Çocuklarınızı İstiyor: Lanetli Gözyaşları

New Line Cinema ve yapımcı James Wan’dan Lanetli Gözyaşları, sembolleşmiş Latin Amerika efsanesine özgün bir korku filminde hayat veriyor ve ödüllü kısa film The Maiden’ın yenilikçi yönetmeni Michael Chaves’in de yönetmenliğini yaptığı ilk uzun metrajlı film oluyor.

1973 Los Angeles’ında geçen film, bir sosyal hizmet görevlisi ve dul bir bekâr anne olan ve kocasının kaybıyla başa çıkmaya çalışırken bir yandan da üstlendiği iki rolü dengelemeye çalışan Anna Tate-Garcia’nın (Linda Cardellini) hikâyesini anlatıyor.

İnançlı insanlarla dolu bir şehre hizmet eden kuşkucu biri olan Anna, işinde birçok hayali görüntü ve batıl inançlarla uğraşırken, genelde içindeki şeytanları buluyor. Patricia Alvarez’in (Patricia Velasquez) evine çağrılıp da iki oğlunu dolaba kilitlenmiş olarak bulduğunda, dehşete düşmüş annelerinin onları kilit altında tutmak için gösterdiği çaresiz çabayı tehlikeli bir istismar işareti olarak yorumlar.

Anna, Patricia’nın ihtiyacı olan yardımı almasını sağlamaya kararlı olsa da ilk endişesi çocukların güvenliğidir. Ama karşı karşıya oldukları gerçek tehlikenin farkında olmadığı için Anna’nın, anneyi psikiyatri bölümüne yatırıp çocukları da koruma altına aldığında, neyi açığa çıkaracağından ya da yol açacağı yıkımdan haberi yoktur.

Gecenin geç saatlerinde, iki oğlanın uyuduğu çocuk koruma evinin koridorlarında tüyler ürpertici bir çığlık yankılanır… Cesetleri daha sonra nehirden çıkarıldığında, çocukların mahvolmuş annesi bundan dolayı Anna’yı suçlar ve ona bir uyarıda bulunur. Artık onun çocukları La Llorona’nındır… Ama sıradakiler Anna’nın çocukları olabilir.

Karanlık çöktüğünde ve çocukları ağlayan kadının meşum feryatlarını duyunca Anna, Patricia’nın iddialarının gerçekleriyle yüzleşmek zorunda kalır. Bu efsanevi ruh, günümüz Los Angeles’ında çocukları avlama peşindedir ve kendi küçük çocukları da onun avıdır.

Gidecek kimsesi olmayan Anna, rahiplikten şifacılığa dönen ve hayatı boyunca bu savaşa hazırlanan Rafael Olvera’ya (Raymond Cruz) bel bağlar. Kuvvetli inancını ve ruhani totemlerini birleştiren Rafael, Anna ve çocuklarıyla birlik olur ve gece olup La Llorona öfkeli doğaüstü hiddetini saldığı zaman hazırlıklı olmak için önlemler alır ve silahlanırlar.

YAPIM HAKKINDA

Korku filmlerinden önce dünya halk efsaneleriyle korkardı. En iyi hikâyeler hâlâ baki olsa da çok azı La Llorona gibi korkutma gücüne sahip olmuştur.

Bir anne, öfkeli bir kadın, bir katil, bir efsane… Nehirleri ve su yollarını takip eden ağlayan kadın, yaramazlık yaparsanız ya da geç saate kadar dışarıda kalırsanız sizi alıp götürmek için karanlıkta bekler. Ve duyduğunuz son şey onun rahatsız edici çığlığıdır: “Ay, mis hijos!” (Aman, çocuklarım)

Latin Amerika folklorunda sembol hâline gelmiş ve en çok bilinen figürlerden olan La Llorona ve onun hayattayken boğarak öldürdüğü çocuklarının yerine koymak üzere yılmaksızın çocukların ruhlarının peşine düşmesi, nesiller boyunca pek çok çocuğun kâbusu olmuş ve Amerika’nın büyük kısmında iz bırakmıştır. Hikâyesi yüzyıllar boyunca anlatılarak kendi içinde hayat bulmuştur. Zamanla bazı değişikliklere uğrasa da her biçimde ve her şekilde değişmeyen tek bir şey var: Dinleyen herkesin hâlâ ödünü patlatıyor.

Yapımcı James Wan şöyle diyor: “Amerika’ya ilk geldiğimde, insanların gelip bana anlattığı ilk hikâyelerden biri La Llorona’ydı. İnsanlar filmlerimi izlemiş ve hayalet hikâyelerini sevdiğimi düşünmüşler -ki haklılar da- ama La Llorona bunun çok ötesinde. Sizi çok derinden korkutuyor ve olduğunu bile bilmediğiniz korkularınıza parmak basıyor. Küçükken neden insanların hayatının ayrılmaz bir parçası olduğunu anlıyorsunuz. Bu hikâyeye takıldım kaldım. Beyazperdeye taşımak için ne kadar inanılmaz ve korkutucu bir karakter diye düşündüm.”

Wan gibi yapımcı Emile Gladstone da bu efsaneyi yıllar önce duymuş ve o zamandan beri etkisi altında. Kendisi şöyle diyor: “Her şeyden önemlisi bu kadar zengin, bu kadar duygusal bir hikâye olması, La Llorona’nın karakter olarak çok inandırıcı olması, aklımı başımdan aldı. Bir yapımcı olarak insan böyle bir hikâyeyi beyazperdeye taşıyacağı için heyecan duyuyor çünkü filmler seyirciye bir şey hissettirmeli ve bu efsane son derece duygusal.”

La Llorona, ailelerin nesiller boyunca çocuklarıyla paylaştığı bir hikâye ve efsanenin kuvveti sebebiyle yönetmen Michael Chaves bunu daha geniş bir kitleye taşımak istemiş. Şöyle diyor: “Filmi hazırlarken bu hikâyeyi dinleyerek büyümüş, hatta küçükken onlara bu hikâyeyi anlatmış büyükannelerle, olabildiğince çok insanla konuşmak istedim. Asıl büyüleyici olansa aynı şekilde iki kez anlatıldığı olmuyor. Ne kadar çok insanla konuştuysak, o kadar nüans ve değişiklik duyduk ama hepsinde gerçek anlamda bir merak ve korku duygusu vardı. Bana bu hikâyeyi anlatırken çok açık davrandıkları için onlara gerçekten minnettarım ve bu filmde de bunun hakkını vermek istedim.”

Oyuncu Patricia Velasquez içinse filmin ilham kaynağı ona hiç yabancı değil. Oyuncu şöyle diyor: “Çocukluğumun büyük kısmı Meksika ve Venezuela’da geçti ve kayıp çocuklarına seslenen bu kadının hikâyesini dinleyerek büyüdüm. Küçükken sürekli uslu durmamız gerektiğini yoksa La Llorona’nın gelip bizi alacağı söylenirdi. Biz de uslu dururduk ve buna gerçekten çok inanırdık.” Ve gülümseyerek ekliyor: “İnanın bana, bu yaşta bile, bu hikâyeyle büyüyenlerde onun etkisi az da olsa var.”

Yalnız da değil. Rol arkadaşı Raymond Cruz ekliyor: “Bu hikâyenin insanı korkutan yanı, bunun gerçekten olabileceğine inanmanız. Bunu arkadaşlarınızı korkutmak için ya da çocuklarınızı hizaya sokmak için kullanabilirsiniz ama ortadan kaybolmuş çocuklar var, anlatabiliyor muyum? Shakespeare’in dediği gibi, cennette ve dünyada hayal edebileceğinizden çok daha fazla şey var.”

Oyuncu Linda Cardellini ekliyor: “İster inanın ister inanmayın, kim olursanız olun, hayatınızın hangi evresinde olursanız olun, bu hikâyenin insanı derinden etkileyen bir yanı var ve sizi buluyor çünkü herkesin bir annesi var, herkes çocuk oldu ve insanların kendi çocukları var.”

Lanetli Gözyaşları’nın yapım macerası yapımcı Gladstone’un, senaristler Mikki Daughtry ve Tobias Iaconis’ten bir hikâye taslağı oluşturmaya başlamalarını istemeleriyle başlamış. Sonra kendisine hayalindeki projeyi gerçeğe dönüştürecek telefon gelmiş. Gladstone kahkahalarla şöyle anlatıyor: “Tek duyduğum ‘James’ adıydı, soyadını bile duymadan ‘evet’ dedim. Böyle bir projede ortağınız olmasını hayal ettiğiniz, onu tahmin etmediğiniz seviyelere taşıyacak biri varsa o da James’tir. Türün inkâr edilemez bir ustası olmakla kalmıyor, aynı zamanda harika bir adam ve yanında olmak çok eğlenceli. Bu yolculukta ortağım olduğu için kendimi çok şanslı hissediyorum.”

Wan’a göre bu fırsat hikâyeye olan takıntısının ötesine geçmiş. Şöyle anlatıyor: “La Llorona kültürel bir fenomen ve dünyadaki bazı en büyük korku hayranları tarafından seviliyor. O yüzden bu proje karşıma çıktığında yapmak istediğim tek şey, insanlar çok sevdikleri bu hikâyeyi beyazperdede izleyebilsin diye ayağa kalkmasına yardımcı olmaktı.”

Gary Dauberman’ın da eklenmesiyle yapım ekibi tamamlanmış oldu ve yönetmen arayışına girildi. Ama yenilikçi, son derece ürkütücü kısa film The Maiden internette yayınlandığında, yapbozun o kritik parçası da yerine oturdu. Dauberman anlatıyor: “Hepimizin aklı başından gitti. Kendinden emin bir şekilde yönetilmişti ve sadece kamera ve göze batmayan pratik efektlerle insanı korkutabiliyordu. Estetikten, bizimle aynı tür filmleri seven biri tarafından yapıldığını düşündük, haklı da çıktık.”

Michael Chaves hem filmleri severek büyümüş hem de en sevdikleri filmlerden bazılarını Wan yönetmiş. Dolayısıyla kendini sinema kahramanlarından biriyle aynı odada bulmak, onun için gerçek dışı bir tecrübe olmuş. Chaves şöyle diyor: “Baştan sona bu yolculuk hayatımın en çılgın yolculuğuydu ve büyük bir şerefti. James inanılmaz bir sinemacı ve fazlasıyla destek olan biri. Sürecin her aşamasında, anlatmak istediğiniz hikâyeyi bulmayı ve seyircinin anbean görmek istediği şeyleri hedef alan harika, basit görüşler sunuyordu. Emile de muhteşem, başından beri harika bir işbirlikçi ve elzem bir unsurdu. Gary’nin de hikâye anlatımına karşı doğuştan yeteneği var ve harika biri.”

Başyapımcı Richard Brener, La Llorona hikâyesini beyazperdeye taşımaktan heyecan duyuyor. “Bu, zamandan bağımsız ve evrensel olarak korkutucu olan hikâye, New Line’ın insanların korkularına parmak basan, geniş hikâye yelpazesi ve büyük bütçeli film geleneğini devam ettiriyor ama hepsinin amacı aynı. Her yerde seyircileri korkutmak.”

MUMLARI YAKMAK

Zengin köklerini, onu yıllar boyunca aktarmış olan usta hikâye anlatıcıların ellerine bırakan Lanetli Gözyaşları, ağlayan kadını 1973 Los Angeles’ında hayata geçiren ve ailesinin üzerine çökmek üzere olan bu lanete hiç maruz kalmamış bir sosyal hizmetli ve dul bir bekâr anne olan Anna Tate Garcia’nın yoluna çıkaran özgün bir hikâye anlatıyor.

Rol kendisine teklif edildiğinde Linda Cardellini, filmin merkezindeki bu kompleks kahramana karşı koyamadığını söylüyor: “Senaryoyu okuduğumda birinin karısı ya da kız kardeşi olmamasına bayıldım. Gerçekten de ailesini bir arada tutmak için tüm ihtimallere karşı gelen bir kadınla ve çocuklarını korumak için neler yapacağıyla ilgili. Bu hikâyeyi onun açısından yaşamamız çok hoşuma gitti. Ve açıkçası tam kapsamlı bir korku filminde olmak da çok heyecan vericiydi.”

Cardellini’nin performanslarına uzun zamandır hayran olan Wan, onun rolü kabul etmesine çok sevinmiş. “Linda çok yetenekli ve varlığını ekranda hissettiren biri ama yine de filmlerini izlerken Linda’yı izlediğimi unutuyorum çünkü karakterlerinin içinde kayboluyor. O yüzden bu filmde yer aldığı için gerçekten çok şanslıyız.”

Anna’nın kocası Los Angeles Emniyetinde görevdeyken öldürülüyor ve iki çocuğu Chris (Roman Christou) ve Samantha’yı (Jaynee-Lynne Kinchen) tek başına büyütmek zorunda kalıyor. İşine çok bağlı olsa da çocuklarının yanında olmak için elinden geleni yapıyor, kaybettiği kocasının ortağı Cooper da (Sean Patrick Thomas) ona destek oluyor ve evdeki baba yokluğu dolduruluyor.

Los Angeles’ın yoğun sosyal hizmetler sisteminde görevli olan Anna, işi gereği risk altındaki çocukların refahını kontrol etmek için sorunlu evlere gidiyor. Tecrübesi sayesinde en kötüsüne hazırlıklı olsa da Patricia Alvarez’in evinde kendisini bekleyenlere onu hiçbir şey hazırlayamazdı.

Patricia eskiden beri La Llorona’yı biliyor ve ondan korkuyordu. Ağlayan kadının çocuklarınızı isterse onlara sahip olana kadar durmayacağını da biliyordu. Karakteriyle aynı ismi paylaşan Patricia Velasquez şöyle diyor: “Filmimizde La Llorona üç gün ve üç gece boyunca geliyor. Her gece biraz daha zor oluyor ve bu Patricia’nın son gecesi.”

Anna’nın kâbusu yeni başlasa da Patricia Alvarez, kendi çaresizliğinin sonunu yaşıyor. Gladstone anlatıyor: “Patricia’nın çocukları hedef seçilmiş, bu yüzden o da çocuklarını La Llorona’dan korumak için onları bir dolabın içinde saklıyor. Tabii ki Anna çocukları dolapta kilitli bulunca onun işini yapan herkesin yapacağı şeyi yapıyor: Onları saklandıkları yerden çıkarıyor ve koruma altına alıyor. Tabii ki bunun sonuçları yıkıcı oluyor.”

Cardellini şöyle diyor: “Cehenneme giden yol, iyi niyetle döşenmiştir derler. Bence da Patricia’nın ailesine yardım etmeye gittiğinde Anna da çok iyi niyetli. Ama sonuç olarak onları da kendini de lanetliyor. Bu da biri için karşı karşıya kalması dehşet verici bir durum.”

Cardellini ve Velasquez’in sahnelerde karşı karşıya gelmesini izlemek, Chaves için bu filmin en aydınlatıcı yanlarından biriymiş. “Linda ve Patricia gerçek hayatta anne ve bunlar, anne olanlar için korkutucu roller ama ikisi de çok başarılıydı. Çok insani ve temel bir şeye parmak basıyorlar ve onları izlemek büyüleyici ve çok etkileyici.”

Yönetmen sözlerine şöyle devam ediyor: “Linda muhteşem bir sanatçı ve çocuk oyuncularımıza karşı çok doğal ama çocuklar tehdit altında kaldığında annelik içgüdülerinin çok ham, gerçek ve kuvvetli bir şekilde devreye girdiğini görmek gerçekten çok etkileyiciydi. Bu kadın çocuklarını kaybediyor, Patricia da karanlık ve çaresiz bir yere gitti ama kameraları kapattığımızda sevgi dolu, aklıselim hâline geri dönüyordu. Gerçekten muazzam bir performanstı.”

Velasquez, karakterinin yolculuğunun onu sanatının sınırlarını zorlamaya ittiğini itiraf ediyor. “Bu korkutucu bir film olsa da ve gerçek olmasa da biz oyuncular için yaptığımız şey çok gerçek. Çocuklarla çalışmak insanı hassas yapıyor. Bir anlamda iyi çünkü işinize faydası oluyor. Ama başka bir açıdan gerçekten çok korkutucu olabiliyor. Bu karakterin yaşadıkları ve benim, onu gerçekçi bir şekilde oynamak için yaşadıklarım çok ama çok korkutucuydu. O yüzden güven oluşturduğunuz bir yönetmenle çalışmak muhteşem bir şey. Michael çok genç ama buna rağmen ne istediğini ve bunu nasıl uygulayacağını çok iyi biliyor ve bunu talep etmekten korkmuyor. Oyuncu olarak kendimi güvende hissettim ve kendimi tutmadım.”

Cardellini ekliyor: “Filmde öyle anlar vardı ki bir anne olarak izlemek benim için çok zordu. Michael çok görsel bir yönetmen ve fikirlere öyle açık ki bu gerçekten samimi bir yaratıcı iş birliği oldu. Bu hikâyeyi tecrübe edişimizdeki gerçekliği yakalamak istedi, bu da bir şekilde bu dehşet verici sahneleri canlandırmayı eğlenceli kıldı.”

Patricia’nın trajik kaybının sonrasında, evine karanlık çöküyor ve cevap arayışı onu bu efsanenin dehşet verici dünyasının iyice derinine sürüklüyor. Chaves şöyle diyor: “Bu bir halk efsanesi gibi, bir batıl inanç gibi geliyor ama çok geçmeden La Llorona’nın gayet gerçek olduğu ve Anna’nın çocuklarının peşine düştüğü anlaşılıyor.”

Ama ağlayan kadın onları kolayca alamayacak. Cardellini şöyle diyor: “Kabul etmek her ne kadar zor olsa da, bununla yüzleşmek onun için ne kadar korkutucu olsa da Anna, artık karanlık bir varlığın çocuklarını takip ettiğini inkâr edemiyor ve onların güvenliğini sağlamak için ona karşı tek başına durmak zorunda. Kilise ona yardım edemez, polisin kendisine inanmayacağını biliyor. Bu büyük tehlike karşısında hiç düşünmediği kadar güçlü olmak zorunda yoksa çocuklarını sonsuza dek kaybedecek.”

Ama bu mücadelede beklenmedik bir müttefiki olduğunu bilmiyor. Ve o adam silahlanmış bir şekilde, bir savaş planıyla geliyor.

CURANDERISMO (ŞİFACILIK)

Eski bir rahip olan Rafael Olvera, şifacı olarak topluma daha geniş kapsamlı bir manevi şifa ve koruma sağlamak için kiliseden ayrılmıştır. Anna dükkânına girdiği zaman Rafael onun yüzünde ve travma geçirmiş çocuklarının gözlerinde, ihtiyaç içinde olduklarını görebiliyor.

Bu rolü canlandıran Raymond Cruz şöyle diyor: “Anna bir hortumun ortasında kalmış ve Rafael de fırtınayı dindirmeye yardımcı oluyor. Bu kadın, imkânsızlıklarla karşı karşıya. Çocukları mağdur ediliyor, evi kuşatma altında. Bu iblisle başa çıkmak için inançları, onun karşı karşıya olduğu şeye açıklık getirebilecek birinin yardımına ihtiyacı var.”

Kendi tabiriyle Tanrı’dan dönen bu karakteri canlandırması için Chaves’in aklında başından beri Raymond Cruz varmış. Şöyle anlatıyor: “Rafael’in tehlikeli olabilecek, güvenebileceğinizden emin olmadığınız biri gibi olmasını istedim çünkü Anna’nın bu filmde düşünmeden alması gereken risk bu. Ve Raymond’ın inanılmaz olan yanı, çok nazik, birebirde anlaşması çok kolay biri olması, öyle ki bu çılgınlık ve tehlike hissini nerelere taşıdığına inanamıyorsunuz. Bu rolü üstlendi ve gerçekten çok başarılıydı.”

Yönetmenin duyduğu şevk, Cruz için neşe kaynağıymış. “Karmaşık sahneler çekerdik ve çok iyi giderdi. Sonra Michael’ın monitörün arkasından biz çekim yaptığımız sırada harika olduğuna dair bağırdığını duyardık. Onun bu şevki, bu tecrübenin genel olarak harika olmasını sağladı.”

Rafael, Anna’nın sebeplerinden, Anna da onun yöntemlerinden şüphe ediyordu ama bu savaşa düşünmeden girdi. Chaves şöyle diyor: “Rafael, La Llorona’nın peşinde. Onunla hiç yüz yüze gelmemiş ama uzun zamandır bu çarpışma için hazırlanıyormuş.”

Cruz şöyle diyor: “Bu çocukları kurtarmak için bir savaşa giriyorlar. Fiziksel olarak değil, zihinsel, duygusal ve manevi olarak. Bu onların ruhları için yapılan bir savaş. Ve karanlığın güçlerine karşı koymak için tek şansları, ekip olarak çalışmak.”

Bu, La Llorona’nın ölüm döngüsünün üçüncü gecesi ve ikinci bir şans olmayacak.

LIMPIAS ESPRITUALES (RUHANİ TEMİZLİK)

Filme ilham veren inançları ve gelenekleri onurlandırmak ve riske girmemek adına, kameralar kayda başlamadan önce yapım ekibi, manevi bir korumayla yapımı başlatmak için bir rahip ve şifacı getirmişler.

Rahibin kendilerini kutsamasının ardından şifacı, setteki herkesin negatif enerjisini almak için yaktığı adaçayının dumanını kullanarak bir ruhani temizlik töreni gerçekleştirmiş. Chaves anlatıyor: “Bu benim ilk ruhani temizliğimdi ve çok iyi geldi. Hepimiz içimizde güç hissettik. Setteki herkesi etkileyen, meditasyon etkisi yaratan bir an oldu.”

Cardellini ekliyor: “İnsanların gelip çekimlere başlamadan önce çok olumlu bir şey yapması çok hoş. Setlerde bir sürü şey olur ya da insanlar hastalanır, bu değişkenlerin çekimleri ne kadar etkileyeceği daima ucu açık bir sorudur. Bu filmde kasvet var, o yüzden bu yolculuğa çıkmadan önce biraz ışık tutulması çok güzel oldu.”

Lanetli Gözyaşları, Los Angeles içinde ve civarında gerçek lokasyonlarda çekildi. Anna’nın evi, şehrin Batı Adams bölgesinde bulundu. Birçok önemli iç ve dış mekân, yakınlardaki çok amaçlı alanlarda inşa edildi.

Chaves’e hikâyenin nostaljik 1973 yılına konumlandırılmasına yardımcı olanlarsa görüntü yönetmeni Michael Burgess, yapım tasarımcı Melanie Jones ve kostüm tasarımcı Megan Spatz’di. Chaves şöyle diyor: “Bir film çekmek için bir ekip gerekir, ben de departman şeflerime yaratıcılık anlamında olabildiğince özgürlük tanıdım. Bana göre onlara ne kadar yaratıcı güç verirseniz, sonuçlar da o kadar iyi olur. Ve herkes üstün başarı gösterdi.”

Lanetli Gözyaşları, Burgess’in görüntü yönetmenliğini yaptığı ilk film. Başarılı bir kamera operatörü olarak Aquaman’in çekimlerini yeni tamamladığı sırada Wan, kendisini Chaves’e tavsiye etmiş. Yönetmen şöyle anlatıyor: “Mike harika bir dost ve çalışma arkadaşı. Yoğun bir programa sahip küçük bir film bu ve Mike bunu çok büyük gösterdi. Bir konumun ya da ortamın yakalamayı umduğunuz özünü tam olarak elde etmek konusunda içgüdüsel bir yeteneğe sahip.”

Burgess şöyle diyor: “Bu muhteşem bir tecrübe oldu ve bu fırsat elime geçtiği için çok mutluyum. Mike çok iyi bir çalışma arkadaşı ve süreci çok eğlenceli bir hâle getiriyor. Yapım öncesi süreçte her gün bir odada oturur ve filmi canlandırırdık, çekim ve ışıklandırma fikirleri ortaya atardık. O görsel biri, bu dili konuşuyor ve hep o doğal olmayan hissi nasıl yaratacağımız konusuna odaklanıyordu, her şey doğru görünüyor ama verdiği his yanlış. Bu çekimler sırasında da durmadı. Her gün bir odada oturuyorduk ve şöyle diyorduk: Tamam, insanları nasıl korkutabiliriz?”

Chaves ve Burgess’in film için yarattığı korkutucu görsel motifler arasında, ışık hareketleri ve filmin asıl mekânında -Anna’nın çocuklarıyla paylaştığı evde- ışığın olmaması çok önemliydi, o yüzden ilk iş doğru yeri bulmaktı.

Neyse ki yapım tasarımcı Melanie Jones, Batı Adams bölgesinde bu tanıma en ince ayrıntısına kadar uyan iki katlı, Victoria dönemine ait bir ev bulmuştu. İkinci katında çekimlerin başından sonuna üniversite öğrencilerinin yaşadığı bu ev için Jones şöyle diyor: “Ev mükemmeldi. Planı idealdi ve Chaves ile görüntü yönetmeni Burgess buraya bayılmıştı. Benzersiz bir karaktere sahipti. Çoğu Victoria dönemi evinde koyu renk ahşaplar olurken bu evde çok güzel, altın sarısı meşeler vardı. Sıcak, samimi bir his veriyordu ve yaşanmışlık vardı, bu ailenin 20 yılını o eve yerleştirebildik.”

Her katman için Chaves, Jones ve ekibi dönemin dergilerini ve fotoğraflarını incelemiş, 70’lerin başında Los Angeles’ta geçen çok sayıda film izlemiş. Chaves şöyle diyor: “Anna ve çocuklarının hayatını kuruyorduk. Ve her ailede olduğu gibi çocukların eşyaları bir yerde birikmişti, kocasından kalan eşyalar vardı, bir yaşamın seneleri bu alana kat kat serilmişti. Melanie harika bir estetik yarattı ve o dönemi yansıtan sıcak renklerden ve hissiyattan oluşan bir palet oluşturdu. Kusurlar olmalıydı, doku olmalıydı, o da bunu çok güzel yakaladı.”

Ama hep günlük güneşlik değildi. Jones şöyle diyor: “Karanlık geldiğinde ve ürkütücü bir hissiyat oluşmaya başladığında evin de bir dönüşüm geçirmesi gerekiyordu. Gıcırdayan kapılar, gıcırdayan zemin, cereyan yapan pencereler ve bu evde hepsi vardı.”

Yapımcı Dauberman’a göre Burgess ve Jones’un yetenekleri birleşince işin kalanı hallolmuş: “Michael Burgess çok güzel bir resim yapıyor. Melanie ve ekibi de ona göremediğiniz şeylerle sizi korkutması için ona ideal bir tuval veriyor. O sete girdiğinizde gerçekten birinin evine girmiş gibi hissediyordunuz. Ama ışıklar kapanınca, her karanlık köşede saldırmaya hazır bir şekilde ne dolanıyor acaba diye merak ediyordunuz. Evin hikâyeyi anlatması gerekiyordu, onlar da bu evi yaşanmış, gerçek, güvenli ama aynı zamanda da korkutucu bir hâle getirmeyi başardı.”

Evin her yerini saran perili olduğu hissinin de faydası olmuş. Chaves şöyle diyor: “Evin sahibi orada bir şey olduğuna inanıyordu ve çekimlerin sonunda aşağı yukarı bütün ekip buna ikna oldu. Bazı tuhaf olaylar yaşadık: İnsanlar fısıldamalar duydu, bazı şeylerin yeri değişiyordu. Bu şeylerin gerçek olamayacağını ilk ben söylesem de ‘galiba burada bir şey var’ diyen ilk kişi de bendim.”

Sıcak bir yaz günü, evin hortlak sakini kendini göstermiş. “Mutfakta çekim yapıyorduk ve içerisi cehennem gibi sıcaktı. Bir anda evde serin bir rüzgâr esti, sadece rüzgâr değildi, sanki kutup fırtınası gibiydi. Dolayısıyla hepimizin aklı başından gitti. Çıt çıkmıyordu. Sonra bir arkadaşım bana döndü ve ‘yalnız değiliz’ deyip güldü. Evet, burası perili.”

Cruz, şifacı rolü için kendine ait birçok malzeme getirmiş. Bunlar arasında kendi manevi koruması için aldığı siyah turmalin bileklik de varmış. Ve buna ihtiyacı olmuş. Cruz anlatıyor: “Rafael’in La Llorona’yla ilk karşılaştığı sahneyi çekiyorduk, tüm ihtişamıyla onu ilk kez görüyorduk. Ve bir anda bileklik elimden uçup gitti. Boncuklar her yere dağıldı.” Chaves anlatıyor: “Bu da neydi böyle? Hepimiz boncukları toplamaya koyuldu. İçlerinden üç tanesi ikiye ayrılmıştı. Bu çok iyi yapılmış bir bileklikti, boncukları çok sertti. Hiçbir şeyi ellememiştim, ben kırmamıştım. Sahnedeki enerjiden olmuştu.”

Rafael’in, Anna’nın ailesiyle bir araya geldiği heyecanlı sahneyi kurgulamak için tüm yaratıcı bölüm şeflerinin en başta araştırmaya başladığı ve en önemli olan konulardan biri de Curanderismo denen ve mücadele sırasında büyük önem teşkil eden doğal şifa sanatı olmuş. Los Angeleslı olan Chaves’e göre kendisine dükkânlarının kapısını açan tüm kadın ve erkek şifacılar, ona hakkında pek bir şey bilmediği, memleketine özgü bir kültürün önemli bir parçasını tanıtmış. Kendisi şöyle diyor: “Los Angeles’ta yaşıyorsanız her yerde bu şifacılardan var. Ve konuştuğumuz herkes muhteşemdi, bize geçmişlerini, inançlarını, yaşadıkları tecrübeleri dürüstlükle anlattılar. Onlara La Llorona’yla nasıl başa çıkacaklarını bile sorduk. Kesinlikle Rafael’in karakterine ilham verip onun şekillenmesine ve Raymond’ın performansına da çok yardımcı oldular.”

O dünyaya izin verdikleri kadar giren Cruz içinse bu çok güzel geçirilmiş bir süreç olmuş. “Bu filmde elime birçok aksesuar alıyorum ve hepsi yaptıkları şey ve kullanılış biçimleri açısından çok özel; İncil, haç, tespih, adaçayı, Palo Santo, yumurtalar, ateş ağacı tohumları. Seyircinin bu mücadelenin gerçek olduğunu hissetmesini istedik. Bu nesneler Rafael’in, bu karanlık varlıkla savaşmak için sakladığı kişisel eşyalar, o yüzden her şeyin doğru olması gerekiyordu.”

LA LLORONA’YI ÇAĞIRMAK

Filmde yer alan bunca toplama karaktere bakınca, muhtemelen en önemli ve en zor süreç oyuncuları seçmekti. Gladstone şöyle diyor: “James’in dediği gibi kendi canavarınız kadar iyisinizdir. Filmde dünyanın en iyi oyuncularını oynatabilirsiniz ama La Llorona bu yüzlerce yıllık hikâyeye değer biri olmazsa film de olmazdı.”

Bilmedikleri şeyse kendisi, ellerinde bulunan seçme kasetlerinde bulunmayı bekliyordu. Marisol Ramirez, sonunda Velasquez’e verilen rol için okuma yapmıştı ama ikinci kez baktıklarında onun oyuncu olmak için doğduğunu anladılar. Chaves şöyle diyor: “Marisol’ün performansında çılgınca bir yan vardı, nefesimizi kesti. Patricia rolü için seçmelere katılmış ama role kattığı kasvet ve o hayvansı vahşilik, tam La Llorona gibiydi.”

Üç saatlik makyaja ve günde iki kez saçı yapılmasına rağmen Ramirez için bu rol hayallerini gerçekleştirmiş. Kendisi şöyle diyor: “Hep bir korku filminde, korkunun kaynağını canlandırmak istemişimdir. Ama hepimizin dinleyerek büyüdüğü bu meşhur efsaneyi canlandırmam istendiğinde hayalim, bambaşka seviyede gerçekleşmiş oldu.”

La Llorona, hem Ramirez’in performansıyla, hem de farklı disiplin ve departmanların bir araya gelerek ekranda gördüğümüz canavarı yaratmasıyla can bulmuş. Bu konuda en büyük emeği özel efekt ve makyaj sanatçısı Gage Munster vermiş.

Vaktiyle bu dalda ustalaşmak isteyen Chaves için Munster ve Wan’la bu canavar tasarımında birlikte çalışmak, zaten önemli anlarla dolu çekimlerin gerçekten en önemli anlarından biriymiş. Kendisi şöyle diyor: “Baştan sona hayran hayran dolandım. Gage gerçek bir sanatçı. James muazzam bir canavar yaratıcısı ve ayrıca müthiş bir saç-makyaj tasarımı ekibimiz vardı. Bu iş birliğinin bir parçası olabilmek, nadir bir ayrıcalıktı ve ustalardan alınan bir ders gibiydi.”

Ama onları yönlendiren, pek çok kişinin kalbinde yeri olan bu canavara duyulan saygı olmuş. Yönetmen sözlerine şöyle devam ediyor: “Bu kutsal bir hikâye. La Llorona’yla büyüyen insanların, onun neye benzemesi gerektiğine dair kendine ait fikirleri var. Ve bilmeyen insanlar içinse korku filmi lügatine yepyeni bir canavar ekliyoruz. Hiçbirimiz bunu hafife almadık. Umarım La Llorona’ya dair vizyonumuz hem onun köklerini onurlandıracak, hem de 21. yüzyıla uygun bir canavar yaratmış olacak.”

Tabii bu çabada, Ramirez’in de yeri büyük. Üç saat boyunca makyaj yapma, diş, el, saç kaynakları, jel, su ve kontak lens takma ve sonrasında çıkarma ayini, kendisinin “yoğun, heyecan verici ve çağrışım yapan” dediği tecrübenin çok önemli bir parçasıymış. “Michael harika, nazik ve destek olan biri, oyuncu arkadaşlarımın hepsi muhteşemdi. Saç ve makyaj uygulamaları bazen çok yorucu olsa da beni gerçekten çok değiştirdi. En son lensleri takıyorduk ve onlar takıldığında insan kendini farklı bir dünyada yürüyormuş gibi hissediyor.”

Chaves şöyle diyor: “Yüzündeki gülümseme hiç eksik olmadı. O makyaj olmadan, dünyanın en sevgi dolu, komik, sıcakkanlı insanı. Ama setteyken; eyvah eyvah, gerçekten çok korkutucuydu.”

Çekimdeki en unutulmaz anlarından biri de Ramirez’in ilk gününde yaşanmış. Kendisi anlatıyor: “Büyük oranda Latinlerin olduğu bir Los Angeles mahallesinde çekim yapıyorduk, çocuklar “Şaka Mı Şeker Mi?” oynamaya çıkmıştı. Karavanımdan çıktım, üstümde ful kostüm vardı, küçük bir çocuk annesinin elinden kurtulup caddeyi geçmeye başladı. Arabalar geliyordu, ben de zarar görmeden koşup onu yakaladım. Herkes hayretle iç çekti ve olduğu yerde kalakaldı. Çocuklardan bazıları çığlıklar atıyordu ve o oğlanın annesi de “La Llorona!” diye bağırdı.”

Bu etkiyi yaratan en önemli şeylerden biri de ağlayan kadının elbisesiydi. Chaves şöyle diyor: “La Llorona, klasik beyazlı bir kadın. Elbisesi, efsanenin resminde o şekilde yer alıyor ve Megan Spatz de ekranda gerçek ve uzun soluklu bir şey yaratırken onun yarattığı etkiyi onurlandırmak adına kendi görsel zevkini de kattı.”

Spatz, Chaves’in kendisine duyduğu güvene ve yaratıcılık anlamında tanıdığı özgürlüğe, yapım ekibinin kıymetli bilgilerine de minnettar. Kostüm tasarımcısı şöyle diyor: “Hepimiz bunun zamandan bağımsız olmasını istedik, o yüzden insanların La Llorona’yı nasıl yaşadığını anlamak çok önemliydi. Latin kültürü, resim ve tasarımları bana çok ilham veriyor, dolayısıyla elbise çeşitli referanslardan alınarak Frankensteinlaştırıldı.”

Chaves’in, La Llorona’nın sonsuz avı için nehirler ve su birikintilerinde yürüdüğü için elbisesinin “yüzlerce yıllık ve nehir pisliğiyle dolu” olarak tanımladığı şeyi elde etmek için Spatz, sanatçı Jason deCaires Taylor’ın sualtı müzesi enstalasyonlarından ilham almış. Kendisi şöyle diyor: “İnsan heykelleri yapıp sonra onları okyanusta batırmış ve işi, bölgenin kendisine özgü deniz varlıklarına bırakmış. Yani bir sürü güzel, çürümekte olan yapılar var, üstlerinde algler ve mercanlar var, uzun zamandır orada duruyorlarmış gibi.”

Chaves’e göre sonuç sade, geleneksel, klasik ama bunu giyen kadında ciddi anlamda ters giden bir şey olduğu imasını veren tehdidi yansıtıyor.

Ramirez de filmde yer almaktan gurur duymuş. Diğer milyonlarca kişi gibi La Llorona onun da hayalinde yaşıyor. Kendisi şöyle diyor: “Pek çoğumuzun dinleyerek büyüdüğü bu hikâyeyi, dünyanın dört bir yanındaki izleyicilere aktaran bu filmin bir parçası olmakla gurur duyuyorum. Umarım efsaneye aşina olanlar, La Llorona’larını ekranda görebilecek.”

Velasquez ekliyor: “La Llorona bizim kültürümüzde yaşıyor ve nefes alıyor. Bu filmi, bu sembolleşmiş figürü yeni keşfeden insanlara, onunla bir sinema salonunun güvenli ortamında karşılaşma fırsatı vereceği için çok seviyorum.”

Cruz ekliyor: “Ama bu filmi izlerken patlamış mısır ve şeker mi istiyorsunuz? Peki. Ama yanınızda haç da getirin, kutsal su da getirin ve hatta siyah turmalin bir bilekliğiniz varsa onu da getirin. La Llorona, hayatımız boyunca bizim aklımızı başımızdan aldı. Sıra sizde. Hazır olun!”

Cardellini içinse sırf adrenalin patlaması bile bu riske değer. “Korkmak istiyorsanız, bence bu film çok eğlenceli olacak çünkü sizi korkutmaya başladığında bırakmıyor. Sonuna kadar.”

Michael Chaves içinse asıl amaç zaten buymuş. Lanetli Gözyaşları sadece hayatının fırsatı değil, aynı zamanda ilk uzun metraj filmini çeken yönetmenin izleyerek büyüdüğü ve hâlâ çok sevdiği türde filmler yapması için bir şansmış. Chaves şöyle diyor: “Bir korku filmi izlediğinizde, içinizde savaş ya da kaç içgüdüsü harekete geçiyor. Herkes tetikte ama bir gerilim anı yaşıyorsunuz ve bu devam ediyor. Her zaman sonuç alamıyorsunuz. Ta ki gardınızı indirene kadar. Sonra acımasız ve bitmeyen korkularla saldırıyor. Seyircinin yaşamasını istediğim şey de bu. Baştan sona filmi diken üstünde izlemeleri ve sonra da sinemadan gülümseyerek, heyecan dolu bir şekilde çıkmaları. Bu yüzden böyle filmlere gidiyoruz, onları bu kadar eğlenceli kılan da bu.”

Yazar hakkında: Öteki Sinema

Öteki Sinema editörleri Prometheus'un David'i gibi... Siz uyurken bile, hoşunuza gidecek yazıları buluyor, itinayla hazırlıyor ve yayına sunuyor. Öteki Sinema çalışıyor!

Bak bunu da seversin...

Hepimizin İçinde Bir Süper Kahraman Vardır: Shazam!

Hepimizin içinde bir süper kahraman vardır! DC süper kahramanının başlangıç hikâyesinin anlatıldığı Shazam! 6 Güç'ün yönetmeni David F. Sandberg.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir