Limonata (2015)

KAN LİMONATA DEĞİLDİR!

Bu yılki İstanbul Film Festivali’nde Ulusal Yarışma kategorisinin en merak edilen filmlerinden biri kuşkusuz Limonata’ydı. Onur Ünlü’nün Leyla ile Mecnun dizisiyle tanınan oyuncu Ali Atay, ilk yönetmenlik denemesiyle seyircisinin karşısına çıktı; hem de onur Ünlüvari bir tarzla! Hatta yeni başlayan ve yine yönetmenliğini yaptığı TV dizisi Mutlu Ol Yeter’de de Onur Ünlü’nün stiline yakın bir absürt komediyi devam ettiren Atay, bu haliyle Ünlü’nün izinden gideceğini belli ediyor. Gerçi bunun kimin izi olduğu biraz muallak çünkü Ali Atay absürt komedi söz konusu olduğunda Onur Ünlü ile adeta bir patent savaşına girmiş gibi hissettiriyor. Eflatun Film ekolünün TV tarafına öykünen haliyle Limonata, yer yer sıkıntılar yaşayan bir film olsa da, türün sevenleri açısından umut verici olmayı başarıyor…

17186429796_c90152ba26_zMakedonya’da yaşayan Sakip isimli bir gencin, babasının son isteğini yerine getirmek için kardeşi Selim’i bulmaya, İstanbul’a gitmesini ve dönüş yolunda yaşadıkları maceraları konu alan Limonata, bu haliyle baktığınızda tipik bir yol filmi. Ancak filmin, bununla sınırlı kaldığını sanıyorsanız fena halde yanılıyorsunuz çünkü Limonata’nın çok önemli bir avantajı var: Serkan Keskin!

Bu adamın herhangi bir rolde başarısız olması, bir filmi ya da diziyi izlettirmemesi neredeyse imkânsız hale geldi. Elbette ki, oyuncu yönetimi dikkat edilmesi gereken bir husus fakat Serkan Keskin, buna ihtiyaç duymadığını kanıtlamaya çalışırcasına verilen tüm rollerin üstesinden başarıyla gelen bir oyuncu. Hemen her koşulda kendisini izlettirmeyi başarması, üzerinde durulması gereken, takdire şayan bir durum! Geçtiğimiz yıl İstanbul Film Festivali’nde En İyi Erkek Oyuncu dalında ödül kazanan Keskin’in, şayet yarışma iptal olmasaydı, Sarmaşık filminde yine muazzam bir oyunculuk sergileyen Nadir Sarıbacak’la birlikte ödülün en güçlü adayları arasında yer alacağı şüphesizdi.

Bu haliyle baktığınızda, Limonata sadece bir komedi filmi gibi görünebilir. Ancak durum hiç de sandığınız gibi değil çünkü Ali Atay, iyi bir komedi filminin aynı zamanda dramatik yapısı güçlü bir hikâyeye ihtiyacı olduğunun farkına varan bir yönetmen. Bu sebeple Limonata’yı doğru analiz edebilmek için bir bütün olarak ele almak yerine, iki ayrı bölümde incelenmek gerektiğine inanıyorum: İlki, başka kültürlerden, yaşanmışlıklardan, yetiştirilme tarzlarından gelen iki kardeşin, yol boyunca birbirlerini tanıma, anlama ve sevme süreçlerine tanık olduğumuz absürt komedi bölümü. Ali Atay, Onur Ünlü tarzını seven ve hali hazırda var olan hayran kitlesi için bu kısımda izleyicisine bol kahkaha vaat ediyor ve bunu da başarıyor. Tabii, Serkan Keskin’den bu kadar bahsederken Ertan Saban’ı da es geçmemek gerek. İki oyuncunun müthiş uyumları da inandırıcılığı güçlendiren faktörlerden biri oluyor ve ortaya saçma sapan durumlar içerisine düşen iki kardeşin sizi kırıp geçirecek maceraları çıkıyor. İstanbul’dan Makedonya’ya kadar yaşananları konu alan bu bölüm, Limonata’nın iyi bir film olmasını sağlayan taraf aynı zamanda…

İkinci bölümde ise Atay, eleştirmenler tarafından sıkıntılı bulunan ama aslında filmin asıl meselesini açıkladığı dram kısmına geçiyor. Burada senaryonun sarktığı, bazı boşlukların oluştuğu yerler var ancak Limonata’yı anlatmak için Ali Atay’ın tam da böyle bir dramatik altyapıya ihtiyacı vardı. Çünkü filmin ismi yaşanan bir acıdan, bir duvar yazısından geliyor ve sonuna doğru Sakip’in anlattığı iç savaş anılarının olduğu sekans işte tam da bu yüzden veriliyor. Selim’in neden böyle bir adam olduğunu açıkladığı sahnenin üzerine, Sakip’in de nasıl büyüdüğünü ve aslında her ikisinin de şanssız ve eşit olduğunu açıklayabilmesi için yine bu bölüme ihtiyaç olduğunu düşünüyorum. Yolculuk sırasında Romanya’ya vardıklarında Sakip’in tepkisi, Yugoslavya’nın dağılma süreci boyunca Balkanlar’da yaşanan acıların ilk emaresi oluyor aslında. Çünkü Tito’nun ölümüyle birlikte altı cumhuriyetin hepsi de yapayalnız kaldı ve Balkanlar’daki diğer devletlerin, Avrupa’nın, hatta Dünyanın gözü önünde beş millet birbirini boğazladı. Yaşanan iç savaşa, emperyalist politikalar ve devletlerarası ilişkiler sebebiyle kayıtsız kalan uluslar yüzünden 90’larda Balkanlarda çok büyük bir katliam yaşandı. Bugün hala o kıyım Balkan milletlerinde yakın geçmişe ait bir trajedi olarak etkisini sürdürmeye devam ediyor… Ali Atay da, filmini bu tarihsel gerçekliğe yaslıyor ve filminin sadece bir yolculuktan ibaret olmadığını göstermeye çalışıyor. Tüm bunları göz önünde bulundurduğumuzda ismini bir insanlık dramından alan Limonata’nın, finale yakın neden yön değiştirdiğini anlamak zor olmuyor.

Şu da var ki, Funda Eryiğit’in giriş yaptığı kısımdaki senaryo boşluğu da gözden kaçmayacak düzeydeydi. Selim’le aralarında bir şey yaşanacak duygusu yaratılırken, bu karakterin bir anda ortadan kaybolması rolünün katkısını sorgulamamıza yol açtı. Yeni Türkiye sinemasının önemli sorunlarından biri olan “hikâyeye etki etmeyen yan karakterler”den biri daha… Her ne kadar filmi bu konuda başarılı bulsam da, etkileyici bir dramatik yapı kurabilmek için yan karakterlerin kendilerine ait bir alana ihtiyaçları var ve finale kadar giden sürece etki edecek şekilde yazılmış olmaları gerekiyor. Selvi Boylum Al Yazmalım bu konuda en başarılı filmlerden biridir. Senaryoda var olan tüm karakterler İlyas ve Asya’nın kaderine dokunurlar. Bir diğer problem de, Makedon Türkçesiyle konuşulan bölümlerde oyuncuların ne dediğini anlamanın bazen zorlayıcı olduğunu söylemek gerek. Filmi basın gösteriminde İngilizce altyazıyla izlediğimiz için, en azından anlamadığımız yerleri takip etme şansımız oldu fakat vizyonda izleyecek seyirci için bu detay sıkıntı yaratabilir.

Özetle Limonata, Ali Atay’ın ilk yönetmenlik denemesi olmasına rağmen oyuncu başarısı, mizahi yönü, 70’ler havası yaratan renk tonları ve asla dikkatinizden kaçmaması gereken müzik seçimiyle seyir zevki yüksek bir film. Alıştığımız türde bir festival filmi değil ancak komedi türünün yeniden festivallere sızması bu emek verilmiş filmler sayesinde olabilir. Bu anlamda eleştirmen desteğine de ihtiyacı var ancak somurtan filmleri sanat sineması sanan kimi kalemler tarafından acımasızca eleştirildiğini de gözlemledim ne yazık ki… Komplekssiz bir bakış açısıyla, Bağımsız Türk Sinemasının ruh kemiren, iç geçirten yapımları arasında böyle filmler çölde vaha etkisi yaratıyor; gidin, görün, ferahlayın!

İlk yayın: Film Arası Dergisi, Mayıs-Haziran Sayısı, 2015.

Yazar hakkında: Başak Bıçak

1987 yılında İzmir'de doğdu. İzmir Özel Tevfik Fikret Lisesi ve Dokuz Eylül Üniversitesi Tarih bölümünden mezun olduktan sonra Türkiye Cumhuriyeti Tarihi üzerine yüksek lisans yaptı. Bilhassa Fransız Devrimi olmak üzere Avrupa Tarihi üzerine uzmanlaştı. Sinema özel tutkusu ve 2012 yılından bu yana filmler üzerine yazılar yazıyor. Akşam Gazetesi, Film Arası Dergisi ve Cinedergi yazarı... Dans, seyahat, fotoğraf ve şarap meraklısı...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir