‘Işıkla Karanlık Arasında’ kalanlar…

 

Lütfi, Akad1916 doğumlu Ö. Lütfi Akad’la 2004 Nisan’ında İş Bankası Kültür Yayınları’ndan çıkan kitabı Işıkla Karanlık Arasında’yı konuşmak üzere evine gitmiştim. O zaman 88 yaşında olan usta yönetmenle kulakları ağır işittiği için biraz bağıra çağıra röportaj yapmıştık ama benim için kendisiyle röportaj yapıyor olmanın sevinci vardı sadece aklımda!

Nokta dergisi için yaptığım röportajı Antrakt Sinema gazetesinde kullandığım haliyle buraya aktardım. 643 sayfalık,  anılarla dolu kitabı keyifle okumuştum, 2011 yılında kaybettiğimiz Lütfi Akad anısına diyelim o zaman bu röportaj için!

Söyleşi: Banu Bozdemir

Sinemamızda önemli filmlere imza atmış, Yeşilçam’ın yükünü sırtlamış ve bugünlere kadar getirmiş yönetmenlerden birisi Ömer Lütfi Akad. Damga, Vurun Kahpeye, Arzu İle Kamber, Gelin, Diyet, Düğün üçlemesi, Bir Teselli Ver; Dört Mevsim İstanbul ve onlarcası… Şimdilerse ise sıradan biri gibi yaşlanmanın keyfini sürüyor. Gerçi o kadar da sırada değil. Çünkü sinema filmleri, belgeseller, TV filmleri, Mimar Sinan Üniversitesi’nde sağlığı elverdiği sürece vermeye devam ettiği derslerle kurduğu dünyasını bu yılın Mayıs ayında yayımlanan kitapla ‘Işıkla Karanlık Arasında’ adlı otobiyografik kitabında topladı Akad.

‘Bellek  denen seksen altı yıllık o tıkış tıkış istiften sinema ile ilgili silinmemiş im’leri ayıklamayıp yazmaya çalışacağım. Bunlardan bir sonuç çıkarmak, bir yoruma varmak  gibi işim olmayacak. Söyleyebileceğim tek şey şu: ‘İşte 57 yıllık sinema serüvenimin, yaşamımda ışıkla karanlık arasında bıraktığım izlenimler bunlar’ tanımını kullanıyor. Karanlık yollardan gerçeğin ışığına ulaşmak isteyenler için bir başucu kitabı. Bir başucu hayatı.

Sinema yaşamına tesadüfen başlayan ve her filminde ‘bir türlü yatıştıramadığı’ bir tedirginlik yaşayan ve hatta tedirginliğinin boyutunu ‘müthiş bir öfke’yle dışarıya yansıttığını anlatan Akad, sonrasında avuçlarının terlemesine kadar varan belirtilerin aslında ‘korkuya’ gelip dayandığını itiraf ediyor. Her filmine başlarken yaşanan korkunun miligramlık dozlarını içip rahatlayan bir yönetmen.

Filmografisinde basit melodramlar, şarkıcı filmleri bulunan, toplumsal gerçekçi tarzını muhafazakar söylemlerle aktardığı konusunda eleştirilen Akad, asırlık bir çınar ağacı gibi Türkiye sinemasının en büyük ustası hala. ‘Eğer oyuncunun yakın çekimine gerek duyuyorsam onu kameraya yaklaştırmayı yeğliyorum çok kere. Birden hızla yaklaşarak oyuncunun gözlerine kadar girebilmeyi ise seyirciye yapılmış bir tür ‘şantaj’ olarak niteliyorum. Her neyse adına ‘zoom’ diyorlar, ‘zum’ diye okunuyor.
Biz de Lütfi Akad’ın hayatına ‘zum’ yapmaya çalışıyoruz. Yani ancak filmleri ve tüm belleğini su gibi döktüğü kitabı ‘Işıkla Karanlık Arasında’yer açmaya çalışıyoruz kendimize.

-Kitabınız çok ayrıntılı olmuş, her şeyi anlatmış, hayatınıza ilişkin her trlü detayı katmışsınız. Önceden aldığınız notlardan mı faydalandınız?

Aslında eksik. Koymam gereken yerler vardı ama bittikten sonra fark ettim. Bir daha da elimi değdirmek istemedim. Defter tuttuğum dönemler oldu ama ‘Bağdat Seferi’ne kadar. Onları not ettim. Bir özet yaptı aslında. Çok daha fazla anı var. O zamanlar hesap defterimiz vardı, defter tutmak zorundaydık. Şimdi bilmiyorum defter tutmak zorunlu mu?

Masrafları yazdığınız bir defter mi bu?

Masrafları da yazıyorduk. Aldığım paraları da yazıyordum. Yıl sonunda maliyeye beyanname verip vergi ödüyorduk.

Muhasebecilik de yapmışsınız zaten? 

O başka. Mecburduk. Maliye bizden bunu istiyordu. Ben defterimi kendim tutuyordum. Çok basit bir şeydi zaten. Kimden ne kadar para almışım. Filmin başlama günü vs. Kitabı hazırlarken böyle destek noktalarım oldu. Ama yazı olarak başka bir şey yoktu.

Gelelim kitabın ismine… ‘Işıkla Karanlık Arasında’… Sanki umutla umutsuzluk arasında bir yerdeymişsiniz gibi…

Bu yazdıklarım ‘kalanlar’ demek istiyorum. Biliyorsunuz bellek ne kadar güçlü olursa olsun fotoğraf bile sağlamcı kanıt değildir. Çünkü yorum var içinde. Çekildiği günü, saati, ışığı, fotoğrafı, çekenin acısı, her şey içine giriyor. Bir başka insan aynı makineyle başka bir resim çeker. Gene konu ben olmam şartıyla. Bellekten kalan çok uçucu. ‘Işıkla Karanlık Arasında’ bir yerde duran anılar bunlar. Gerçeğe yakın ya da uzak. Ben de kalanlar bunlar diyorum. Bir başkası aynı olayı başka anlatacaktır. Şu ziyaretinizi ben başka anlatırım, siz başka türlü anlatırsınız. O zaman işte gerçek ışıkla karanlık arasındadır.

Zor koşullarda başlamışsınız sinemaya. O zamanlarda sinema yapmak zormuş…

Bir şey bilmiyorduk. Kitap yok, başka bir usta da yok. Aslında akılsızca bir girişimdi.

Yönetmen olmak için yola çıkmıyorsunuz aslında. Tesadüfen gelişiyor değil mi? Film şirketinin muhasebesini tutuyorsunuz, sonra gelin film çekin diyorlar size…

Asıl gözüpek olan ben değilim, bu işe para yatıran kişi gözüpek.

Hürrem Erman mı?

Evet.

Bugüne kadar birçok oyuncuyla çalıştınız. En çok hangisiyle çalışmaktan keyif aldınız? Hülya Koçyiğit ile çok çalıştınız sanırım…

Daha önceki dönemlerde bir oyuncuyla çalışmak yoktu aslında. İyi oyuncu vardı, aradık. Yatkın bir oyuncuyu yetiştirmek gibi birtakım istekler oldu ama illa şu oyuncuyla çalışalım demedik.

Star sistemi yaygındı sanırım o zamanlar?

Sezer (Sezin) vardı. Ama biz başladığımız zaman star diye bir şey yoktu. Sezer’di ilk gerçek star. Bütün Türkiye’nin sevdiği oyuncu. Daha sonra başladı sinemada isimler. Erkek oyuncu da Ayhan’dır. (Işık) O dönemin gazetelerine bakarsanız görürsünüz…

En çok hangi filminizi sevdiniz peki?

Öyle bir şey yok. Üzerinde durmadığım filmlerim çok olmuştur ama şunu çok seviyorum diye bir şeyim de olmamıştır. Filmle kurulan ilişki özeldir. Pek kimseyi de ilgilendirmez.

Senaryolarınızda zaman zaman takma isim kullanmışsınız…

O benim elimde olmayan bir şey. İşletmecinin senaryoyu gönderirken benim ismimi mazurlu görüp başkasının adıyla göndermiş olduğu durumlar var. Bu da sansürden kaynaklanıyor. Sansürden daha kolay geçsin, sansüre takılmasın diye…

Aynı filmlerde yönetmen olarak isminiz var ama…

Senaryo ilk adımdır. Orayı aştıktan sonra rahat. Şu yönetmen çevirdi diye geri gelmez film. Ama bu sefer de başka türlü kurcalarlar filmi. İstenilen değişiklik istenirse yapılır. Ya da yapıldı denilir yapılmaz falan. Öyle çok oldu.

Sansüre uğrayan senaryolarınız hangileri mesela…

Yaşar Kemal’in ‘Bebek Hikayesi ve buna benzer birkaç hikaye mazurlu görülmüştür. ‘İnce Memed’ geri döndü. Yılmaz Güney için yazdığım reddedildi, çekilmedi. Halide Edip Adıvar’ın ‘Döner Ayna’ senaryosu da.

En son 1974’te film çekmişsiniz. Ondan sonra belgeseller falan olmuş. Neden öyle bir kesinti?

Evet uzun metraj yok. Benden kaynaklı bir şey değil bu. Piyasada durgunluk oldu ve pornografik filmler istila etti ortalığı. Sinemaların aradığı filmler onlar oldu. Yapımcılar el çekti, biz de boşlukta kaldık. Sonra TRT beni, Metin Erksan ve Halit Refiğ’i istedi. Sürekli olmak üzere anlaşa yaptık. ‘Br Ceza Avukatının Anıları’nı çektim. Sonra TRT de bazı tekliflerime cevap vermedi, ben de istifa ettim. Mimar Sinan Üniversitesi’nde ders verdim. Bu yıl bıraktım.

Şu an sinemayla ilginiz ne düzeyde, yeni filmleri izliyor musunuz?

Sinemaya eskiden de gitmezdik. Ama eski öğrencilerim bazı filmleri getirip izlettiriyorlar. Bir iki yönetmen tanıyorum, filmlerini biliyorum. Bu iş bitmez tabii. Ama şartlar zor. Yine de eskisi gibi iyi şeyler yapıyorlar…

Yazar hakkında: Banu Bozdemir

İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü mezunu... Sinema yazarlığına Klaket dergisiyle adım attı, Milliyet Sanat muhabirliği yaptı. Film+, Cumhuriyet, Yeni Yüzyıl, Vatan'da çalıştı. Sky Türk Tv’de sinema, "sanat ve sevgilim İstanbul" programlarında yapımcı, sunucu ve yönetmenlik yaptı. TRT için Bakış isimli bir kısa film çekti. Cinedergi.com da editör… Yayınlanmış 18 adet çocuk kitabı var ve Leylalı Haller adında bir gençlik romanı var.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir