Las Hurdes / Land Without Bread (1933)

“İnsanlarım, ah, benim insanlarım,
antenler yalan söylüyorsa,
yalan söylüyorsa rotatifler,
kitaplar yalan söylüyorsa,
duvarda afiş, sütunda ilan yalan söylüyorsa,
beyaz perdede yalan söylüyorsa çıplak baldırları kızların,
dua yalan söylüyorsa,
ninni yalan söylüyorsa,
rüya yalan söylüyorsa,
meyhanede keman çalan yalan söylüyorsa,
yalan söylüyorsa umutsuz günlerin gecelerinde ayışığı,
söz yalan söylüyorsa,
renk yalan söylüyorsa,
ses yalan söylüyorsa,
ellerinizden geçinen
ve ellerinizden başka her şey
herkes yalan söylüyorsa,
elleriniz balçık gibi itaatli,
elleriniz karanlık gibi kör,
elleriniz çoban köpekleri gibi aptal olsun,
elleriniz isyan etmesin diyedir.
Ve zaten bu kadar az misafir kaldığımız
bu ölümlü, bu yaşanası dünyada
bu bezirgan saltanatı, bu zulüm bitmesin diyedir.” (Nazım Hikmet)

Salt meta uğruna insanı ve doğayı acımasızca sömürmeyi yaşam biçimi haline getirmiş olan burjuvazinin çirkin yüzünü açığa çıkardığı müthiş filmleriyle insanın insanileşme mücadelesine eşsiz katkılar sağlayan Luis Bunuel olmasaydı, sinemayı bir sanat olarak görebilmek hayli güç olurdu diyebiliriz. Bunuel, insanı ve insanileşmeyi amaç edinen birçok sanatçıyı etkilemişse de, Türk sineması üzerinde böyle bir etkiden söz edebilmek mümkün gözükmemektedir. Bunuel’i ustaları arasında sayan Andrei Tarkovsky vasıtasıyla dolaylı bir etkiden bahsedilmiş olsa da, ciddiye almak pek olası değildir. “Bence insan, özü itibarıyla manevi bir varlıktır ve hayatının anlamı da bu maneviyatı geliştirmekte yatar. Bunu yapmazsa, toplum çöker. Sanata düşen görev, maneviyatın diriltilmesi görevidir” diyen Tarkovski’den etkilendiğini iddia edenlerin, “maneviyatı öldürmek ve toplumu parçalamak” için film çekiyor olmalarını zaten başka türlü izah edebilmek mümkün değildir.

“Neoliberalizmin ekonomik ifadesi daha keskin adaletsizlik, politik ifadesi kuralsızlaşma ve özelleştirme, kültürel ifadesi de sınırsız tüketimciliktir ve sinema bu sisteme göbekten bağlıdır. Consciousness Industry, Hans Magnus Enzensberger tararından geliştirilen ve insan aklının bir toplumsal ürün olarak yeniden üretilmesini sağlayan düzenekleri tanımlayan bir kavramdır. Bu düzeneklerin en önemlileri kitle iletişim araçları ve eğitimdir. Enzensberger’e göre günümüzün temel sektörü olan bilinç endüstrisi özgül bir şey üretmez; başlıca işi, insanın insana egemenliği üzerine kurulu mevcut düzenin sürdürülmesini sağlamaktır. Bu, gönüllü olarak ya da baskı altında, bilerek ya da naifliği sonucunda bilinç sektörünün bir parçası olan entelektüelin rolünün de değişeceğini gösterir.” (Julian Stallabrass, Sanat A.Ş.)

Kapitalizmin vaad ettiği sözde özgürlük, paranın sağladığı özgürlüktür. Bu özgürlük paraya bağımlıdır ve insani hiçbir şeyle, örneğin dürüst, çalışkan veya haysiyetli olup olmamakla ilişkili değildir. Paranın tek belirleyici olması, aynı zamanda paranın “bitme” ihtimalini de beraberinde getirdiğinden hangi yolla olursa olsun paraya sahip olma arzusu modern insanın tek amacı olmakta, bu da güvensizliğe ve yabancılaşmaya yol açmaktadır. Para hırsının gözünü kör ettiği modern insan, kendi türünü rakip, tehdit hatta düşman olarak görmekte ve arzularıyla arasında engel olarak gördüğü toplumdan kopmak istemektedir. Ne var ki, toplumdan koptukça güvensizliğe kapılmakta, güvensizliğe kapıldıkça da bunu “toplumdan” tam anlamıyla kopamamış olmasına bağlamaktadır. Noam Chomsky, Eski Amerikan Merkez Bankası başkanlarından birinin, Kongre’ye verdiği ifadesinde, ekonomiyi yönetmedeki başarısını “Büyük İşgücü Güvensizliği” dediği şeye dayandırdığını itiraf ettiğini söylemiştir. Yani işçiler güvensiz olursa, kontrol altında olur, düzgün ücret, düzgün çalışma koşulları ya da düzgün sendikalaşma isteyemezler. Her şey aslında herkesin gözü önünde ve bu kadar açık bir şekilde olup bitmekte, mutlak bir kısırdöngü içine giren modern insan, her geçen gün tek başına kalmakta, sahip olduğunu zannettiği oysa gerçekte kölesi olduğu meta dışında “güvenebileceği” bir şey bulamamaktadır.

“En güçlü yayın kuruluşunun elektrik endüstrisine ya da film şirketlerinin bankalara olan bağımlılığı, sektörlerin tek tek ekonomik olarak iç içe geçmiş kollan tüm tabloyu gözler önüne serer. A ve B filmleri ya da değişik fiyatlı dergilerde yer alan öyküler arasındaki keskin ayrımlar gerçek farklılıkları yansıtmaktan çok tüketicilerin sınıflandırılması ve kayda geçirilmesine hizmet eder. Herkes için uygun bir şey öngörülür ve böylece bu işlemlerden kimse kaçamaz. Ayrımlar zihinlere kazınır ve yaygınlaştırılır. İzleyicilere dizi halinde nitelikler hiyerarşisi ulaştırılması, bunu bütünüyle niceliğe dökmekten başka bir işe yaramaz. Herkes kendiliğinden, önceden birtakım göstergelere göre belirlenmiş “level”ına [düzeyine] uygun davranmalı ve kendi tipi için üretilmiş seri üretim kategorisini seçmelidir. Tüketiciler, araştırma kuruluşları tarafından çizilen ve propaganda için kullanılanlardan ayırt edilemeyen haritalarda kırmızı, yeşil ve mavi alanlarla değişik gelir gruplarına göre ayrılarak birer istatistik malzemesine dönüşür.” (Theodor W. Adorno-Max Horkheimer, Aydınlanmanın Diyalektiği)

Kitlelere güvensizlik, yetersizlik ve korku yayan, ucuz, yoz ve seri üretime dayalı kültür endüstrisi ürünleri, yeni dünya düzeninde artık sanatın yerini almıştır. Üretim, dayanışma, haysiyet ve adalet için değil, kitlelerin uyuşturulması, kadınların cinsel nesneye indirgenmesi, eleştirel düşüncenin geriletilmesi, doğal insani duygu, tutum ve davranışların yok edilmesi, sömürü, yağma ve talanın meşru hale getirilmesi kısaca insanın insanileşme mücadelesinin engellenmesi kültür endüstrisinin hedefidir. Sanatın değil kapitalizmin sözcülüğünü yapan sözde entelektüellerin ve sanatçıların asla yüzleri kızarmadan örneğin birer “kırmızı halı” uzmanı olmalarının izahını başka türlü yapmak mümkün değildir. Ne var ki, “bir sanat olarak sinemanın” özüyle bağdaşması olanaksız bu durum hayli utanç verici olduğundan, yeni düzene uyum sağlamak arzusundaki entelektüel ve sanatçı, kültür endüstrisi ürünlerinden aldıkları zevki maskelemek için “sanatın tanımını değiştirmek” zorunda olduklarının bilinciyle hareket etmektedir. İnsanı hayvandan ayıran en temel özelliklerden birisinin hatta en önemlisinin utanma duygusu yani yüz kızarması olduğu bilinmektedir. Kitlelerin boyunduruk altına alınması için kapitalizme uşaklık eden sanatçıların yüzlerinin nasıl olup da kızarmadığı ise araştırmaya değer bir konudur.

“Sanatçılar bütün işlerini kendileri yapsalardı, tabii iyi olurdu; oysa onlara sürekli olarak işçilerin yardım etmeleri gerekiyor; hem de yalnız sanat üretim alanında değil, çoğunun sürdürdüğü lüks yaşamlarında da… Bu yardımı ya varsıllardan bir tür ücret şeklinde ya da hükümetin tiyatrolara, akademilere, konservatuarlara [sinemalara] yaptığı milyonluk para yardımları şeklinde alıyorlar. Bu paralar, sanatın sunduğu estetik hazlardan hiç yararlanmayan ve kendisinden istenen parayı sağlayabilmek için belki de ineğini satan halktan toplanıyor. Burada asıl dehşet verici olan şudur: Onca emeği, insan yaşamını ve ahlaki değerleri yiyip yutan sanat, yararlı olmak şurada dursun, ya zararlı bir şeyse?” (Tolstoy, Sanat Nedir?)

Tarık Ali bir yazısında Doğu’nun yani Müslümanların Bunuel’e borçlu olduğunu söylemiştir. Bu konuda aynı şekilde düşündüğümü ve birkaç istisnayı saymazsak bu büyük borcun halen ödenmediğini düşünüyorum. Komünizmin İslam’ı yok edeceğini düşündüğü için kapitalizme kucak açmaktan çekinmeyenlerin, İslam’ı yeryüzünden silmek isteyenlerin kimler olduğunu hala anlayamamış olmalarını ise ifade edecek sözcük bulamadığımı söylemeliyim. Ezen ile ezilen, zalim ile mazlum, sömüren ile sömürülen ilişkisi gözönüne alındığında doğal olarak bir araya gelmesi ve kapitalizme karşı koyması gerekenlerin birbirine düşmeleri, kapitalizmin mutlak başarısına dönüşmüştür. Böylece gelir adaletsizliği muazzam boyutlara varmış, obeziteden ölenlerin sayısı açlıktan ölenlerin sayısını geçmiş, doğanın sömürülmesi son haddine ulaşmış, okyanuslarda binlerce metrelik çöp dağları oluşmuş ve milyonlarca insan içecek bir bardak temiz su bulamaz hale gelmiştir. Tarık Ali, Müslümanların Bunuel’e borcunu ödemediğini söylerken haklıdır ancak bir avuç azınlığın yeryüzünün bütün kaynaklarını kendisi için sömürdüğü ve medeniyet olarak tanımladığı böylesine aşağılık bir düzenin varlığını sürdürmesinde, bizlerin de azımsanamayacak derecede suçlu olduğunu söylememesinin eksiklik olduğunu söylemeliyim. Ne var ki, her şeyden önce özeleştiri yapmak zorunda olduğunun farkına varamayanların değil böyle bir borcu ödemesi, varlığından bile haberdar olması ve sorumluluk alması mümkün değildir.

“Son haberlere göre, sahip olduğumuz nükleer bombaların sayısı, yalnız yeryüzündeki tüm canlıları yok etmeye değil, aynı zamanda bu dünyayı yörüngesinden çıkarıp sonsuzluğun o soğuk boşluğuna fırlatmaya yetecek kadar çoktur. Bu, müthiş bir şey! Neredeyse bravo diye bağırmak geliyor içimden! Artık kesin olan şey şu: Bilim insanın düşmanıdır. Ve bilim, bizi yok oluşa götüren, o güçlü olma içgüdümüzü okşamaktadır. Zaten yakın zamanda yapılan bir araştırma da bunu kanıtlamaktadır. Dünyada şu an çalışan “yüksek nitelikli” 700 bin bilim adamından 500 bini insanlığı yok edecek, daha öldürücü silah yapma yolları aramakta. İçlerinden sadece 200 bini bizleri korumanın çarelerini düşünmektedir. Kıyamet gününün borazanları birkaç yıldır çalıyor; ama bizler buna kulaklarımızı tıkıyoruz. Üzerinde çalıştığım, ama muhtemelen filme çekme fırsatı bulamayacağım son senaryom, üçlü bir suç ortaklığına dayanır: Bilim, terörizm ve kitle iletişim araçları.” (Luis Bunuel, Son Nefesim)

Burjuvazinin sözde biliminin ve sözde sanatının içine düştüğümüz durumun suç ortaklarından olduğunu bilen Luis Bunuel, “Las Hurdes: Tierra Sin Pan” isimli belgeselini 1933 gibi çok erken bir tarihte çekmiştir. Salvador Dali ile birlikte çektiği “Un chien andalou” (1929) ve annesinden aldığı borç para ile çektiği  “L’age d’or” (1930) filmlerinden sonraki üçüncü filmidir. 1922 yılında yol yapılana kadar kimselerin varlığından haberdar olmadığı Las Hurdes bölgesi hakkında yazılmış bir kitaptan etkilenerek belgeseli çekmeye karar veren yönetmenin parası yoktur hatta kamerayı bile ödünç almıştır ancak kararından vazgeçmez ve Las Hurdes’in sefaletini bütün çıplaklığıyla filme alır. Böylece, aradan yaklaşık 80 yıl geçmiş olmasına karşın Las Hurdes’den çok daha kötü koşullar altında milyarlarca insanın yaşamaya çalıştığı kapitalist dünya düzeninde, kendini “evrensel” ilan eden Batı medeniyetinin “insanlığın” bütün zenginliklerini salt kendisi için yağmaladığını ve kendinden olmayanı nasıl sefalet içerisinde bıraktığını, bu eşsiz belgesel sayesinde bir kez daha görebilmek mümkün hale gelmiştir, diyebiliriz.

“Çekim boyunca her sabah gün doğmadan yola çıkardık. İki saat arabayla gittikten sonra, ellerimizde araç gereçlerle yola yürüyerek devam ederdik. Bu ıssız, çıplak dağlar beni çok çabuk etkisi altına aldı. Orada oturan halkın sıkıntıları, hatta zekâları ve o yitik ülkelerine, o “ekmeksiz toprağa” bağlılıkları da büyülemişti beni. En az yirmi köyde halk taze ekmek nedir bilmiyordu. Öyle ki bazen birinin Endülüs’ten getirdiği kuru bir ekmeği para yerine kabul ettikleri bile olurdu.” (Luis Bunuel, Son Nefesim)

Belgeselin yönetmeni ve senaristi Bunuel’dir. Köyün ortasında, yönetmenin deyişiyle “dağlardan kopup gelen acınası bir dere” görülür. Kışın gürül gürül akan bu derede yazın su bulmak mümkün olmadığı gibi yeme içme, temizlik, hayvanların sulanması, çamaşırların yıkanması, çocukların oyunları hep aynı derede yapıldığı bilgisi seyirciye verilir. Taze ekmeğin bilinmediği bu topraklarda birkaç çocuğun bayat ekmek parçalarını suda ıslatarak yedikleri görülür. Bu sahneleri görünce aklıma bizim köylerimizin geldiğini, pek çok Anadolu köyünde de durumun pek farklı olmadığını söylemeliyim. Yıllarca “somun ekmek” veya “beyaz ekmek” denilen “şehir ekmeğinin” arasına köy ekmeklerinin “katık” olarak konulup yenildiği, çok değil yirmi, otuz yıl öncesine kadar elektrik, telefon hatta yol bulunmayan köylerimizin olduğunu bilmek acı vericidir. “Orada bir köy var uzakta” dizeleriyle büyüyen, halkı için kaygı duymayan, onun yanına gitmeyen, görmeyen ve sorumluluk almayan sanatçılarımız köyü “uzaktan” sevmekle yetinirken, Bunuel, yok saymak ve inkâr etmek yerine açığa çıkarmayı tercih etmiştir. Çünkü içinde bulunulan sefaletin çözümsüz olmadığını bilmektedir.

“Köyün girişinde bir öksürük korosu bizi karşılıyor. Köylülerin büyük bir kısmı hasta… İçler acısı bir sefalet karşımıza çıkıyor. Guatr bu köylerin bilindik hastalığıdır.” (filmden)

Burjuvazinin yükselişinin temel itici gücü, üzerinde milyonlarca insanın yaşadığı Amerika ‘’kıtasının’’ ve Ümit Burnu’nun keşfi olmuştur. Bu keşifler sonucu bilindik ticaretin en önemli yolları önemini yitirmeye başlamıştır. Amerika ve Afrika kıtasında yaşayan halkları acımasızca yok eden, buralardaki altın ve gümüş başta olmak üzere her türlü işe yarar materyali yağmalayarak Avrupa’ya taşıyan, gözlerini altın hırsı bürümüş bir avuç çeteden başka bir şey olmayan bu “fatihler”, adına sonradan merkantilizm denilecek sömürü ve vurgun düzeninin temellerini atmıştır. Zenginlik peşinde koşmak, değerli madenleri ülkede tutmak ve dışarıya çıkmasını engellemek merkantilizmin en yüce amacı olmuş, Avrupa’ya taşınan altın ve gümüş bütün dengeleri bozmuş, bu durumla baş edemeyen dönemin en güçlü devleti olan Osmanlı, 1584 yılında akçenin değerini düşürerek ilk ‘’devalüasyonu’’ uygulamak durumunda kalmış, bu da Celali İsyanları’na ve ardınan Büyük Kaçgun’a dönüşmüştür.

Doğan Avcıoğlu, Türkiye’nin Düzeni isimli eserinde din adamından, asayiş görevlisinden, asi devlet memurundan, çetelerden, eşkıyalardan hatta bunları temizlemekte görevli paşalardan gelen zulüm ve baskının zaten mal güvenliği olmayan köylüyü bir de can derdine düşürdüğünü yazar. “Büyük Kaçgun” olarak nitelenen bu kargaşa döneminde, insanlar, ovadaki köylerini bırakıp, “devletin” erişemeyeceği, gözden uzak yerlere kaçıp, 3-5 hanelik yeni yerleşim yerleri oluşturmuşlardır. Anadolu’nun bugün herkesi şaşırtan on binlerce farklı yerleşme noktasında toplanmış akıl dışı dağınık köy yapısında, Batı’nın dünya egemenliğini ele geçirmeye başlamasının doğrudan etkisi vardır. Ve bu yıkıcı etki, her yıl katlanarak artacak, günümüzdeki büyük sefalete yol açacaktır.

“Zavallı köylüler sahipsizdi. Mallarından vazgeçmişler, canlarını düşünüyorlardı. Hürriyete kavuşabilmek için açlığa ve sefalete razı idiler. Zorbaların gelemeyecekleri yerlere çekiliyorlar, onların katlanamayacağı hayata intibak ediyorlardı. Böylece köyler, beşer onar evlere dağılmıştı. Herkes yollardan kaçıyordu. Kervansaraylar ıssız kalmıştı. Şenlikli kervan yolları artık mamur köylere uğramıyordu. Atlının tırmanamadığı ve barınamadığı taş içleri, çıplak dağ dorukları, yol vermeyen orman izbeleri, susuz step ortaları… Ah, buralar ne mukaddes yerlerdi. Oralarda ne sipahi, ne celali, ne de levent vardı. Şehirlerin ve hükümetin bulunduğu yerde hayat boğucu ve öldürücü idi… Zulmün yetişemediği yerde hayat ne kadar tatlı oluyordu. Bu sefil göçün ne zaman dindiğini bilmiyorum. Fakat Anadolu köylüsünün bu hayata asırlarca katlandığını kayıtlar ispat ediyor.” (Hasan Reşit Tankut, Köylerimiz)

Hasan Reşit Tankut, Köylerimiz isimli kitabında, köylünün insafsız düşmanlarının köylüyü kaçtıkları yerlerde de bulduklarını, kaçmanın mümkün olmadığını gören köylünün son çare olarak yoksulluğa sarıldığını, “Ne istiyorsunuz ağalar, para mı? Yok. At mı, silah mı? Yok. Giyim kuşam mı? Yok. Size konak, hayvana ahır mı? Yok. Yiyecek mi, yem mi? Allaha şükür o da yok.” dediğini yazar. Böylece can ve mal güvenliğinin tamamen ortadan kalkmasıyla, halkın inançlarında da köklü değişiklikler ortaya çıkmış, iyiye gidiş umudunu yitiren kitleler, kurtuluşu başka dünyalarda aramaya koyulmuş, böylece kadercilik anlayışı ve aza kanaat etme düşüncesi kitleleri sarmıştır.

“Tek sahip oldukları yiyecek patates ve fasulye, onları da her zaman bulamıyorlar, yetersiz besleniyorlar. Patates tükendiği için Mayıs ve Haziran en çetin aylardır. Bu sebeple kirazla beslenmeye başlarlar, fakat açlık arttıkça, meyvelerin olgunlaşmasını beklemeden yedikleri için dizanteri baş gösterir.” (filmden)

Bunuel’in belgeseli sayesinde, Las Hurdes köylülerinin de kıraç, verimsiz ve kimselerin erişemeyeceği yerlerde yoksulluk içinde yaşıyor olduklarını görmekle, dünyanın tüm köylülerinin benzer şekilde sömürüldüklerini, benzer şartları yaşadıklarını ve benzer düşünceler geliştirdikleri tahmin edebiliriz. Köylerdeki dramı, temiz su yokluğunu, tarım alanı eksikliğini, çocuk ölümlerini, çarpık evler içindeki köylüleri anlatan Bunuel, onlarla alay etmek değil, onların acılarına çözüm bulmak arzusundadır. İçinde yaşamak için değil yalnızca uyumak için yapılmış evlere ve çözümü olmasına karşın çözümsüz bırakılmış sefalete mahkum edilmiş ve kendi mülkünü yağmalamasına karşın “burjuvazinin” mülkiyetine saygı duymayı düşünmesi öğretilmiş köylüleri görünce kapitalist devletin “ideolojik aygıtlarının” hayatın hiçbir alanında boşluk bırakmadığının canlı bir şekilde görüldüğünü söylemeliyim.

“Duman nereden çıkış yolu bulursa oradan çıkıyor. Ne baca var ne de pencere. Yazları akarsular hemen hemen kurur ve bu da anofellerin taşıdığı sıtmanın kaynağıdır. Bütün Hurdeslilerin sıtmalı olduğu söylenebilir. Sokaklarda birçok hastaya rastlıyoruz. Günün birinde bir evin kapısının önünde toplanmış bir grup insan gördük. Az önce bir çocuk ölmüştü. Ölüm, bu bedbaht köylerde gerçekleşen sıradan olaylardan biridir.” (filmden)

Büyük bir tesadüf sonucu, Bunuel’in belgeselini çektiği yıl, ülkemizde de Niyazi Berkes inceleme yapmak maksadıyla bazı Ankara köylerine gitmiştir. Niyazi Berkes’in Ankara köylerinde, Luis Bunuel’in İspanya köylerinde karşılaştığı yoksulluk, korku, hastalık, açlık, derme çatma evler, köylünün içinde bulunduğu bu durum birebir örtüşmektedir. İspanya’da o dönem nasıl bir politika izlenmiştir bilmiyorum ancak ülkemizde köylüyü “milletin efendisi” ilan eden Cumhuriyet’e ve Atatürk’e karşın sanatçıların köylünün sefaletine eğilmemesinin hatta peşinen cahil ve pis ilan edilerek, aşağılanmasının izaha muhtaç oluğunu söylemeliyim.

“Ziyaret ettiğimiz ve tetkik ettiğimiz köylerde halkın küçük çocukların ölümünü doğal bir hadise olarak kabul ettiğini gördük. Köylü Tanrı’nın arzusu ile doğan çocukların birkaç tanesinin nasıl olsa öleceğine adeta bir zaruret gibi bakmaktadır. Büyüklerin ölümünden farklı olarak, küçük çocuğun ölümünde bir sebep veya mesul aramak âdeti yoktur. Köyde kadınlar “bir kadının beş altı çocuğu olmalıdır ki, bir ikisi sağ kalsın” diye düşünmektedirler.” (Niyazi Berkes, Bazı Ankara Köyleri Üzerine Bir Araştırma)

Çanakkale ve İstiklal Savaşları ile Batı emperyalizminin yenilmezliği efsanesini paramparça ederek, dünyanın ezilen ve sömürülen halklarına umut ışığı olan Türk halkı, tam bağımsızlığını Niyazi Berkes’in deyişiyle, “didişe didişe, santim santim” kazanmasına karşın aydınlarının, sanatçılarının hatta yöneticilerinin ilgisizliğiyle karşı karşıya kalmıştır. Birkaç yıl arayla eşsiz devrimler gerçekleştirmelerine karşın Sovyet sanatçıları cumhuriyetin heyecanını iliklerine kadar hissetmişken, bizim sanatçılarımızın niçin Cumhuriyet’i, devrimleri, tam bağımsızlığı hatta bunları gerçekleştiren halkını sahiplenmediği, Niyazi Berkes’in 1933 yılında düzenlediği gezi üzerinden şöyle okuyabiliriz.

“Bizi taşıyan otobüs Kayaş’a kadar rahatça geldi. Ondan sonra yol yok! Bir süre eşeklerin, kağnıların düzleştirdiği yollardan· tozu dumana katarak ilerledik. Bir süre sonra köy gözüktü. Bir Orta Anadolu köyünü ilk kez görmüş olmanın duyguları içindeydim. Halkevindeyken herkes bayrak, direk, golf pantolon gibi şeyleri hazırlarken (Ülkü dergisini yöneten, Kolej mezunu ve çok iyimser bir genç olan Nusret Köymen şık bir golf pantolon ve çoraplarla geliyordu çünkü zamanın en medeni “köycüsü” oydu. Adından da belli…) ben de aklımca orada incelemenin nasıl yapılacağını düşünüp duruyordum. Köye girmeden önce duruldu. Bayrak direği konmuş. Bir küme köylü toplanmış, ayrı bir yerde, korku içinde bize bakıyorlardı. Program gereği marş söylenerek bayrak çekildi. Behçet Kemal mahut şiirlerinden birini okudu ve ondan sonra da heyecanlı nutuklar söylendi. Köylü, “bu işten bakalım başımıza ne gelecek” der gibi bakıyor ya da içlerinde dünya görmüş olanları ortaoyunu seyreder gibi bakıyordu. Köylünün “efendileri” köyü gezmek istedilerse de gördükleri pislik, hayvan leşleri kokusu karşısında bu köy gezisinin bir tadı olmadığını anlayarak otobüse doldular, bize de “eyvallah” diyerek gittiler. Ünlü “şair” ne demiştir, biliyorsunuzdur herhalde: Orada bir köy var uzakta/O köy bizim köyümüzdür/Gitmesek de görmesek de/O köy bizim köyümüzdür. “Şair” utanmadan böyle dizeler yazmış! İnanılır gibi değil. Bu zırva sözlere “şiir” diye hayran olanlar var hala. Efendiler gidince köyü dolaşmaya çıktık. Bizi gören köylü ayağa kalkarak “Kusura bakmayın efendi, bizim halimiz böyle” diyerek özür diliyorlardı. Böyle koşullar altında yaşayan insanları ilkel, cahil, pis, aşağı görmek dünyada düşünülebilecek en büyük alçaklık olurdu. (Niyazi Berkes, Unutulan Yıllar)

“Milletin istiklalini yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır” sözleriyle yola çıkan, tam bağımsızlıktan başka hiçbir şeyi kabullenmeyen ve bu yolda yalnızca kendi halkına güvenen Atatürk’ün ölümüyle birlikte çağdaşlaşma hedefi büyük bir hızla “Batılaşma” olarak yozlaştırılmıştır. Bu yozlaşmanın sonucunda, halkını değil de Batı’yı amaç edinenler, Batı’nın teknolojik üstünlüğü karşısında büyük korku duymuş ve hızla aşağılık duygusuna kapılmışlardır. Bir insan için böylesine büyük bir korku ile yaşamak mümkün olamayacağından, Batı ile özdeşleşme, korkudan tek kurtuluş yolu olarak görülmüştür. Batı’yı tanıdıkça halkından, dilinden, dininden, kültüründen hatta meziyetlerinden nefret edenler, küçümsedikleri halk için üretmek ve insanileşme mücadelesinde onların kalplerinde fırtınalar koparmak yerine Batılı egemenler için eserler vermeyi “sanat” olarak pazarlamaya başlamışlardır.

“Türkiye’nin bugünkü mücadelesi yalnız kendi nam ve hesabına olsaydı belki daha kısa, daha az kanlı olur ve daha çabuk biterdi. Türkiye azim ve mühim bir gayret sarf ediyor. Çünkü müdafaa ettiği, bütün mazlum milletlerin, bütün şarkın davasıdır ve şark milletlerinin beraber yürüyeceğinden emindir. Müstemlekecilik ve emperyalizm yeryüzünden yok olacak ve yerine milletler arasında hiçbir renk, din ve ırk farkı gözetmeyen yeni bir ahenk ve işbirliği çağı hâkim olacaktır.” (Gazi Mustafa Kemal Atatürk, 1922)

Böyle aşağılık bir vicdan oluşumuyla, tam bağımsızlıktan kesin olarak vazgeçenler, korkuya karşı etkili bir korunma sağlamak için içine düştükleri bu korkuyu uşaklıkla değiştirmişlerdir. Ne var ki, kendilerinin korkak ancak kendilerinden aşağı, cahil ve gerici olarak gördükleri halkın daha cesur ve daha onurlu davranmasının, kendilerinin ne kadar “aşağılık” olduklarını açığa çıkaracağının farkına vardıklarından “ürettikleriyle” halkı uşaklık etmesi için zorlamaya başlamışlardır. Böylece “aydınlanmasını” asla istemedikleri halkın sefalet ve cehaletinin kendilerinin ne kadar entelektüel, ne kadar çağdaş ve ne kadar Batılı göstereceğini bilen “kendi çıkarlarını vatanın menfaatlerinden üstün gören” alçaklar ile halk aralarında büyük uçurumlar açılmaya başlamıştır. Halk ne kadar eğitimsiz, ne kadar kaba, ne kadar cahil, ne kadar pis, ne kadar lahmacun kokulu kaldıkça kendilerinin “seçkinliği” ve “sanatçılığı” onaylanmış olacak ve Batılı arkadaşlarına “bakın, biz böylesine bir halkın içinden kurtulmaya çalışıyoruz, bizi de aranıza alın” diyebileceklerdi. Yakup Kadri’nin “Yaban” romanı bu uçurumun nasıl açıldığının ilk işaretlerini vermektedir, diyebiliriz.

“Sabaha yakın saatlerde Halkevi’ndeki odamda alışık olmadığım, inlemeye benzer, kulakları tırmalayan gıcırtılı sesler çıkaran kağnı sesleri ile uyanırdım. Bunlar köylerden Hergele Meydanı denen yere satılacak mallarını getiren köylülerin kağnılarıydı. Yerli ya da yabancı efendiler görmesin diye bunların herkesin uyuduğu bir zamanda kente girmelerine izin veriliyormuş. Atatürk’ün çevresini saran kişilerin modernlik anlayışı böyleydi! O, [Atatürk] fırsat bulunca bunların elinden gizlice kaçarmış. Bunu, sonraları gittiğim bir köyün muhtarından öğrenmiştim. Türk köylüsü (her ulusun köylüsü belki) gerici değildir. “Ben değişmek istemem, ileriye gitmek günahtır” diyen köylü yoktur. Bunu söyleyenlerdir asıl gerici ve yalancı olanlar.” (Niyazi Berkes, Unutulan Yıllar)

Halkı “batılaşmanın” önünde engel olarak gören Batı hayranı sanatçılar, eski Yunan mitolojik karakterlerine övgüler düzemeyen “cahil” halkın, kendilerinin “ince” zevklerinin “taklitçisi” olmasını beklemişler ancak bu gerçekleşmeyince onları aşağılamaktan asla çekinmemişlerdir. Attila İlhan ‘’Hangi Batı’’ isimli kitabında genç bir şairin yumruğunu göğsüne vura vura ‘’Ben Türk olmak istemiyorum. Çevremde gördüğüm her şey kızgın bir demir dehşetiyle etime yapışıyor. Sanatımla ve duygulanma gücümle başka ve Batılı bir ortama aidim ben’’ dediğini, daha yaşlı, basbayağı ünlü bir başkasının da bir Ankara birahanesinde üç aşağı beş yukarı benzer şeyler söylediğini ve içinde “haçlar, Hıristiyan duaları, Tevrat ya da İncil hikâyeleri kımıldanan birkaç şiir okuduğunu’’ yazar.

“Batıcı filmler yapıyor, kendimiz seyredip, kendimiz beğeniyorduk. Batıcılık yanlışında sinema yazarlarımız, suç ortağımızdı.’’ (Lütfi Akad)

Lütfi Akad’ın yukarıdaki sözünü gerçeğin hazin bir ifadesi olarak görmek mümkündür. Niyazi Berkes’in deyişiyle “fırsat buldukça etrafını çeviren sözde modernlerden” kaçan Atatürk, bu günlerden birini kendi ağzından şöyle anlatmaktadır.

“Bir gün Akşehir civarında bir köye gittim. Çok yağmur yağıyordu ve soğuk vardı. Kendimi belli etmeyerek, bir evin önünde duran kadına: “Bacı, yağmur var; soğuk var. Beni çatın altına kabul eder misin?” dedim. Hiç tereddüt etmeyerek: “Buyurun”  dedi ve beni bir odaya aldı. Odada ateş olmadığı ve yeni bir ateşin yakılması uzun zamana bağlı olduğu için “isterseniz bizim odaya gidelim. Orada hazır ateş var” dedi. Gittik. Müteakiben komşulardan birkaç kadın ve birkaç erkek geldi. Beraberce konuşmağa başladık. Konuşurken bana en mühim sualleri soranlar kadınlar oldu. Askerin vaziyetini, düşmanın halini, en mühim düşmanın hangisi olduğunu sordular ve bunları sorarken hiç bir telaş ve dikkate lüzum görmediler. İnsanca konuştular. Fakat biraz sonra, benim kim olduğumu anlayınca telaş gösterdiler ve söyledikleri, sordukları şeylerden kendilerine bir zarar geleceğini zannederek korktular! Çünkü şimdiye kadar resmi bir adamla açıkça konuşmayı büyük bir kabahat telakki etmişlerdi.” (Gazi Mustafa Kemal Atatürk, 1928)

Ekim Devrimi’nin ardından Sovyet Rusya’da ortaya çıkan genç kuşak, büyük bir özgüven ve atılımla yeni bir sinema kurarak, devrime ve halkına sahip çıkmayı başarmıştır. Benzer zorlukları yaşamış ve benzer mücadeleleri vermiş iki ülke sinemasını karşılaştırmak, içinde bulunduğumuz durumun vahametini gösterecektir. Sovyet sanatçılar halkına hizmet edecek devrimci bir sanat yaratmalarına karşın “ya istiklal ya ölüm” diyen halkının büyük mücadelesini anlatan eserler vermek yerine, bilinçsiz kitleler yaratmak için çaba gösterilmesi acı vericidir. Türkiye’ye gelen ve içinde Atatürk’ün Onuncu Yıl Nutku’nu okuduğu sahnenin de yer aldığı Türkiye’nin Kalbi Ankara (1934) belgeselini çeken Sergey Yutkeviç ‘’Devrim Sineması’’ isimli kitapta şöyle demektedir.

“O zamanlar bütün bir kuşağın yok olmuş olduğu unutulmamalıdır. Ülkemiz bizden çalışmamızı bekliyordu. Açık ki, ülkemizin kültürün her alanında insanlara ihtiyacı vardı… Büyüklerimiz ülkenin her tarafına dağılmışlar, İç Savaş’ta kırılmışlar ya da Rusya’yı terk edip gitmişlerdi. Bu yüzden Cumhuriyet, açıkça örgütlenme eksikliği, insan eksikliği duyuyordu; bunu anlamıştık, ülkemiz bizden çalışma bekliyordu, ülkemizin kültürün her alanında insanlara gereksinimi vardı.” (Sergey Yutkeviç)

Yukarıdaki sözler Türkiye’yi de anlatabilirdi oysa Türk sineması devrimin sineması olmamış, halkın yanında durmamış, halkının ıstırabını çözmek ve acısını dindirmek için uğraşmamış ve Hollywood’un ucuz taklitçisi olmayı tercih etmiştir. İstiklal Savaşı’nı, çekilen acıları, fedakârlıkları ve zaferi anlatan eli yüzü düzgün yapımların olmaması bir yana, bu yönde ciddi bir eğilim veya gayret görülmemesi utanç vericidir. Devrim Sineması isimli kitaba göz attığımızda, Pudovkin’in “Bütün şan ve şeref, halkının düşünceleriyle ortak duygularını kendi bilincinde özümsemeyi becerebilen sanatçının olsun.” sözlerini, Golovnya’nın “Biz gençlere ayrıca her çalışmanın toplumsal bir değeri olması gerektiğini, kişisel beğeni için değil, halk için yaratması gerektiğini, topluma zararlı ürünler verme hakkının olmadığını öğretiriz.” ifadesini ve Yutkeviç’in “Bizim ülkemizde sinema yalnızca tek bir haktan, aptal ve sorumsuz olma, para basan bir makine olma, bir karnaval atraksiyonu olma hakkından yoksundur. Bizim ülkemizde sinema, halka karşı akıllı, derinlikli ve sorumlu ürünler vermekle yükümlüdür. Çok ağır ve harika bir sorumlulukla, karşı karşıyayız.” dediğini okuyabilir bunların tam zıddını yapan sinemamız adına bir kez daha utanabiliriz.

Hiçbir şeye inancı olmayan, başına buyruk yaşamayı ve sorumluluk almaktan duyduğu korkuyu sözde muhalifliğinin ardına gizleyenler, Avrupalıdan daha Avrupalı olmaya çalışan sözde sanat dünyamızın birkaç istisna dışında kocaman bir çöplük olduğunu düşünüyorum. Bu acınası duruma karşın, sözde sanatçı, saçına, sakalına, yürüyüşüne, üslubuna, isyanına, kopyala yapıştır eserlerine, muhalifliğine, uçarılığına, ritüel ve geleneğine, gösterişli isim ve ünvanlarına kısaca “-mış gibi yapmasına” karışılmadığı sürece insanın insanileşme mücadelesinden uzaklaşmış hatta bu mücadelede taraf olmayı küçümser hale gelmiştir. Sanat insanın ve toplumun belleğini tazelemezse, insanın zulüm, haksızlık ve sömürünün sona ermesi için sürdürdüğü mücadelesine destek olmazsa hiçbir işe yaramaz. Luis Bunuel doğduğu halkının acılarını unutturmazken, halkının mücadelesi için hiçbir çaba göstermeyen, hesapsızca tüketmeyi hak olarak gören ve cüce ruhunun hezeyanlarını sanat diye sunarak kendi korkularını yayanların kimlere hizmet ettiği çok açık değil midir?

“Bu aç çocuklara her yerde olduğu gibi üçgenin iç açıları toplamının yüz seksen derece olduğu öğretiliyor. Bu partallar içindeki yalın ayak çocuklar dünyanın her yerinde ilkokula giden çocuklarla aynı öğretimi alırlar. Okulda bulduğumuz bir ahlak bilgisi kitabının rastgele bir sayfasını açıyoruz. İsteğimiz üzerine en başarılı öğrencilerden biri tahtaya kitaptaki kurallardan birini yazıyor. Bu küçüklere öğretilen etik de bizim medeni dünyamızdakiyle aynı: ”Başkalarının mülkiyetine saygı gösterin.” (filmden)

Üretim, dayanışma ve adalet temeline dayalı toplumun parçalanması, bütün insani duyguların gericilik olarak görülmesi, sınırsız tüketim ve vahşi rekabetin teşvik edilerek halkların birbirlerine düşman edilmesi kapitalizmin yarattığı bir dünya düzeninin esasıdır. Temelinde sömürü ve kölelik, yağma ve talan, kan ve gözyaşı bulunan kapitalizmin ve onun günümüzde aldığı biçim olan neoliberalizmin mucidi burjuvazi, kitlelerin, kendilerine dayatılan ahlakın hükmedenlerden geldiğini anlamaması için, bilinemez, tehlikeli ve düşman ilan ettiği toplumu yıkmak ve kendi “değerleriyle” yeniden inşa etmek zorundadır. Bunu yapmayı başardığında tüketim kültürünü içselleştirmiş modern birey icat edilmiş ve Adam Smith’in deyimiyle “insan türünün efendilerinin” zenginlikleri koruma altına alınmış olacaktır. Bunca sefalet içindeki köylerde Kilise ve okulun gösterişli halinin dikkat çektiğini, karnı aç çocukların sınıflarındaki kara tahtaya “başkalarının mülkiyetine saygı göstermeliyiz” cümlesini yazmalarının, tam da Bunuel’in anlatmak istediği çelişkili durumu simgelediğini düşünüyorum.

“Sosyal piramidin tepesinde yer alan 6 milyon Latin Amerikalının toplam yıllık geliri piramidin dibinde yığılı duran 140 milyon yoksul emekçinin yıllık gelir toplamına eşit. Günlük kazancı çeyrek dolardan ibaret olan tam 60 milyon köylü var bugün Latin Amerika’da… Aynı Latin Amerika’da, İsviçre ve ABD’de açtırdıkları özel hesaplarda milyarlarca doları biriktirmiş bekleyen felaket tüccarları da var ve bunlar, yeni üretim ve iş alanlarının açılıp geliştirilmesine ayrılabilecek olan bu muazzam servetleri, milyonlarca insanı hem aşağılayan, hem kışkırtan bir pervasızlık içinde lükse, tantanaya, gösterişe, hiçbir üreticiliği olmayan yatırımlara ayırıp heba etmekteler. Böylece bizim içeride egemen ama dışarının egemenliği altındaki sınıflarımızın refahı, yük hayvanları gibi yaşamaya mahkum halk yığınlarımızın talihsizliğini, talihsizlikten de öte, felaketini oluşturmaktadır.’’ (Eduardo Galeano, Latin Amerikanın Kesik Damarları)

Kültür endüstrisi, kitlelerin kendisine sunulan ürünleri denetleme ve belirleme olanağının bulunmadığı, ticari ve endüstriyel kurumlar tarafından seri olarak üretilen ve dağıtılan “kültür” demektir. Kürküne zarar vermeden tilki avlak için, üzerine kan sürülmüş bir bıçak ağzı yukarı gelecek şekilde sapından toprağa gömülür. Bir av yöntemi olarak bundan daha acımasız ve alçakça bir “yöntem” duymadığımı söylemeliyim. Özellikle kış aylarında karnı aç ve bitkin olan hayvan, bıçağın üzerindeki kanı yalarken bir süre sonra dilinin kesildiğini ve yaladığı kanın kendi kanı olduğunu bilmeden iştahla “yalamaya” devam eder. Kan kaybından ölünce de postu “güzelce” çıkarılır. İnsanın merak duygusunu kışkırtarak, sömürerek ve yabancılaştırarak hareket eden kültür endüstrisi ürünlerinin çekiciliğine kapılan kitleler bıçağın keskin ağzını yalayan tilki misali kendi sonlarını hazırlamakta olduklarının farkına varmazlar bile… Günümüzde bilim ve sanat tam olarak bu amaca hizmet etmekte ve kitleleri bıçağın ağzından uzak tutmakla sorumlu olan sanatçı, bıçağın üzerine bizzat kanı süren kişiye dönüşmektedir.

Kapitalizm, sattığı “metanın” kaynağının doğa olduğunu, insan emeği ile meydana geldiğini, tükettikçe insanın kendine yabancılaşacağını ve bunun sonucunda toplumun parçalanacağını gizlemektedir. Kültür endüstrisi ürünlerinin de yardımıyla toplumlar parçalanırken, kitlelerin “tüketmek benim hakkım” diyerek “burjuva” değerlerini benimsemesi sağlanır. Toplum yok olurken kişiyi değersiz ve yetersiz hissettiren kapitalizm, çaresiz, ümitsiz ve ezilen insanların kibar olmamalarını en büyük kusurları saymakta, “lütfen” demeyi unutanları asla affetmemektedir. Ülkemiz burjuvazisinin de, adaletsizlik, yolsuzluk ve cehaletten değil de “yemek masasına dirseğini dayayanlardan” rahatsız olduğunu bilmek, bu açıdan anlamlıdır.

“Las Hurdes’te geçirdiğimiz iki ayın ardından bölgeyi terk ediyoruz. Bu filmde gösterilen sefalet çaresiz değil.”

Yaklaşık 7.000 filme sahip sinemamızda “nitelikli” diyebileceğimiz film sayısı yüzde beşi yani 350-400’ü geçemez. Çekilen her 100 filmden 95’inin çöp olduğu bir ‘’endüstrinin’’ kimin yanında durduğunu, kimin sözcülüğünü ve kimin çıkarlarının bekçiliğini yaptığını anlamak için çok zeki olmaya gerek olmadığını düşünüyorum. Günümüzde de en çok izlenen filmlere baktığımızda aralarında sömürüye, yabancılaşmaya, haksızlığa karşı çıkan, insanın onurlu mücadelesini ele alan hiçbir film olmaması ve bu filmleri sinema salonlarında izleyenlerin ezici çoğunluğunun üniversite eğitimi almış kişilerden oluşması düşündürücü ve üzücüdür.

“Çağdaş sanatçıların insan bedenlerini nasıl kullandıklarını bir düşünün: Çin alfabesinden harfler oluşturacak şekilde kabartılmış ya da kilimlere dokunmuş saçlar, sanatçının kendi bedeninden koparıp babasının cesedinin minyatür bir balmumu temsiline yerleştirdiği saçları; sanatçının kendi bedeninde açtığı yaralardan tuvale veya kendi büstüne damlattığı kan; desenlerin ya da İsa’lı çarmıhların üzerine boşalarak yapılan işaretler; performans sanatı olarak yaptırılan estetik ameliyatlar; Petri kaplarında geliştirilen insan kulakları; pişirilen ve (güya) yenen bebek ölüleri… Çağdaş sanat adeta serbest bir bölgede varlık gösteriyor; sıradan, gündelik hayatın işlevsel karakterinden kopuk, onun kurallarından ve uzlaşımlarından bağımsız bir hayat sürüyor sanki. Bu serbest bölgede şenlikli sürprizler, ahlakın barbarca ihlali ve birçok inanç sistemine yönelik saldırılar, dingin tefekkür ve entelektüel oyunlarla yan yana gelişip serpiliyor – tuhaf bir karışım bu.” (Julian Stallabrass, Sanat A.Ş.)

Modern sanatçı, yukarıdaki örnekte de görüldüğü gibi ilginç, sıra dışı ve tuhaf “şeyleri” bir araya getirerek, sanat dünyasının nüfuz edilemez, kavranamaz ve anlaşılamaz olduğunu iddia etmektedir. Sanatın nüfuz edilemez olduğu iddiası propagandadan başka bir şey değildir çünkü sanatın hangi amaçlara hizmet ettiği ve ondan yararlananların kimler olduğu hiç de kavranamaz, bilinemez ve nüfuz edilemez değildir. Batı’nın sözde biliminin insanların kapitalist sömürülmesini eleştirmeye değil, el üstünde tutmaya yönelik olduğunu, “kapitalistin ideolojik temsilcisi” ve “sermaye ve onun dalkavuğu” sözleriyle eleştiren Karl Marks’ın aşağıdaki sözlerinde yer alan “burjuva iktisatçısı” yerine “sanatçı”, “makine” yerine “sanat” kelimelerini koyduğumuzda, şaşırtıcı bir şekilde ana fikrin hiç değişmediği görülecektir.

“Makine aslında çalışma süresini kısalttığı halde, kapitalist tarzda kullanıldığında iş gününü uzattığı; aslında işi kolaylaştırdığı halde, kapitalist tarzda kullanıldığında emeğin yoğunluğunu artırdığı; aslında insanın doğa güçleri üzerindeki zaferi demek olduğu halde, kapitalist tarzda kullanıldığında insanı doğa güçlerinin boyunduruğuna soktuğu; aslında üreticilerin zenginliğini artırdığı halde, kapitalist tarzda kullanıldığında bunları sefilleştirdiği için burjuva iktisatçısı, basitçe, makinenin, bizzat makine olarak ele alınması halinde, bütün bu somut çelişkilerin sırf sıradan gerçekliğin görünümünden ibaret olduğunu, ama aslında ve dolayısıyla aynı zamanda teoride mevcut olmadıklarını mutlak bir kesinlikle kanıtladığını açıklar. Burjuva iktisatçısı, böylece, başını daha fazla ağrıtmaktan kurtulur ve üstelik makinenin kapitalist tarzda kullanımına karşı değil, makinenin kendisine karşı savaşmak gibi bir aptallığın günahını hasmının sırtına yükler. Burjuva iktisatçısı, açısından, makinenin kapitalist tarzdan başka bir tarzla kullanılması olanaksızdır. Yani, ona göre, işçinin makine tarafından sömürülmesi ile makinenin işçi tarafından sömürülmesi özdeştir. Dolayısıyla, her kim, makinenin kapitalist tarzda kullanımının gerçek yüzünü ortaya koyuyorsa, bunların kullanılmasını hiç istemiyordur ve toplumsal ilerlemenin bir düşmanıdır! (Karl Marks, Kapital)

Bunuel’e borcumuzu ödememiz gerektiğini bir kez daha vurgulamak ve yazımı Pudovkin’in sözleriyle bitirerek “Bütün şan ve şeref, halkının düşünceleriyle ortak duygularını kendi bilincinde özümsemeyi becerebilen sanatçının olsun” demek isterim.

Öteki Sinema için yazan: Salim Olcay

Yazar hakkında: Salim Olcay

1979 yılında İzmir'de doğdu. Yeşilçam etkisiyle başladığı sinema yolculuğunda bir ara Hollywood etkisine girmişse de, çabuk kurtuldu. Sanat toplum içindir diye düşünür ve yeni nesil Türk yönetmenlerini gönülden destekler.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir