Los Sin Nombre / The Nameless / İsimsizler (1999)

Los Sin Nombre (The Nameless / İsimsizler), Katalunya asıllı İspanyalı yönetmen Jaume Balagueró’nun ilk uzun metrajlı filmi.

Balagueró, Darkness (2002), Frágiles (2005), REC (2007) gibi İspanyol korku sinemasının dikkat çeken örneklerine imza atmış olan 1968 doğumlu genç bir yönetmen. Ancak genç yaşına rağmen; bol ödüllü İngiliz yazar Ramsey Campbell’in aynı adlı romanından uyarladığı ilk uzun metrajlı filmi Los Sin Nombre’de okült ve mistisizmle örülü underground cemiyetler üzerine karanlık bir hikaye anlatmayı deniyor.

Claudia ve Marc’ın 6 yaşındaki kızları kaybolur. Kısa bir süre sonra suyla dolu bir delikte 6 yaşında bir kız çocuğunun ölü bedeni bulunur. Çocuk ölmeden önce çok ağır işkenceye maruz kalmış (vücuduna asit dökülmesinden, çivi çakılmasına kadar) ve bedeni tanınmaz hale gelmiştir. Tanınmaz hale gelmiştir derken söz sanatı yapmıyor, tam anlamıyla durumu ortaya koyuyorum. Zira bedenin kime ait olduğunun tanınmasını sağlayan tüm deliller yok edilmiştir. Parmak izleri tahrip edilmiş, dişleri sökülmüştür. Üstelik bu işlemlerin tesadüfi değil, kasıtlı olarak gerçekleştirildiği çok bellidir. Ancak kızın bileğinde Claudia’nın ölen kızına ait bir bileklik bulunur. Üstelik tıpkı Claudia’nın kızı gibi ölü bulunan kız çocuğunun da sağ bacağı sol bacağından yaklaşık 10 cm (7,6 cm) kısadır. Cesedin durumu göz önüne alınarak küçük kızın bedeni teşhis etmesi için ailesine gösterilmez. Bunun yerine bileklik Claudia’ya verilir ve dava orada kapanır.

Aradan 5 yıl geçer. Claudia sakinleştiricilerle ayakta durmaya çalışan, hafif üşütük bir kadın halini almıştır. Kocası Marc İspanya’yı ve Claudia’yı terk etmiştir. Claudia’nın yeni erkek arkadaşı Toni, tam bir baş belası olarak (Amerikalıların deyimiyle “pain in the ass”) kadına gün yüzü göstermemektedir. Kızının ölüm yıldönümü yaklaştığı sırada Claudia bir telefon alır. Telefondaki genç kız Claudia’nın kızı olduğunu, diğerleri onu öldürmeden yardım etmesi gerektiğini söylemektedir. Claudia’ya gitmesi için bir adres verir. Acılı kadın önce tereddüt etse de, sonunda gitmeye karar verir. Gittiği yerde kızının kısa bacağı için yapılmış özel ayakkabısını bulur. Üstelik çok geçmeden aynı mekanda işlenen bir cinayetin görüntüleri basına sızdırılır. Kasette Claudia da görüntülenmiştir. Claudia’nın kızı olduğunu iddia eden esrarengiz genç kızdan telefonlar gelmeye devam ederken, Claudia da vaktinde kızının cinayetini soruşturmuş olan polis Massera’dan yardım ister. Messera o sırada görevinden ayrılmıştır ve Claudia’ya yardım edecek dünya kadar vakti vardır. Ve olaylar Hitler’e kadar uzanan garip, giderek daha da karmaşık, esrarengiz ve karanlık bir hal almaya başlar. Claudia, Massera ve onlara yardım eden gazeteci Quiroga, tüm bu olayların ardında acıyı kutsayan, çocukları kurban eden sadist bir cemiyetin olduğu gerçeğine ulaşırlar.

Okültizm, underground topluluklar ve gizli cemiyetler, Avrupa sinemasının vazgeçilmez öğelerinden bir kaçını oluşturuyor. Bunda kuşkusuz binlerce yıllık Avrupa tarihinin, özellikle karanlık çağlarda ortaya çıkan gizli cemiyetlerin tuhaf uygulamalarının payı var. Da Vinci Şifresi ile Dan Brown’a milyonlar kazandıran da, Les Rivières Pourpres (Crimson Rivers) ile hem Jean Christophe Grangé’i hem Mathieu Kassovitz’i ihya eden de, Ramsey Campbell’in romanı Los Sin Nombre’ye temel oluşturan da aynı karanlık ve puslu geçmiş… Üstelik engizisyonun ana vatanı, ortaçağın karanlık ve işkenceci Hıristiyanlığının kalesi olan İspanya, böyle bir hikaye için gayet uygun bir mekan oluşturuyor. Balagueró’nun bu mirası iyi analiz ettiği ve filminin atmosferini oluştururken iyi yönettiği söylenebilir. Bu bağlamda, genel anlamda hikayenin gidişatının ve kurgusunun da başarılı olduğu bir gerçek. Özellikle filmin ilk yarısında gerilim giderek tırmanıyor. Oyunculuklar da son derece başarılı. Hatta ciddi bir korku filminin içinde bazı anlarda kara mizah vurgusu ile sergilenen oyunculuğu, ben ayrıca ilginç ve etkili buldum.

Tek başına Santini karakteri üzerine bile film çekilebilir. Santini böylesi bir film için yeterince korkunç, tiksindirici ve irite edici bir karakter. Bakışları bile rahatsız edici.

Ancak bana göre filmin tek handikapı, başlarda sakin sakin ve kendi ritmi içinde ilerleyen hikayenin, sonlara gelindikçe sakin adımlarını bırakıp koşmaya başlaması. Bu gereksiz hızlılık, okültün korkunçluğunu hafifletiyor gibi geldi bana. Tuhaf bir “light” etki yaratıyor gibi. Bu yüzden de filmin sonu, bırakması gereken etkiyi bırakmıyor. Zaten öyle çok da sürprizli bir son olduğu söylenemez.

Los Sin Nombre; Crimson Rivers, Martyrs, Frontiers, The Human Centipede gibi Avrupa’daki azınlıklara ya da bir şekilde ‘çoğunluk’ içine dahil olmayanlara uygulanan baskının metaforlaştırıldığı yeni dalga korku filmi – edebiyatı anlayışı içinde değerlendirilebilir. Hatta vizyona çıktığı yıl göz önüne alındığında bu anlayışın ilk örneklerinden olduğu söylenebilir. Faşizmle eski sapkın okült cemiyetlerini ya da çağdaş çatlak bilim adamlarını özleştirerek yaratılan bu yeni tarz, kimi eleştirmenlerce “art house”un içinde değerlendiriliyor ve güncel Avrupa korku sinemasının bel kemiğini oluşturuyor.
Bunlar bir yana bırakıldığında, 300 yıllık geçmişine aldırmadan Avrupa okültizmi ile ilgili ahkam kesen Amerika’dan değil de, Avrupa’dan bir film izlemek isteyenleri, 90’lı yıllar Avrupa korku sinemasına bir göz atmak isteyenleri her şeye rağmen tatmin edecek bir film Los Sin Nombre. En azından ben tatmin oldum… )

Not: Bir de söylemeden geçemeyeceğim; bence Claudia’nın Marc gittikten sonra edindiği sorunlu erkek arkadaşı Toni, öyle gereksiz bir karakter ki… Sanki filmi sadece 10 dakika daha uzatmak için yaratılmış gibi…

Yazar hakkında: Ezgi Aksoy

Sinema yolculuğu 80’li yıllar korku filmleriyle başladı. Ucuz filmlerle büyüdü. Sinema, yazından sonraki en büyük tutkusudur. Şuan LeMan, yeniHarman ve Bayan Yanı’nda araştırma dosyaları ve populer kült yazıları yazmakta ve medeniyet üzerine kafa yormaktadır.

5 Yorumlar

  1. nefret etmiştim bu filmden. Yeni dönem İspanyol fantastik/korku sinemasını at çöpe gitsin bence zaten.
    (Rec dahil)

  2. Neden böyle düşünüyorsun Can? Son bir kaç yıldır özensizleşmesine rağmen ben İspanyol korku sinemasını seviyorum. Jaime Baleguero’nun filmleri de fena değil bence… The Darkness favorimdir.

  3. Ben 90’lardan sonra gelen yeni dalgadan beri hastasıyım İspanyol korku sinemasının. Zaten genel anlamda da seviyorum İspanyol sinemasını. Latin Amerika’dan devşirdikleri mistik yan hoşuma gidiyor..)

  4. biliyorum bu konuda yalnızım.

    ama gerçekten tek bir yeni dönem fantastik İspanyol filmi izlemedim ki beni filmin bir (veya birkaç yerinde) ‘bu iş böyle olmaz!’ dedirtmesin.. Ya senaryo, ya diyalog, ya oyunculuk illa bişey aksıyo ve filmin inandırıcılığını baltalıyo.

    Bir tek ‘Others’ var istisna tabi. Ama ona tam anlamıyla bu yeni dönem İspanyol fantastik sinemanın bir temsilcisi demek güç

  5. Ben de bu konuda Can’la bayağı tartıştım :)
    Kore sineması konusuna hiç girmeyelim orada da husumet çıkabiliyor…

    Şaka bir yana gerek Los Sin Nombre, gerek Tres Dias, Palabras Encadas, vs. gerçekten cok sıkı ve çarpıcı işler.
    Bu İspanyol tarzının son 5 yıl içinde Arjantin/Uruguay/Paraguay gibi yerlere de sıçraması çok iyi işlerin çıkmasına ön ayak oluyor. Mesela yeni seyrettiğim Cold Sweat (So Fredo) hiçbir bütçe olmadan nasıl iyi bir iş çıkartabileceğinin gayet iyi bir örneği.
    Politik tarihlerindeki detayları korku filmlerine uyarlayarak hem kendi öz eleştrilerine yer veriyorlar, hem de kendi kültürlerini barındıran bir korku örneği çıkıyor.

    Birkaç yıl önce The Forgotten ya da The Abandoned diye bir film seyretmiştim, tipik bir hayalet hikayesinden çıkıp işi Franco’nun diktatörlüğüne bağlıyordu. Çok çarpıcı bir son sahnesi vardı.
    Keşke bunun gibi bir filmi bizim politik tarihimiz için de çekseler diye düşünmüştüm. (Mesela 12 Eylül faili meçhullar).

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: