siddetini kaybettiği söyleniyor. CVR’ın resmi kabul edilen araştırmalarının sonuçlarına göre, 1980 – 2000 arası “Peru İç Savaşı” sırasında 70 bin kişi hayatını kaybetti, kayboldu, yüz binlerce kişi çeşitli şekillerde mağdur oldu. CVR’ye göre, bu ölüm ve kayıpların yüzde 46’sından Sendero Luminoso sorumlu. Ölümlerin 3’te 1’inden ise devlet güçleri… öte yandan iç savaş mağdurlarının yüzde 75’i, Quechua dilini konuşan ve Peru’nun dağlık bölgesinde yaşayan yerliler. Resmi araştırmalara göre Peru’nun yüzde 20’si Quechua konuşmakta. Bu da, iç savaş mağdurlarının sanılandan çok daha fazla olduğu gerçeğini ortaya koyuyor.

yeniHarman Dergisinin Ekim 2009 sayısında yayınlanmıştır.

Yazar hakkında: Ezgi Aksoy

Sinema yolculuğu 80’li yıllar korku filmleriyle başladı. Ucuz filmlerle büyüdü. Sinema, yazından sonraki en büyük tutkusudur. Şuan LeMan, yeniHarman ve Bayan Yanı’nda araştırma dosyaları ve populer kült yazıları yazmakta ve medeniyet üzerine kafa yormaktadır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir