Locke (2013)

Yolu Seçmek Özgürlüktür!

“Başlamak için en uygun zamanı beklersen hiç başlamayabilirsin; şimdi başla… Şu Anda bulunduğun yerden ve elindekilerle başla!” Aldous Huxley.

Locke posterIvan Locke ile tanışın! Muhtemelen pek çoğumuzu kilit altına aldığı gizli sırları konusunda cesaret ikonu belleyeceği bir kontrol manyağı var karşımızda! Büyük ihtimalle kendisi bile, bütün benliğine hakim olan bu otokontrol mekanizmasının farkında değil! Ivan Locke, Fabrikadaki vardiyasından çıkacak, son model BMW’sine binecek, birkaç telefon görüşmesinin ardından; kendi kararlarını verme konusundaki dirayetinin farkına varacak… Direksiyonuna geçtiği ve asfaltta yağ gibi süzülen BMW’nin hâkimiyetini sağladığı gibi hayatının da iplerini ellerine almak için çabalayacak. Asıl soru; bunu başarabilecek mi?

Öteki Sinema için yazan: Fatih Yürür

Steven Knight’ı pek çoğumuzun anımsadığını sanmıyorum. Mesela kaçımız onun kalemiyle şekillenen Tv projelerinin adını imdb’ye göz ucuyla bakmadan sayabilir? Dirty Pretty Things ya da Eastern Promises gibisinden leziz filmlerin hikâyelerinin taşlarını dizdiğini bilenlerin sayısı da eminim tahmin ettiğimden daha azdır. Hele ki Jason Statham’lı Hummingbird’ü öve öve bitiremeyecek bir ölümlüyle karşılaşma olasılığımızın olduğunu hiç sanmıyorum!

The Detectives dizisi ile yönetmenliğe soyunan ve geçtiğimiz yıl ilk iki uzun metrajlı filmi aynı anda paketleyerek, sinema arenasına dalan yönetmenlerden pek de beklenmeyecek bir hızla üretime girişen Knight; Jason Statham’ı başrolüne taşıdığı Hummingbird ile pek de elle tutulur vaatlere kapı açmamıştı oysa! Fakat artçı darbe niyetine kısa sürede makyajlayıp önümüze attığı Locke; kendisine en kısa yoldan devler ligine giriş bileti kazandırmış diyebiliriz gönül rahatlığıyla! Üstelik bu lige, öyle büyük büyük cümleler kurup, izleyicisini sorumluluk dersleriyle tokatlayarak değil; naif ve sıradan sayılabilecek bir öyküyü, temiz bir görsel işçilikle servis ederek yapabilmesi Knight’ı alkışlamamız için bir başka sebep!

Locke 3

Son yıllarda özellikle tek karakterli tek mekân gerilimlerinin kendilerine has iddialara sahip olduğunu söylemek gerekir. Örneğin, Rodrigo Cortes’in ana karakterini bir tabutun içine tıktığı ve 95 dakika boyunca izleyiciyi klostrofobinin tavanlarında gezdirdiği Buried ya da J.C. Chandor’un çatışma unsurlarını oluşturacak diğer bütün karakterleri hikâyenin dışına süpürerek, adı olmayan karakterini süper lüks yatıyla birlikte ıssız bir denizin ortasında terk ettiği All Is Lost; bu alanda kendine has ciddi iddialara sahip olan yapımlardı!

Stephen Knight’ın öyküsünün böyle bir iddia taşıdığını söylemek pek de doğru sayılmaz. Ivan Locke’u süper lüks arabasına bindirdiği andan itibaren durmaksızın yükselen ve 2 saatlik bir zaman dilimi içerisinde ana karakterinin hayatını alt üst eden bir öykü sunuyor bizlere. Bu haliyle zaten emsallerine fazlasıyla rastladığımız bir tek mekân gerilimi var karşımızda. Fakat Knight, öyküsünün iskeletini o kadar dengeli bir biçimde dikip, üzerini de öyle ustaca dolduruyor ki, henüz ikinci uzun metrajını çekmiş bir yönetmenin üzerinden atamayacağını sandığımız şişkinlikleri yerine; yıllardır bir kısmı kalburüstü filmlerde kalem oynatarak ustalaşmış bir kalemin, öykü anlatma becerisini izliyoruz aslında!

Daha arabaya postunu attığı ilk andan itibaren Locke’un meramını belli ediyor Knight! Sonrasında da ana karakteriyle birlikte izleyiciyi de yavaş yavaş çıkmaz sokağının içine doğru sürüklüyor. İlk olarak ana karakterinin kontrol manyağı olduğunu portresini çiziyor, sonrasındaysa yediği naneleri bizzat Ivan Locke’un ağzıya açıklamaya başlıyor. Locke; üç ayağını da dengede tutması gereken hayatı hakkında kritik kararlar alırken; Haris Zambarioukos’un nefis fakat abartıdan uzak görsel işçiliği eşliğinde bir aile faciasına doğru sürüklenmeye başlıyoruz. “Peki şimdi ne olacak?” ya da “Bütün bu karmaşa nasıl sona erecek?” gibisinden artık kokuşmaya yüz tutmuş anlık sorulardan ziyade; kafamızı Locke’un düştüğü durumdan kaçış bileti olacak sakinliğine yormaya başlıyoruz. Bir tarafta ailesini bir arada tutmaya çalışan, diğer tarafta yasak ilişki yaşadığı bir kadının doğumuna yetişmeye çalışan; beri yandan da ertesi gün gerçekleştirilecek olan temel atma törenini organize etmek için uğraşan Locke’un tabiri caizse “beton gibi” sinirleri yavaş yavaş çatırdamaya başlarken; onun kaybettiklerinin trajik çeteresini çıkartmaya bile gerek görmüyoruz!

Locke 2

Knight’ın en önemli başarısı, işin teknik ve içerik kısmını makul bir biçimde kotarmasından ziyade, elindeki malzemeyi bir çeşit kıssadan hisse aracı olarak kullanmaya yeltenmemesi. Hatta Locke’un babasıyla olan manevi hesaplaşmasından bile nemalanma fırsatını elinin tersiyle ittirerek; bir gecelik ilişkisinde kaza kurşununa kurban ettiği “öteki kadın”ı bir görev bilinciyle sahiplenmesini garipsiyor olsak bile, içine girdiğimiz her katmanda Locke’un o sıradan “sıradışı” karakterlerden biri olduğunu kabullenmeye başlıyoruz. Öyle ki, meseleyi duygusal anlamda hemen hemen hiçbir şey hissetmediği bir kadının doğumunda yanında olabilmek (bir nevi babasının kendisine yaptığını yapmamak) için; neredeyse tüm dünyayı karşısına alan adamın inadına indirgediğimizde bile filmin değeri yitip gitmiyor! Hatta film, gücünü bu naif ve tartışmalı inada rağmen, bireysel sorumluluklarını es geçmeyen Locke’un kayıtsız kontrolünden alıyor!

Knight’ın öyküsü bu bağlamda fazlasıyla geveze ve görsel anlamda da hareket kabiliyeti oldukça yüksek olduğu için, bizi sık sık tek mekân gerilimi olduğu gerçekliğinden uzaklaştırıyor. Hatta iddiayı biraz daha abartacak olursak eğer, Abbas Kiarostami’nin hepi topu 2 farklı plana sıkıştırdığı 2002 tarihli “10” filmine verilebilecek en biçim zengini cevap diyebiliriz Locke için. Zambarioukos’un nefis açıları, Dickon Hinchliffe’in en ufak bir gedik bırakmaksızın öyküye eklemlenen müzikleri sayesinde, kimyası tam oturmuş bir film var karşımızda!

Elbette öyküyü taşıma konusunda en büyük yükü çeken Tom Hardy’nin performansına da birkaç kelama tekabül methiye düzmeden olmaz! Son yıllarda daha ziyade abartılı performanslarla karşımıza çıkan Hardy’nin en alçaktan uçtuğu fakat, aktörün en başarılı bulduğum performansı olan Bronson’da dahil olmak üzere en etkileyici karakteri var karşımızda! Yetenekli aktörün fazla yükseklerden uçmayan fakat bir an olsun dengesini yitirip tökezlemeyen resitali, Locke’un bütün nitelikli sinemasal hamlelerinin üzerine kapak niyetine kapanmış adeta!

Son tahlilde, küçük ve iddiasız görünen öyküleri, cilasız ama etkili bir dille anlatan yapımların sayısındaki artışa bakacak olursak; perdede büyük meseleleri laf cambazlıklarıyla geçiştiren yapımlara oranla daha tutarlı olduklarını ve her nasılsa izleyiciye daha çekici gelmeye başladıklarını görüyoruz artık. Bu eğilim, iyi öykü anlatıcılarına, ellerindeki hamur pörsümeden fırına verme imkânı sunuyor. Locke bu anlamda, matematiği tutan, tavında bir tek mekân gerilimi olarak karşımıza çıkıyor. İddiasız ama tadı damakta kalacak cinsten!

Locke (2013) fragman. Tıkla, izle!

Locke 1

Yazar hakkında: Fatih Yürür

İlk sinema deneyimi, bir Stephen King uyarlaması olan “Geri Döndüler” olmuştur. Yazmaya başladığı dönem ise aslen lise yıllarıdır. Saçma sapan korku hikayeleri kaleme almaktadır ve asıl amacı bir gün bunları görselleştirebilmektir. Çeşitli platformlarda oyun incelemeleri ve film eleştirileri yazar. Yaratmış olduğu RüyadaM adında bir animasyon ve çizgi hikaye karakteri bulunmaktadır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir