Lisbeth Salander Geri Döndü: Örümcek Ağındaki Kız

Lisbeth Salander’in (Claire Foy) dünyaya ihtiyacı olmayabilir ama dünyanın Lisbeth Salander’e ihtiyacı var. O görünüme. O dövmeye. O yeteneklere. O azme. Stieg Larsson’un olağanüstü popüler, karanlık, çarpık, intikam güdümlü siber gerilim üçlemesi Millennium’un ve beğeni toplamış dört sinema uyarlamasının hiddetli yıldızı, bağımsız hacker Lisbeth Salander modern bir kahramanda ihtiyacımız olan her şeye sahip. Akıllı, pratik zekalı, iblislerin güdümünde ama onların kalıplarına girmeyen ve gerek istismarcı erkekleri gerek karşısına çıkmaya cesaret edecek kadar aptal olan herkesi alaşağı etmeye hayli yeterli bir “evrene-karşı-ben” tavrında… Şimdi, yüksek oktanlı gerilim Örümcek Ağındaki Kız’da, serinin hayranları 21. yüzyılın kurgu dünyasının en özgün ve girift adalet savaşçısı olan uyumsuz ve aykırı Lisbeth Salander’in bugüne kadarki en tehlikeli ve kişisel açıdan en aydınlatıcı mücadelesini konu alan yepyeni bir macera deneyimleyecekler.

Bir bilim insanı kendi çalışmasını Amerikalılardan çalması için onu tutunca, Lisbeth kendini karanlık ve şiddet dolu bir entrika ağının içine çekilmiş bulur. Gizemli güçler elindeki verileri alır, dairesini ateşe verir ve onu ölüme terk ederler. Lisbeth beklenmedik bir müttefik olarak onun yanında yer alan eski dostu gazeteci Mikael Blomkvist ile birlikte, kendisine saldıranları bulmak, bilim insanının küçük oğlunu korumak ve kendinden çalınanı geri almak üzere tekinsiz bir yolculuğa çıkmak zorundadır. Çember daralırken, Lisbeth kendi gizemli geçmişinin gölgelerinde daha da derinlere çekilir.

Lisbeth Salander’le kapışmak dünyanın kötülerinin kendi aldıkları bir risktir. Fakat yeni tür -sessiz ve kırılgan- bir kahramana ihtiyacı olanlar için, her zamankinden çok muhtaç olduğumuz, doğrucu, uçuk kaçık bir asidir o.

Örümcek Ağındaki Kız, Stieg Larsson’un yarattığı ünlü Millenium kitap serisinin devamı niteliğinde olan, David Lagercrantz’in kaleme aldığı, son dönemlerin küresel en çok satan aynı adlı romanının ilk sinema uyarlaması. 2016 yılının çıkış yapan gerilimi Don’t Breathe ile yeteneğini kanıtlayan Fede Alvarez’in yönettiği filmde, sıra dışı adalet savaşçısı Lisbeth Salander’i The Crown’ın Emmy ve Altın Küre ödüllü yıldızı Claire Foy canlandırıyor.

Claire Foy’a eşlik eden oyuncular şöyle: Mikael Blomkvist rolünde Sverrir Gudnason, Ed Needham rolünde Lakeith Stanfield, Camilla Salander rolünde Sylvia Hoeks, Frans Balder rolünde Stephen Merchant, Jan Holster rolünde Claes Bang, August Balder rolünde Christopher Convery, Erika Berger rolünde Vicki Krieps, Plague rolünde Cameron Britton ve Gabriella Grane rolünde Synnøve Macody Lund.

Stieg Larsson’un başlattığı, David Lagercrantz’in devam ettirdiği dünya çapında bir edebi fenomen olan Millennium serisinin bu yeni filminin prodüksiyonu Ocak 2018’de Berlin’de başladı, Nisan ayında Stockholm’de sona erdi. Senaryoyu David Lagercrantz imzalı, dünya çapında en çok satan romana dayanarak Jay Basu, Fede Alvarez ve Steven Knight kaleme aldılar.

Örümcek Ağındaki Kız bu en çok satan seride birinci uyarlaması İngilizce olan ilk film. Önceki kitaplar İsveççe filmler olarak uyarlanmıştı. Ejderha Dövmeli Kız / The Girl with the Dragon Tattoo ise İsveç filminin yeniden yapımıydı. Söz konusu film büyük beğeni kazanarak, dünya çapında 230 milyon doların üzerinde hasılat yapmıştı.

Millennium serisinin bir sonraki kitabı The Girl Who Takes an Eye for an Eye’ı geliştirme sürecinde olan Columbia Pictures, gelecekteki tüm Millennium serisi kitapların haklarını elinde bulundurmaktadır. Millennium serisi ilk çıkışından bu yana, dört kitabıyla 86 milyon satan, dünya çapında bir hittir.

FİLM HAKKINDA

Dünya çapındaki okuyucu sayısı, Millennium romanları serisini yayıncılıkta yeni yüzyılın en büyük başarı hikayelerinden birine dönüştürdü. Bu, Stieg Larsson’un akıllara kazınan Lisbeth Salander yaratımının olağanüstü cazibesinden kaynaklanıyordu. Beğeni toplayan dört sinema uyarlamasıyla birlikte, Lisbeth’in hayranlar üzerindeki etkisi daha da derinleşti. Dolayısıyla, David Lagercrantz’in serinin devamı niteliğinde yazdığı Örümcek Ağındaki Kız 2015 yılında yayımlandığında, Sony Pictures’ın popüler film serisinin bir sonraki yapımı da kendiliğinden belli oldu.

“Dünya Lisbeth Salander gibi adalet savaşçısı bir kahramana hazır” diyor yapımcı Amy Pascal ve ekliyor: “O, tacize uğramışların ve kırılganların kahramanı; üstelik bunu kendi kurallarıyla yapıyor. Onun gibi biri sahiden yok. Bu film için zaman doğruydu ve daha anlatacak çok hikaye var”.

Sony Pictures, bir yandan da, yıldızı yükselmekte olan yönetmen Fede Alvarez’in gişe hasılatındaki başarısını ve yaratıcı enerjisini kutlamaktaydı. Serinin gelişimini denetleyen yapımcılar hikayeyi, hem kendi başına ayakta durabilecek hem de karakterin uzun süreli hayranlarını tatmin edecek yeni bir yöne taşıma konusunda yoğun bir istek duyuyorlardı. Bu çerçevede Alvarez’i proje için doğru hassasiyetlere sahip, çarpıcı derecede yetenekli bir yeni sinemacı olarak gördüler. Bu görüşlerinde Alvarez’in korku klasiği Evil Dead’in 2013’teki yeniden çevriminde ve 2016 yılı özgün gerilim filmi Don’t Breathe’te kanıtladığı yönetmenlik becerisi etkili olmuştu. Yapımcıların malzemeye ilişkin derin anlayışı, Alvarez’in tür filmlerinde sınırları sürekli zorlama tutkusu ve stüdyonun aileden biri hâline gelmiş bir yönetmenle çalışmaya devam etme arzusu birleşince, Millennium serisinin yeni üyesi Örümcek Ağındaki Kız’ın yönetmenlik koltuğuna Alvarez’in oturması çok doğal bir seçim oldu.

Alvarez için ürkütücü gerilim yaratma becerisini ve yüklü karakter dinamiklerindeki yeteneğini drama, gerilim ve aksiyon yüklü bir hikayeye aktarma fırsatı mükemmeldi. Örümcek Ağındaki Kız’ın tarzının organik ve duygusal bir bileşim olması gerektiğini fark ettiğini belirten yönetmen, şunları söylüyor: “Bana göre bu filmi tanımlayan şey başka hiçbir şeye benzememesi ve bir sinemacı olarak proje seçimlerinde her zaman aradığım özellik budur. Üstelik bu projede başka bir şeye benzemesi gerekmediğini bildiğim bir film yapma fırsatı veren çok özel bir durum söz konusuydu. Bu bir aksiyon filmi, güçlü bir karakter draması ve İskandinav kara-gerilim filminin tuhaf bir bileşimiydi. Tüm bu öğeler garip bir şekilde birleşip, ortaya çok ama çok farklı bir şey çıkarıyordu”.

Alvarez için söz konusu ilgi çekici öğelere ek olarak, tabi ki Lisbeth Salander vardı. Karakter, bu filmde Millennium serisinde ilk kez önemli bir oyuncu olmaktan çıkıp, hikayenin merkezinde yer alıyordu. “Lisbeth bu filmi yapmaya karar verme nedenim” diyor Alvarez ve ekliyor: “İçinde bulunduğumuz döneme çok uygun bir şekilde ‘Artık yeter!’ diyen bir kadını temsil ediyor”.

Bir karakter olarak Lisbeth’in Alvarez’e göre en güçlü özelliklerinden biri, savaşma anlayışı. Yönetmen, Örümcek Ağındaki Kız’da bunu derinlemesine ve doğal bir şekilde irdelemeyi seçti. “Lisbeth kurban olmayı reddetme konusunda harika bir iş çıkarıyor” diyen yönetmen, sözlerini şöyle sürdürüyor: “Karşısına ne kadar çok engel çıkardığınız hiç önemli değil, müthiş bir savaş ortaya koyup hepsini aşıyor. Bunu bizim hikayemizde önceki hikayelerde olduğundan daha iyi görebiliyorsunuz. Çelik gibi sağlam bir irade göreceksiniz. Ne kadar dayak yediği, geri püskürtüldüğü ya da dizlerinin üzerine çökertildiği önemli değil. Yeniden ayağa kalkıp savaşmaya devam edecek. İşte bu, bence herkesi yakalayan bir hikaye”.

Dövmeli siber savaşçı Lisbeth Salander, kağıt üzerinde, her aktrisin hayali olabilecek bir rol. Savaşçı ruhlu, yetenekli, sert, gizemli, her açıdan sıra dışı ve çok net bir doğru-yanlış anlayışına sahip. Kötülük yapanlar ondaki adalet ateşini körüklüyor, özellikle de bu kötülük yapanlar çaresiz birini hedef almışsa. Dolayısıyla, Lisbeth modern süper kahramanın hayat bulmuş hâli olduğu için, onu canlandıracak doğru kişiyi bulmak yapım ekibinin önündeki en büyük zorluktu; doğru James Bond ya da Superman’i bulmaktan farksızdı. İşte bu yüzden, Alvarez, Pascal, Cantillon ve Örümcek Ağındaki Kız’ın diğer yapımcıları son yıllarda televizyon ve sinemada en beğeni toplayan yeteneklerden biri olan, The Crown’ın yıldızı Claire Foy’un rolü üstlenmeyi memnuniyetle kabul etmesine çok sevindiler. “Bu beyazperdede daha önce görmediğimiz bir Lisbeth Salander ve karakterin Claire Foy tarafından yeni bir yorumu” diyor yapımcı Elizabeth Cantillon ve ekliyor: “Claire dış görünüşü konusunda zaten korkusuzdu ama içsel dönüşümüyle de gerçekten Lisbeth, gizli kırılganlıkları olan bu güçlü kadın karakter oldu”.

The Crown’ın ve Foy’un ödüllü Kraliçe 2. Elizabeth portresinin bir hayranı olan Alvarez, Britanyalı oyuncunun derin karakter yaratmadaki ender yeteneğinin onu Lisbeth Salander’in gizli yönlerini irdelemek için mükemmel bir seçim yaptığını belirtiyor. “The Crown’daki ilk sahnesinde Claire’in duygusal hikaye anlatabilme becerisine aşık oldum” diyen Alvarez, sözlerini şöyle sürdürüyor: “Yalnızca gözleriyle bile bastırılmış bir duygu selini aktarma yeteneğine sahip”.

Foy zaten Millennium romanlarının ve Lisbeth karakterinin bir hayranıydı. “Kitaplara bayıldım. Onları yaklaşık 12 yıl önce okumuştum. O zamanlar 20’lerinde bir kızdım ve aynı yaşlarda bir kız hakkında okumak gerçekten insanın gözünü açan bir şeydi; özellikle de hikaye, kişiliği son derece ilgi çekici bir kadına odaklandığı için” diyor aktris.

Foy’a göre, Örümcek Ağındaki Kız’daki Lisbeth ilk üç kitaptaki ciddi olaylardan bu yana olgunlaşmış biri olmakla birlikte, nereden geldiği ve nereye gittiği konularında hâlâ kırılgan bir durumda. Foy, “Lisbeth artık devletin himayesinde bir çocuk değil. Tamamen bağımsız. Çok parası var ama ben onu oldukça kaybolmuş görüyorum. O bir savaşçı ve bana kalırsa, uzun bir süre uğruna savaşacağı bir şey varmış. Bu filmde ise onun bir bakıma gerçek anlamda bir amacı olmadığını görüyorsunuz. Kendine amaç bulmak için birçok kötü karar veriyor. Fakat göründüğünden daha güçlü. O, ‘kimseyi dış görünüşüne bakarak yargılama!’ sözüne tam anlamıyla hakkını veren bir kişi”.

Foy’un ifadesine göre bu film, doğrudan Lisbeth’in ilişkiler kurmakta zorlanmasına neden olan geçmiş travmalardan etkilenmiş yönünü ele alıyor ama aynı zamanda onu kötülerin yok edicisi ve haksızlığa uğramışların koruyucusu olarak yeteneklerini konuşturabileceği bir göreve gönderiyor. Aktris bunu şöyle açıklıyor: “Hikaye, bir bakıma Lisbeth’in hayatının muazzam bir şekilde birleşen ve çarpışan yanlarını olağanüstü görkemli bir şekilde işliyor. Onun toplumsal adalet ve yanlışları düzeltmek için savaşan, anlık kararlarla kanunu kendi eline alan yanı, kız kardeşiyle sorunlu geçmişiyle ve ona karşı duyduğu ama hep reddettiği ve hatırlatılmasını asla istemediği sevgisiyle çok ciddi bir şekilde çarpışıyor. Kısacası bu hikaye, onun geçmişinden kaçışını ama sonra aslında geçmişinin geri gelecek olmasını konu alıyor”.

Fede Alvarez karakterin şaşmaz azmi ile toplumsal aykırılığının bileşimi için rolü Foy’a emanet etmenin izleyicilere eşsiz bir Lisbeth sunmayı garantileyeceğine inandığını ifade ediyor. “Bunun başarısı Claire’e ait” diyen yönetmen, sözlerini şöyle sürdürüyor: “Film yapma işinin beni en büyüleyen yönü oyuncunun karaktere dönüşümü. Claire’i insan olarak tanıyorsunuz ve Lisbeth’le hiç ilgisi olmadığını biliyorsunuz. Bazı düzeylerde birbirleriyle olabildiğince zıtlar. İşte Claire’i muhteşem bir aktris yapan da bu; çünkü o kişiye dönüşüyor; karakteri anlıyor ve her gün sizi büyüleyen bir şekilde ona hayat verebiliyor”.

Foy için Alvarez’le çalışmak canlandırıcı ve aydınlatıcı bir deneyimdi. “Pek çok insan bunu zaten biliyor ama ben yine de söyleyeyim. Fede, hakikaten çok özel bir yönetmen. Sinemacılık anlayışı öyle ki hem adeta izleyicilerden biri hem de filmin yönetmeni. Bu çok ama çok nadiren görülen bir özellik. Sizin hikayede bir şeyi aktarmak için ritmi ve filmin temposunu değiştirmeniz gerektiğini anlıyor ama izleyicinin ilgisini de ayakta tutmak istiyor ve bunun için onların karakter hakkında bir şey daha öğrenmesine izin veriyor. Her şeyi öylesine güzel kuruyor ve her şeye öylesine hakim oluyor ki adeta bir müzikal yönetiyor”.

Filmin diğer rolleri için oyuncu seçimine gelindiğinde, Alvarez her bir rol için en iyi performansçıyı değerlendirme yaklaşımını benimsemenin yanı sıra, hikayenin Avrupa kökenini hesaba katmayı da hedefledi. “Birinci amacım şöhretin ve kim en meşhurun ötesinde, elimden geldiğince en iyi oyuncuyu bulmaktı. Bir yandan da, karakterlerimizden bazıları Avrupa’nın çeşitli ülkelerinden olduğu için oyuncuları da oralarda aramak istedik. Mikael Blomkvist rolü için gerçek bir İsveçli bulmak heyecan vericiydi!” diyor Alvarez.

O kişi aktör Sverrir Gudnason’du (Gudnason İzlandalı-İsveçli’dir). Kısa süre önce Borg/McEnroe’da İsveçli efsanevi tenisçi Bjorn Borg rolüyle çıkış yapan Gudnason, Örümcek Ağındaki Kız’da Stieg Larsson’un gözüpek kahraman gazetecisi Mikael Blomkvist’i canlandırmakla görevlendirildi. Gudnason, Lisbeth Salander’in anlayışlı dostu ve huzursuz müttefiki olan Blomkvist için, “tıpkı Lisbeth gibi, yanlışların düzelticisi” ve Millenium hikayeleri evreninde, “muhtemelen Lisbeth’in güvendiği çok az sayıda insandan biri. Elbette çok farklılar. Fakat aynı ahlaki değerleri paylaşıyorlar. Mikael de adalet peşinde” diyor.

Alvarez, Lisbeth’le bağ kurma şekline hayranlık duyduğu Blomkvist karakterine Gudnason’un “farklı bir tazelik” getirdiğini ifade ediyor: “Lisbeth’i hiç sorgulamıyor ve bu sayede inanılmaz iyi anlaşıyorlar. Mikael onu olduğu gibi kabul ediyor. Bu çok insani bir nitelik. Onunla (Sverrir) tanıştığımda, karakterle müthiş özdeşleştiğini gördüm. Claire’le de kamera önünde inanılmaz bir kimyaları vardı. Bunun olduğunu görmek çok güzeldi.”

Claire Foy da herhangi bir sahnede doğruyu bulma konusunda Gudnason’la çok iyi anlaştığını vurguluyor: “Orada ve işine tamamen odaklanmış durumda. Zaten çok zeki bir insan. Müthiş bir aktör, inanılmaz”.

Gudnason da Foy’un Lisbeth portresine övgüler yağdırıyor: “Claire yalnızca muhteşem bir aktris değil, aynı zamanda çok hoş ve birlikte çalışılması çok kolay bir insan. İşine son derece konsantre ve kararlı. Karakterin içine gerçekten giriyor. Lisbeth Salander’i kesinlikle kendi Lisbeth’i yaptı”.

Gudnason hayranlık duyduğu Fede Alvarez için ise şunları söylüyor: “Müthiş bir yönetmen. İnanılmaz zeki ve ne yapmak istediğine dair çok net bir vizyona sahip. Ayrıca, sizi o vizyona doğru nazikçe yönlendiriyor. Önceki filmlerinde olduğu gibi, bu projeye de bol miktarda gerilim kattı. Kısacası onunla çalışmak bir zevkti”.

Hikayenin akışı içerisinde, Lisbeth Salander’in geçmişi uzun zaman önce kaybettiği kız kardeşi Camilla vasıtasıyla ciddi bir şekilde yeniden karşısına çıkar. Alvarez, Lisbeth’in travmatik geçmişinden gelen bu rahatsız edici karakter için, Blade Runner 2049 filmiyle çıkış yapan Hollandalı yıldız Sylvia Hoeks’i seçti. “Onu Blade Runner’da izlediğimde, performansı gerçekten aklımı başımdan almıştı” diyor Alvarez ve ekliyor: “Son derece yoğun, son derece başarılı ve son derece farklı. Ayrıca, ne yapacağı asla kestirilemeyen bir aktris. Ben her zaman beklenmeyeni hedeflediğim için, onunla çalışmak bir zevkti”.

Foy ve Gudnason’un aksine Hoeks’in, Larsson’un orijinal romanlarında bir kez adı geçen fakat Millennium serisinde daha önce hiç canlandırılmamış, yeni bir karaktere hayat vermesi gerekiyordu. Ancak Örümcek Ağındaki Kız’da tam anlamıyla resmedilen Camilla karakterine hazırlanmak için Hoeks, karakterin yeni oluşundan yararlanarak hayal gücünün kendini yönlendirmesine izin verdi. Aktris bu konuda şunları söylüyor: “Doldurulacak pek çok boş alan vardı. Hakkında fazla bir şey bilmediğimiz karakterleri seviyorum. Öte yandan, Lisbeth Salander’in dünyasını anladım. Ona bakarak, kız kardeşinin nasıl biri olacağını tahmin etmeye çalıştım. Kız kardeşinin çok farklı bir şekilde de olsa ona ayna tutmasını ve Lisbeth hakkında izleyicinin beklediği bir şeyi aydınlatmasını hedefledim. Onu (Lisbeth’i) bunca yıldır belalı biri olarak tanıyoruz. Peki ama kimdi bu kız? Nasıl böyle bir kişi oldu, küçükken nasıl bir çocuktu? Dolayısıyla hikayeye Camilla olarak girip Lisbeth’e ayna tutmak, benim adıma yeni bir karakter yaratmanın çok ilginç bir yoluydu. Araştırma yapmayı seviyorum. Psikolojik yönü oyunculuğun en sevdiğim yanlarından biri”.

Hoeks, Alvarez’in kendisini yönetme şekline de olumlu yanıt verdi: Ne istediğine dair net bir anlayışla yola çıksa da Alvarez, oyuncularla işbirliği için de pay bırakıyordu. “Başkalarının fikir ve vizyonlarına çok açıktı” diyor Hoeks ve ekliyor: “Ayrıca bol miktarda doğaçlama da yaptık. Sahnelerde fazlasıyla özgürlük vardı. Bir yönetmenle çalışmak anlamında çok ilginç ve keyifliydi”.

Alvarez, Lisbeth Salander’in bir güvenlik açığı yaratıp önemli bir kodla kaçmasının ardından onu takip etmekle görevlendirilen NSA (Ulusal Güvenlik Dairesi) uzmanı Ed Needham rolünü Lakeith Stanfield’e verdi. Needham’ım İsveç’te sudan çıkmış balık gibi hissetmesini izleyicilerin beklentilerini daha iyi karşılama fırsatı olarak gördüğünü söyleyen yönetmen, şunları da sözlerine ekliyor: “Biraz daha heyecan verici ve farklı bir şey istedik. Lakeith bununla çok eğlendi. Müthiş bir iş çıkardı. Bunu hikayede gerçekten görebiliyorsunuz”.

YAPIM HAKKINDA

Fede Alvarez için Örümcek Ağındaki Kız’ın görünümü, tek bir sanat departmanı çizimi, mekan çekimi ya da Lisbeth’in nasıl görüneceğine dair tek bir fikir görselleştirilmeden önce gerçekleşti. Süreç Alvarez’in Evil Dead ya da Don’t Breathe veya her ikisinde birlikte çalıştığı çoğu ismi bir araya getirdiği yaratıcı ekibi toplamasıyla başladı. Görüntü yönetmeni Pedro Luque Briozzo, kostüm tasarımcısı Carlos Rosario ve besteci Roque Baños daha önce Alvarez’le çalışmışlardı. Onlara dört kez Oscar adayı yapım tasarımcısı Eve Stewart ve I, Tonya ile kurgu dalında Oscar adaylığı bulunan Tatiana S. Riegel katıldı. “Bu işi yapmanın tek yolu, yalnızca bir tane vizyon yaratmak için başkalarıyla birlikte çalışmak, zevkinizi ve tarzınızı bilen kişileri yanınıza almaktır” diyen Alvarez, sözlerini şöyle sürdürüyor: “Başlangıçta genellikle onların serbestçe çalışmalarına izin veririm. Bence onlardan yapabileceklerinin en iyisini almanın ve projeye kendi vizyonlarını katmalarını ummanın en iyi yolu bu. O noktadan sonra ayarlamaları yapıp onları tek bir yöne kanalize ederim. Eğer doğru insanları seçmişseniz, yönetmen olarak fazla bir yönlendirme yapmanıza gerek kalmaz; zaten doğru yoldadırlar”.

Dostu Alvarez’e Evil Dead’de kamera departmanında hizmet veren, Don’t Breathe’te ise görüntü yönetmenliğini üstlenen Luque, “Fede’yle 20 yaşımızdan beri tanışıyoruz. Sinemaya birlikte başladık. O kurguda çalışıyordu, ben ise kamera asistanıydım” diyor ve ekliyor: “Bakış açımız aynı ve aynı tarz filmleri seviyoruz. O bir dahi; onun çalışma şeklini de gerçekten çok seviyorum. Bizi zorluyor, doğru sorular sorarak düşünmemizi sağlıyor. Bunu yaptığınızda birden bire her şey daha iyi oluyor”.

Luque, Lisbeth Salander gibi başka bir kahraman daha olmadığı için, kendisinin ve Alvarez’in izleyicinin hikayede olup bitenleri hissetmesini sağlamakla kalmayıp, bunları görselleştirmeyi de hedeflediklerini belirtiyor: “Normalle yetinmedik; sinematografi size hikaye ve karakterler hakkında bir şeyler anlatmalı; mekanla, kostümlerle, ışıkla, kamera açısıyla, kontrastla; anlatımcı, hatta şoke edici olmalı. Karlı sahnelerde göründüğü anlarda, Claire’in gözleri çok şey anlatıyor, bakışlarıyla duyguları karşıya çok iyi geçiriyor.”

Alvarez ise şunları dile getiriyor: “Filmlerimde ve Pedro’yla yaklaşımımda sürekli bir tezat var. Klasik bir söz vardır, ‘aşk sahnelerini ölüm sahnesi gibi, ölüm sahnelerini aşk sahnesi gibi çek. Şiddetli ya da olumsuz sahneleri güzelleştir ve tam tersini yap’ diye. Ben kestirilemez olmak, izleyicide tepki yaratmak istiyorum. Böylece ilgileri ayakta kalıyor çünkü o görüntüden bekledikleri türde bir sahneyle değil, tam tersiyle karşılaşıyorlar. Bence bir hikaye anlatıcı olarak yapmam gereken bu. İzleyici bir sonra ne olacağını ya da nasıl bir görüntüyle karşılaşacağını biliyorsa, başarısız olmuşsunuz demektir”.

Stockholm’e gitmiş biri onun dünyanın en güzel şehirlerinden biri olduğunu bilir. Fakat Alvarez orada seyircilerin beklemeyebileceği şekilde bir güzellik buldu. “Stockholm’un bizim ilgimizi çeken yüzünü göstermek için çok uğraştık. Burası eski binaların olduğu bir Avrupa değil. Çok kozmopolit bir Avrupa’yı temsil eden, aslında oldukça modern bir şehir. Bunu da filmde hissedeceksiniz. Her karakter dünyanın farklı bir yerindenmiş gibi görünüyor” diyor Alvarez.

Topsy-Turvy, The King’s Speech, Les Misérables ve The Danish Girl adlı filmlerdeki çalışmalarıyla dört kez Oscar adayı yapım tasarımcısı Stewart, aslında daha çok dönem filmleriyle tanınıyor. Bu filmde ise daha çağdaş bir tasarım yaratma fırsatından memnuniyet duyduğunu belirtiyor: “Çok sayıda dönem filmi yaptığım için, bu projenin gerçekten farklı olmasından büyük heyecan ve sevinç duydum. Ayrıca, çocuklarım da artık büyüdüler ve kısa süre önce Don’t Breathe’i izlediler. Bu yüzden Fede’nin bu projede olacağını öğrenince, filmde benim de olmam gerektiğini söylediler”.

Stewart sözlerini şöyle sürdürüyor: “Stockholm’u birçok kez görmüş biriyim; çok hoş, insanın içini ısıtan ve güzel bir yerdir. Fakat biz Lisbeth’in devletle karşı karşıya geldiğinde kendini içinde bulduğu soğuk dünyayı vurgulamak istedik. Bu yüzden, bizim İsveç’imizin renkleri çok daha soğuk ve aşılması zor sert yüzeyler içeriyor. Kendinizi biraz sıkışmış hissediyorsunuz. Duvar yüzeylerinin fonunda bireyler biraz daha küçük görünüyorlar”.

Lisbeth’in Görünümü

Yapım ekibi için, Lisbeth’in görünümünü yaratmak da bir meydan okumaydı. Alvarez’e göre, yönetmen olarak karakteri uygun gördükleri şekilde yaratmaları için yaratıcı ekibe ve Foy’a özgürlük tanınması gereken durumlardan biriydi bu. “Filmlerimde karakterin görünümü ya da giyim tarzına fazla takılmıyorum. Dövmelerinin ve piercinglerinin olması gerekiyor ama karakter düzeyinde, bunlar temel özelliklerin ötesinde bir öneme sahip değiller”.

Yönetmen, diğer yandan, izleyicilerin tanıyacağı bir Lisbeth sunmaya kararlıydı ki bu da piercingler ve dövmeler demekti. “Çoğumuz için dövmeler bir sadakat düzeyini gösterir. Fikirlerinize o kadar inanıyorsunuzdur ki hayatınızın geri kalanında onları bedeninizde taşımaya karar vermişsinizdir. Ama bence burada en önemli nokta onun ‘ejderha dövmeli kız olması’; Lisbeth’te o dövme olmak zorunda!”

Yönetmen sözlerini şöyle sürdürüyor: “Durum biraz çetrefilli. Kitaplar 2000’li yılların başlarında yayımlandığında, farklı bir dünya söz konusuydu. Dövmeniz varsa, bu herkesten farklı olduğunuzu simgeliyordu. O zamanlar Lisbeth tehlikeli biri gibi, bir anarşist gibi görünüyordu. Fakat artık herkesin dövmesi var; insanları dövmeyle şoke etmek zor. Bizim filmimiz içinde bulunduğumuz gün ve dönemde geçtiği için, yapmamız gereken onu havalı ya da sıra dışından çok, kendince benzersiz kılmaktı.” Bu çerçevede, karakterin görünümü için makyaj ve saç tasarımcısı Heike Merker, Lisbeth’in kostümlerini hazırlamak üzere ekibe katılan Ellen Mirojnick ve Claire Foy’un işbirliği gerekti; elbette karakterin nihai görünümü Alvarez’in onayından da geçmeliydi.

“Buradaki zorluk yeni bir görünüm yaratmaktı. İnsanların beklentilerine karşılık verebilmesi için filmimizdeki Lisbeth’in kendine özgü ama aynı zamanda kendi ikonuna uygun olması gerekiyordu” diyen Merker, önce olası seçeneklerden bir “görüntü kitapçığı” oluşturarak işe başladığını açıklıyor. “Başlangıçta bir sürü versiyonumuz vardı. Bu versiyonlardan birinde, başının bir tarafı bütünüyle tıraş edilmişti ve her yeri dövme kaplıydı. Ama sonuçta dövmeleri, boynu, ayak bileği, kalçası, gövdesinin iki yanı, iki kolu ve elbette ejderha dövmesiyle sınırlı tuttuk”.

Ejderhanın büyük kısmı kıyafetlerin altında kaldığında bile etkili görünmesi için Foy, tasarıma kendi katkısını sundu. Aktris bu konuda şunu söylüyor: “Ejderhanın daha çok İskandinav ejderha tasarımına kaymasını arzu ettim. Sırtımda birçok çizim vardı. Ejderhanın kanadının omzuma denk gelmesini istedim ki biraz hareketli olsun. Sonra ejderhanın ağzından çıkan alevlerin enseme uzanması fikrini bulduk”.

Yapımcılar, Foy’un Lisbeth’in aksanını yaratmasına yardımcı olmak için daha önce aktrisin The Crown’daki kraliyet aksanına da danışmanlık yapmış olan diyalekt koçu William Conacher’a başvurdular. “Bir aksan yaratmak insanlara hikayeye inanmalarına yardımcı olacak tetikleyicileri vermektir. Bu film için hafif bir İsveç aksanı istedik” diyen Conacher, şöyle devam ediyor: “Fede bana aksanları hoşuna giden bazı insanların YouTube videolarını gönderdi ve doğru aksan seviyesinin bu olduğuna karar verdik”. Bir aksan yaratmak için, diyor Conacher, “dili parçalara ayırıp, bazı seslileri ya da insanların ağızlarını nasıl hareket ettiklerini tanımlarsınız. Genelde beş altı tane farklı sesli harfi repliklerdeki tüm kelimelere uygularsınız”.

Foy, aksanı yalnızca on günde öğrendi. Yapım ekibi Foy’un aksanını onayladıktan sonra Conacher, diğer oyunculara da Foy’un aksanına ayak uydurmalarında yardımcı oldu. Conacher bu konuda şunları aktarıyor: “Onları aynı düzeye getirmeye çalıştık. Hollandalı olan Sylvia Hoeks edinmek için çok çalıştığı Amerikan aksanını bastırdı. Bu filmde konuşmaları Claire’e çok benziyor ki bunun da haklı bir nedeni var: Onlar kardeş. Filmin sonuna doğru birbirleriyle konuştukları bir sahne var ki benim için çok ödüllendiriciydi (bu artık spoiler sayılmaz, değil mi?). Sverrir İzlandalı-İsveçli ama o da yoğun bir Amerikan aksanıyla konuşuyordu. Dolayısıyla onun aksanını da biraz yumuşattık”.

Lisbeth’in piercingleri, kostüm tasarımcısı Carlos Rosario’nun görevlerindendi. “Benim için en önemlisi senaryoyu ilk okuyuşumdu” diyen Rosario, şöyle devam ediyor: “O noktada kimseden gelecek etkilere bağlı değilsiniz, ne yönetmenin vizyonuna, ne oyuncunun düşüncesine, ne de yapımcıların isteğine. Sadece siz ve senaryo var. Ve okurken kostümleri tasarlamanızı sağlayan küçük sözcükler buluyorsunuz. İçten gelen bir şey bu; her bir karakterin ruhunu, enerjisini hissetmek için sezgilerinize dönüyorsunuz”.

Rosario şunu da ekliyor: “Elbette bu yalnızca başlangıç noktanız. Fede’nin estetik anlayışını, oyuncunun isteğini de desteklemelisiniz. Yaratıcı sürecin doğal ve çok organik bir şekilde akmasına izin vermelisiniz. Yapbozun tüm bu parçalarını bir araya getirmeye çalışıyorum”.

Rosario’ya göre, bu filmi benzersiz kılan şey tasarımın bir yandan daha önceki filmlerin üzerine kurulurken, bir yandan da Alvarez’in eşsiz estetiğini ifade etmesi. “Evet, karanlık ve kasvetli ama Fede bu kez Lisbeth’in daha önceki portrelerinden daha ulaşılabilir olmasını da istedi. Lisbeth’in daha derin olmasını istedik ki izleyiciler onunla biraz daha fazla özdeşleşebilsinler. Fazla gotik olmasından kaçınıp ona daha çok motosikletçi havası vermek istedik. Ayrıca bu filmde sık sık kıyafet değiştiriyor ve her kıyafeti onun hakkında bir şey söylüyor”.

Alvarez, Foy’dan piercinglerini her biri kişisel bir anlama sahip olacak şekilde seçmesini istedi. “Ona her seçeneği sunduk; herhalde dünya üzerinde bulunan her sahte piercing’i toplamışızdır. Bunları onun karavanına koyduk. Claire onları takmaya başladı ve bu noktadan sonra işimiz kolaylaştı. Her piercingi farklı renkler ve dokularla bezedik ki hepsinin birer hikayesi, sebebi ve derinliği olsun”.

Lisbeth’in kullandığı makyaj öğelerinin en çarpıcılarından biri seyirciyle yeniden buluştuğunda görülen maskeydi. “Birçok deneme yaptık” diyor Merker ve ekliyor: “Siyah mı, kırmızı mı, beyaz mı olmalıydı? Bütün yüzünü mü yoksa sadece göz çevresini mi kaplamalıydı? Sonunda kademeli olarak dağılan beyaz maskede karar kıldık. Lisbeth’in kendi başına uygulayabileceği, doğal bir seçim gibi geldi”.

Foy ise son olarak şunları söylüyor: “Lisbeth bir adamın ödünü koparmak istiyor. O kaba ve pek artistik olmayan biri. Dolayısıyla, olabilecek en korkutucu şey olduğunu düşündüğü için adamı korkutmak amacıyla kendisini korkunç gösteren bir makyaj yapıyor. Lisbeth bu savaşçı maskesini ne kadar ciddi olduğunu adamın anlamasını sağlamak için kullanıyor”.

Yazar hakkında: Öteki Sinema

Öteki Sinema editörleri Prometheus'un David'i gibi... Siz uyurken bile, hoşunuza gidecek yazıları buluyor, itinayla hazırlıyor ve yayına sunuyor. Öteki Sinema çalışıyor!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir