Lovecraft ve “Tarif Edilemez”in Sinemadaki İzleri

“Evrenin bütününü düşündüğümüzde; insan hayatının, insan kanunlarının ve duygularının hiçbir geçerliliği olmamasına dayanıyor benim hikayelerim…” H.P. Lovecraft

Sinemayı pek sevmeyen, yaşamı esnasında değeri anlaşılmamış, hiçbir hikayesinin sinema uyarlaması vasatı geçememiş, bugün bile oldukça az insan tarafından tanınan bir garip yazar Howard Phillips Lovecraft… Aynı zamanda 20. yüzyılın en büyük korku ve fantastik edebiyat yazarı, korku edebiyatı için Edgar Allan Poe‘dan sonra gelmiş geçmiş en önemli isim…

Howard Phillips ve Sinema

lovecraftHikayelerinin kalbinde ”yasak bilgi”, ”insan olmayanların insanlık üzerindeki etkisi”, ”medeniyetin tehtid altında olması”, ”ırklar / sosyal sınıflar” ve en önemlisi de ”kader”’ gibi temaları taşıyan Lovecraft’ın sinemayla ilişkisi oldukça enteresan. Yazdığı mektuplardan bildiğimiz kadarıyla, sinemada izlediği filmlerin çoğunluğundan pek hazzetmemiş. James Whale‘in Frankenstein‘ı (1932) bile onu tatmin etmemiş. Frankenstein’ın, bir uyarlama olarak, orjinal romanı kesinlikle yansıtamadığından yakınıyor. Yine başka mektuplarında Dracula‘nın (1931) yarısında sinemadan çıktığını, The Phantom of the Opera‘nın (1925) ilk kısmında az kalsın uyuyakaldığını öğreniyoruz.

Sinema onu nadir olarak etkileyebilmiş. The Phantom of the Opera’nın ikinci kısmında ve Invisible Man‘de (1933) büyük keyif aldığını söyleyen Lovecraft için, tam 4 kez seyrettiği Berkeley Square (1933) filminin ayrı bir yeri var. Zamanda yolculuk filmlerinin babası sayılan Berkeley Square, ünlü Charles Dexter Ward Vakası hikayesi ile birçok ortak tema paylaşan bir film. Filmi izlediği an hayran olduğunu ve filmdeki birçok sahnede kendi rüyalarını ve düşüncelerini bulduğunu söylüyor.

Cosmic-Horror, Cthulhu Mitolojisi ve Tarif Edilemeyenler…

Lovecraft’in değerini 3 önemli başlık altında inceleyebiliriz.

  • İçerik: Cosmic-Horror
  • Yapı: Lovecraft’ın Mitolojisi
  • Tarz: Dehşetin tarif edilemez oluşu

Stephen King ve Robert Bloch’un ”benim ustam” diye bahsettikleri HP Lovecraft, cosmic-horror (kainat-korku) janrının babası. Ama bu bizim anladığımız anlamda bir bilimkurgu uzay-korku’su değil. Daha çok, felsefi boyutta bir uzaydır burada bahsedilen. O yüzden uzay yerine kainat demeyi daha uygun gördüm belki. Gaipten gelen dehşetleri anlatır cosmic-horror. Yani bizim bildiğimiz evrene, gaip kadar uzak bir yerden gelen dehşetler… Lovecraft, bir yazısında şöyle der: ”Benim ilgimi çeken insanın insanla olan ilişkisi değil. Esas benim içimdeki yaratıcılığı ateşleyen şey, insanın kainatla olan ilişkisi, insanın bilinmeyenle olan ilişkisi…”  Burada ‘bilinmeyen’ faktörü çok önemlidir. Genel bilim-kurgudaki gibi bazı bilimsel olasılıklara dayanan bir kurgu değildir cosmic-horror. İnsanın kainat karşısındaki çaresizliğini ve geçersizliğini temel alan bir felsefe temel alınmıştır.

16_HP_PortreLovecraft aslında bu noktayı vurgulamaktan öte çok da büyük meziyetlere sahip bir yazar mıdır? Orası tartışılır. Mesela onun hayranı olan Stephen King bile On Writing adlı kitabında onun diyalog yazma konusundaki beceriksizliğinden bahseder. Hakikaten birçok hikayesi birbirinin karbon kağıdı gibi kopyasıdır. Karakterler iki boyutludur… Hikayenin sonunda ne olacağı daha başından bellidir… ama bütün bunlar onun büyük bir kararlılıkla okuyucunun üzerine yıktığı çaresizlik ve dehşet duygularını gölgede bırakmaz… Hikayelerini yazdığı sıralarda, dünyada bilim ve fen mutlak gerçek olarak kabul görmektedir. Hayatta en hakiki mürşit gerçekten de ilimdir, fendir. Bu dönemlerde Jules Verne ve HG Wells‘in ardından bilim-kurgu edebiyatı önlemez bir çıkışa geçmişken, paranormal olaylar, doğaüstü güçler, 6. his gibi bilimle açıklanamayan fenomenler edebiyat çevrelerinde pek değer görmemektedir. Bu yüzden, uzaydan da öte, gaipten gelen dehşetler de pek rağbet görmez.

Gaipten gelen dehşetlerden başka, Lovecraft’in bir başka önemi de, yarattığı Cthulhu mitolojisidir. Yazarın hikayelerinin büyük bir bölümü aynı öğeleri paylaşmaktadır. Tıpkı mektup arkadaşı, Conan‘ın yaratıcısı Robert E. Howard gibi, o da farklı hikayelerini aynı hayali coğrafya üzerine kurmuştur. Aynı şehirler, aynı Miskatonic Üniversitesi, aynı eski tanrılar ve aynı karanlık ırk… Bu şekilde hikayeleri arasında bir bütünlük kurarak, bambaşka bir alem yaratır. (Stephen King’in Dark Tower / Kara Kule mitolojisi gibi)

15_HP_illustLovecraft’in (birçoğu kendi yaşamı esnasında yayınlama şansı bile bulamamış) hikayelerinde, okuyucuya ilk çarpan şey, onun kendine has tasvirleridir. Detaylı ve fazlaca süslü olan bu tasvirler, aslında tasvir ettikleri şeyler hakkında pek bir fiziksel bilgi vermezler. Daha çok tarif edilen şeylerin ne kadar garip, na kadar bambaşka, ne kadar korkunç, ve -en önemlisi- ne kadar ”tarif edilemez” olduklarını anlatır.

Stuart Gordon ve Brian Yuzna Filmleri

Bu tarif edilemezlik sebebiyle, Lovecraft’in eserlerinin beyazperdeye taşınması neredeyse imkansız bir olaya dönüşmüştür. ”Öklidsel olmayan” bir mekanı sinemada sinemda anlatırsınız ki?!  Lovecraft hikayelerinin sinema adaptasyonları, ya tamamen hikayeden kopmuşlardır, ya da vasatın altında b-filmler olmaya mahkum olmuşlardır. Bu filmlerin arasından sıyrılan anca bir avuç film vardır. Bu filmler için de yatıp kalkıp Brian Yuzna ve Stuart Gordon’a şükretmek gerekir… Yönetmen, yazar veya yapımcı koltuğunda Yuzna ve Gordon’un oturduğu Re-Animator (1985), Necronomicon (1993), From Beyond (1986) ve Dagon (2001) gibi bir avuç b-film gerçekten onun hayal dünyasını filme yansıtmayı başarmış filmlerdir. (Tabi arada Castle Freak (1995) gibi insanın izlerken sıkıntıdan kendini camdan atabilceği talihsiz filmleri de unutmadan.. – ve bu arada Castle Freak’in uyarlandığı hikaye en sevdiğim Lovecraft hikayelerinden biridir)

10_frombeyondGordon ve Yuzna’nın filmleri kendi başlarına kült filmler haline gelmiş ve kendilerine oldukça geniş bir hayran kitlesi edinmişlerdir. Ancak yine de -kanımca- bu filmler Lovecraft’ın hikayelerinin kalbindeki kadar karanlık ve mutlak değillerdir (Zaten bu filmlerden en ünlüsü olan Re-Animator düpedüz komedidir). Lovecraft hikayelerinde aksiyondan daha çok atmosfer önplanda olduğu için çok büyük bütçeler ve büyük setler gerekmektedir. Ancak yine de kısıtlı bütçeleriyle Gordon ve Yuzna’nın filmleri, seyirciler için yazarın dünyasına küçük bir pencere açmayı başarırlar.

Shadow Over Inssmouth ile Dagon hikayalerinin karışımı olan Dagon filminin son yarım saati, Necronomicon’daki 3. hikaye, ve baştan sona From Beyond, oldukça karanlık ve dehşet doludurlar. (Bu filmler için sinemadaki en iyi Lovecraft uyarlamaları diyebilirim.)

Gordon ve Stuart’ın 90’lardaki filmlerine gelene kadar, bir çok başka uyarlama da yapılmıştır. Ancak bu uyarlamalar ya çok başarısız, ya da çok sadakatsiz olmuştur. Orjinal hikaye ile alakaları kalmamıştır. Bu filmlerin belli başlılarını buraya yazarken, bunların asla birer Lovecraft filmi olmadıklarının altını çiziyorum!

The Haunted Palace (1963) Roger Corman’ın sadece gişeyi düşünerek yaptığı sadaktsiz uyarlamalardan biri, The Case of Charles Dexter Ward hikayesinden uyarlama
Die, Monster, Die! (1965) – The Colour Out of Space hikayesinden uyarlama
The Shuttered Room (1967) The Shuttered Room hikayesinden uyarlama
The Crimson Cult (1968)Boris Karloff’un rol aldığı film, The Dreams in the Witch-House hikayesinden uyarlama
The Dunwich Horror (1970) Yine Roger Corman, yine orjinal hikayeden çok başka bir hikaye…
The Curse (1987)The Colour Out of Space hikayesinden uyarlama
The Unnamable (1988) Lovecraft’ın 1923 tarihli bir kısa hikayesinden uyarlama
The Resurrected (1991)The Case of Charles Dexter Ward hikayesinden uyarlama
The Unnamable II: The Statement of Randolph Carter (1992) The Statement of Randolph Carter hikayesinden uyarlama
Lurking Fear (1994) Lovecraft’ın yine 1923 tarihli başka  bir kısa hikayesinden uyarlama
Cthulhu (2007) Shadow Over Innsmouth mitolojisi altında ilginç ve cesur bir eşcinsellik hikayesi. Ancak başarılı olduğunu söyleyemek zor.

12_SutterCane_Buyuk

Bu unutulabilir filmleri listeledikten sonra, Lovecraft uyarlaması olmayan ama onun beyazperdedeki gerçek izlerinden birkaç örnek listeleyebiliriz:

Alien (1979)

Lovecraft’in beyazperdedeki en büyük yansıması, şüphesiz Ridley Scott‘un yönetmenlik koltuğunda oturduğu uzay-korku başyapıtı Alien/Yaratık’dır. Alien’ın yazarı Dan O’Bannon, senaryoyu yazarken HP Lovecraft’ten ilham oldığını söyler. Senrayo, daha sonra yapımcılar tarafından türlü değişikliklere uğrasa da, özünde, Lovecraft temalarından pek bir şey kaybetmez. Kısaca Alien, yazarın kainat-korku’sunun bir uzay gemisi içine klostrofobik bir şekilde sıkıştırılmış halidir. Dizaynlarıyla Alien’a damgasını vuran HR Giger‘ın da büyük bir Lovecraft hayranı olması, resmi tamamlar.

The Fog (1980)

1979 senesinde John Carpenter, The Fog’un çekimlerini bitirikten hemen sonra Rolling Stones dergisi ile yaptığı bir röportajda açık açık ”HP Lovecraft’i çok seviyorum. Duncwich Horror, Rats in the Walls.. hepsini okudum” der ve bize The Fog’un aslında nereden geldiğinin ipuçlarını vermiş olur. Film, bir geminin Arkham kayalıklarına çarpıp parçalanmasıyla başlar. (Arkham, yazarın Cthulhu Mitolojisindeki şehirlerden biri. Ayrıca DC evreni’nde, Gotham şehrindeki Arkham Deliler Hapisanesi’nin adı da onun Arkham’ına bir atıftır.) Ardından bir sis ile birlikte denizin içinden çıkan korsan ölüleri Shadow Over Inssmouth’u çağrıştırır. Tabi Necoronomicon bağlantısı, duvarların içinden çıkan eski bir kitabı da unutmadan… The Fog, kesinlikle harika bir film değildir. Ancak gişe sinemasında bir Lovecraft basamağı olarak, Lovecraft kitlesinin genişlemesine dair önemli bir ipucudur.

1_AlienThe Beyond (1981)

Öteki Sinema sayfalarında sıkça kendisine saygılarımızı sunduğumuz büyük usta Lucio Fulci de, bir Lovecraft hayranı olduğunu defalarca belirtmiştir. Fulci’nin daha önce çektiği City of The Living Dead gibi, The Beyond ‘u da, gaipten gelen bir dehşeti anlatmaktadır. Beyond’daki Eibon adlı kitap, Necronomicon’ın bir benzeridir. The Beyond, zaten ismiyle direk Lovecraft’ın dünyasından fırlamış bir filmdir. The Beyond, ‘öbür taraf’, ‘öte dünya’ veya doğrudan ‘gaip’ olarak tercüme edilebilir. Film ilerdikçe Fulci’nin işin içine Romero‘nun zombilerini de sokmasıyla, The Beyond, eşsiz bir b-film klasiğine dönüşür.

The Thing (1982)

Lovecraft’in en ünlü hikayelerinden biri olan At the Mountains of Madness / Delilik Dağlarında, 1935 yılında Astounding Stories dergisinde, editör tarafından oldukça kesilip biçilmiş bir şekilde 3 parça halinde yayınlanmıştır. Ne tasadüftür ki, aradan bir sene geçtikten sonra aynı derginin editörü John Campbell de, Antartika’da geçen bir korku hikayesi yazıvermiştir. Who Goes There? adındaki bu hikaye, daha sonra, 1952 senesinde sinemaya The Thing From Another World adıyla uyarlanmıştır. Campbell’in hikayesindeki temel öğelerin Lovecraft’in hikayesindeki temel öğelerle neredeyse birebir aynı olması tesadüften öte bir durumdur… Daha sonra 1982 senesinde bir Lovecraft hayranı olan, canımızdan çok sevdiğimiz John Carpenter, The Thing’i çeker. Carpenter, tekrar Campbell’in hikayesine (Lovecraft öğelerine) dönerek, sinema tarihindeki en Lovecraft-vari filmlerden birini bizlere sunar. Sonuç: Beden değiştiren, uzayın derinliklerinden gelen, şekilsiz bir dehşet!

5_inthemouthofmadnessIn The Mouth of Madness (1995)

In The Mouth of Madness ile John Carpenter bir kez daha Lovecraft sularına döner. Hikayenin merkezinde tıpkı Stephen King gibi kitapları yok satan süper-ünlü bir korku yazarı Sutter Cane’in kayboluşu vardır. Sutter Cane’in hikayelerinin hepsi ”karanlığın içindeki iğrenç yaratıklar, kaybolan, çıldıran ve canavarlaşan insanlar”la doludur… Sutter Cane’in kayboluşunu araştıran Trent (Sam Neill) yavaş yavaş kendini Cane’in hikayelerinin içinde bulmaya başlar. Sutter Cane, bir nevi modern Abdul Alhazred’e dönüşmüş ve peygamber gibi bir figür haline gelmiştir! (Abdul Alhazred: Lovecraft’in hikayelerinde hep bahsi geçen Necronomicon’un korkunç yazarı)

In The Mouth of Madness, yer yer vasat sinematografisi ve senaryodaki bazı hafifliklerden dolayı biraz karanlıkta kalmış bir film olsa da, Stephen King ve Lovecraft öğelerini aynı potada eriten oldukça enteresan ve kült bir filmdir.

6_hellboyHellboy (2004)

Adeta bir CGI ve özel makyaj geçidi niteliğinde, gösterişli ve ”cool” bir patlamış mısır filmi olan Hellboy, hepinizin bildiği üzere bir çizgi roman uyarlamasıdır. Dark Horse tarafından 90’larda yayınlanmaya başlayan serinin Mike Mignola tarafından yazılmış olan Seed of Destruction adlı hikayesinin uyarlamasıdır. Çizgi romanda, hikayenin başında, Mignola, hikayesini Lovecraft’e adar. Yönetmen Del Toro‘nun dediği kadarıyla da kendisini bu filme çeken en önemli şey, hikayedeki Lovecraft atmosferidir. Filmin finalindeki ahtapot kollu canavardan tutun da, Cthulhu-vari köpek-yaratıklar ve Profesör Broom’un gösterdiği mahşeri gelecek tablosu… adeta filmi bir Lovecraft lunaparkına çevirir. Tabi bir Lovecraft hikayesinin tam tersine Hellboy, merkezinde bir aşk hikayesi olan ve asla kendini ciddiye almayan bir filmdir. Ama yine de filmdeki ‘Lovecraft lunaparkı’ görülmeye değerdir.

The Mist (2007)

Ufak bir kasaba üzerine çöken korkunç bir fırtına, ve bu fırtına ile birlikte gelen sisin içinden çıkan ahtapot kolu gibi dev uzuvlar. Herhalde bundan daha Lovecraft-vari bir durum düşünülemezdi…Stephen King’ in aynı adlı romanı, Frank Darabont tarafından sinemaya uyarlanır. Sonuç; oldukça eğlenceli (ancak yer yer çok klişe olabilen), finaliyle hafızalardan kolay kolay çıkmayacak bir gişe canavar filmidir.

8_CallofctCall of Cthulhu (2005) ve Kısa Filmler…

Korku edebiyatının en büyük iki ismi Poe ve Lovecraft’in neredeyse tamamen kısa hikayelere yoğunlaşmaları bir tesadüf müdür? Edgar Allan Poe, bir yazısında (Hawthrone’s Twice Told Tales için yaptığı eleştirisinde) şöyle der: ”Kısa bir hikayeyle, yazar, okuyucuyu tamamen etkisi altında tutabilir. Sanatsal bütünlük ve kontrol burada çok önemlidir. Okuyucuların bir oturuşta hazmedemediği uzun hikayelerde bu bütünlük ve kontrolü sağlamak çok zordur.” Poe’nun bu söylediği 2 saatlik bir uzun metraj için geçerli olmasa da, bir kısa film veya tek bir sahnenin gücü ile bir filmin gücü arasındaki farkı düşünmemiz açısından geçerlidir.

İnternette ve korku filmi festivallerinde dolaşan yüzlerce Lovecraft kısa filmi arasında birkaç tane etkileyici filme rastlamak mümkün. Bunların arasında basit bir 3D animasyon filmi olan Ryleh (2003) şiirsel anlatımıyla Lovecraft atmosferini yakalamakta şaşırtıcı derecede başarılı. Eski Nazi devlet görüntülerine dayanan, Abdul Alhazred ve Hitler arasında bir buluşmayı da gösteren Experiment-17 (2004) çok kısa ama son derece zekice ve kusursuz bir kısa film.

13_HP_Bust‘Lovecraft Historical Society’ tarafından dağıtımcılığı üstlenen 2005 yapımı, 47 dakikalık siyah beyaz sessiz film Call of Cthulhu ise apayrı bir yeri hakediyor. Hem modern, hem de çok eski tekniklerle çekilmiş olan filmin, 1920’lerde yapılmış bir film gibi gözükmesi amaçlanmış. Bu açıdan çok güzel ve anlamlı. 1920’lerde Lovecraft’ın değeri anlaşılsaydı ve Call of Cthulhu filme uyarlansaydı sonuç ne olurdu sorusunun cevabı… Şahsen filmde en sevdiğim detay, Cthulhu canavarının (tanrısının) yaşadığı adanın Cabinet of Dr. Caligari-vari dizaynı oldu. 1920’lerde çekilen bir filmde, tarif edilemeyen, Öklidsel-olmayan bir mekan tasviri için daha isabetli bir stil olamazdı! (Aynı ekip şimdi The Whisperer in the Darkness‘ı da filme uyarlamakta)

Yakın gelecekte Lovecraft’in klasiklerinden bazılarını beyaz perdede dev bütçeli projeler olarak göreceğimizden şüphem yok… Ancak bu uyarlamalar ne kadar Lovecraft’e sadık olurlar orası merak konusu… Howard Phillips Lovecraft, hayatta olsaydı, sinemada izleyip de beğeneceği, büyük bütçeli bir Lovecraft uyarlaması sinema filminin yapılması fikri, kanımca daha hala kaf dağının ardında yatmakta…

Öteki Sinema için yazan: Can Evrenol

Yazar hakkında: Can Evrenol

2007 yazında tamamen kendi imkanlarıyla, doğup büyüdüğü mahallede, arkadaşlarının da yardımıyla çektiği SANDIK adlı kısa film, ''Fantasia Film Festival'', ''BIFFF'' ve ''Frightfest'' ve dünyanın en önde gelen korku ve fantastik film festivallerine seçildi. Londra’da Middlesex Üniversitesi’nde ''Moving Image'' master'ı yaptı.

11 Yorumlar

  1. Cok guzel yazi olmus Can, eline saglik! Bahsettigin filmerden gormediklerim bayagi fazla, ama bir ara oturup izlemek lazim bunlari :)

    Lovecraft oykuleriyle ilk tanismami hatirladim. Sanirim Metallica’yla ilgili bir yazida okumustum. 92-93 falan. Mitos Yayinlari’ndan cikan Gotik Oykuler kitabini ariyorum haril haril (Dost Korpe cevirisi). Sonra en iyi arkadasim hediye etmisti kitabi bana, Istanbul’da bulup. Fakat tabii, internetle tanisik olmadigimiz donemler, oyle buyulu bir sey gibi geliyordu ki bana – o kitaba ulasmak, o oykuleri okumak… Outsider-Yabancı favori hikayemdi o zamanlar, ama tum kitabi defalarca okumusumdur. Sonra yurtdisina giden akrabalara Lovecraft kitaplari siparis etmeler vs. Halen de Lovecraft uyarlamasi/etkili cizgi romanlar toplamaya devam ediyorum – cok fazla var tabii bunlardan!

    http://www.hplfilmfestival.com/ soyle de bir film festivali var. Bu sene A night of Horror film festivalinde de bir Lovecraft kisa filmleri seansi olmustu. AM 1200 diye sahane bir film seyrettim. Lovecraft uyarlamasi degil ama Lovecraft’vari ozellikler tasiyan, atmosferi ve gerilimi saglam bir film.

  2. Müthiş bir inceleme Can! Tebrikler..The Thing’in arkasındaki hikayenin Lovecraft’a dayandığını ilk defa duydum fakat şaşırmadım. Bu kadar mükemmel bir hikaye ancak ondan esinlenilip yazılabilirdi. Tabii Carpenter’ın dehasını da unutmayalım:)

  3. Can Yalçınkaya,
    öncelikle teşekkür ederim,
    -ve OUTSIDER benim de en sevdiğim Lovecraft hikayelerinden biridir kesinlikle!
    -ve benim de ilk Lovecraft’le tanışmam Metallica’nın Call of Cthulhu şarkısının ismini araştırmamla olmuştur!.
    -ve dediğin kitap bende de var (sahaflardan bulmuştum)
    -ve AM 1200’ü de izledim, harika bi kısa film!!!

    : )

  4. Soner Yıldırım

    Hemen hemen her kitabında, yazısında yazara hayranlığını sunan Stephen King sayesinde tanıdım Lovecraft’ı. Belki de bu yüzden sinemaya uyarlanan filmleri arasında en çok In The Mouth Of Madness’ı severim.

    Lovecraft’ı hem sinema, hem edebiyat açısından ele alan bu güzel inceleme için teşekkürler… Çok başarılı buldum ben de.

  5. süper bir derleme olmuş. H.P. Lovecraft benim de en çok sevdiğim edebiyatçılardan biri. sanırım özellikle “tarif edilemeyen” olayını seviyorum.

  6. Harika bir yazi olmu$. Bahsettiginiz filmlerden izlemediklerimi bulmak, izlediklerimi ise tekrardan izlemek istedi canim.

  7. Çok güzel bir doküman hazırlamışsınız tebrik ediyorum. Benim gibi bir Lovecraft hayranına çok iyi geldi cidden. Bir kaç ay önce (askere gitmeden) bulabildiğim tüm filmlerini izledim ve açtığım bir blog sayfasına ve vikipediye tüm filmlerin konularını vs. bilgilerini girdim. Eğer ilginizi çekerse bir gözatmanızı isterim.
    http://my.opera.com/sinemayorum/blog/index.dml/tag/lovecraft
    http://tr.wikipedia.org/wiki/Kullanıcı:VBurak
    Site linkleri verdim, reklam olarak algılamayacağınızı umuyorum.

  8. Lovercraftı bu kadar geniş tarif eden bir yazı görmedim desem yeridir,genelde yazarın saplantılı ,marjinal yönlerine dikkat çekilir.Korku hatta bilim kurgu sinemasına etkisi çok eski ve derindir halen de sürmektedir.

    Carpenter’ın baş yapıtı niteliğindeki In The Mouth Of Madness Lovercrafta bir methiye niteliğindedir adeta. Sutter Canne gibi Lovercraft genlerimize işlemiş kadim dehşet ve korkularla bizi allak bullak edip,kırılgan ruhlarımızın sonsuz gölgelerde bekleyen ikizlerimiz tarafından yutulmasını arzulamaz.Ama sıradışı bilgeliğle event horizondaki ilk kurban gibi bize şunu söyletir için için ;korkuyorum ..içimdeki karanlıktan
    İçimizdeki o karanlık yüz çevirdiğimiz görmek istemediğimiz bize ait olan her şeyin köprü olduğu bir bilinmezliktir. LOVERCRAFT bizi kendimize sormak istemediğimiz soruyla yüzleştirir o küçük saplantılarımız, kaçışlarımız,gizli anlam veremediğimiz kabuslarımız kadim bir dehşetin insanlığın unutmak istediği bir ızdırabın ,her bilinci bekleyen büyük acının köprüleri olmasın.Korktuğumuz,iğrendiğimiz şeye dönüşmenin provaları, en acısı bütün bunlar kozmik bir en kötünün karşısındaki çaresizliğin duymak istemediğimiz yakarışları olmasın ….Acıya katlanamıyan hassas her dimağ bu acıyı paylaşmak ister yardım ve kaçış olanağı olmasada.Korku edebiyatı ve sinemasında Lovercraft melodisi bunun izdüşümüdür belki

  9. Bu arada tarif ve kabul edilemez hatalarımdan olan Lovecraft a Lovercraft deme huyum o kadar dikkat etmeme karşın devam etmiş çok çok özür dilerim

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: