Maléfique / Şeytan Hücresi (2002)

2002 yılı mahsulü Maléfique, Eric Valette tarafından yönetilmiş olan Fransa yapımı bir film. Eric Valette’nin ismini ilk olarak Takashi Miike‘nin filmografisinde vasatın altında diyebileceğim filmlerinden biri olan Chakushin Ari (2003) isimli filmin yeniden çevrimi One Missed Call (2008) ile duymuştum. Filmi çok beğenmediğimden yönetmeni dikkatimi çekmemişti. Meğerse filmografisinde bu yazıya konu olan ilginç bir film barındırıyormuş: Maléfique.

afis 2Öteki Sinema için yazan Murat Kızılca

Carrère yöneticilik yaptığı şirketi dolandırdığı için hapishaneye düşer. Karısı ve çocuğu ile vedalaştıktan sonra hücresine giden Carrère burada birbirinden garip hücre arkadaşları ile tanışır. Dört kişilik hücredeki ranza arkadaşı, altmışlı yaşlarında olan Lassalle bir yazar ya da öğretmendir. Hapse girme nedeni bir sabah “doktorlara göre” geçirdiği iki dakikalık bunama sonucu karısını öldürmesidir. “Lassalle’a göre” ise o iki dakika bunamadan çok aydınlanma sürecidir. Komşu ranzanın sakinleri(!) ise transseksüel Marcus ve tuttuğu her şeyi (mesela film boyunca bir köstekli saati, etrafta dolanan böcekleri ve buldukları kitabın sayfalarını) yiyen Pâquerette’dir.

Lassalle kafasını tercihlerle bozmuştur. Ona göre bir olaydan zevk almak ya da acı çekmek önemli değildir, önemli olan tercih etmektir. Mesela hiç zevk almadığı halde hücre arkadaşı Marcus ile birlikte olmayı tercih eder ya da tam tersine hayatta en çok sevdiği şey kitap okumak olmasına rağmen kitap okumamayı tercih eder.

Pâquerette akli dengesi yerinde olmadığı için ailesi tarafından ilk çocukluk yıllarından beri ahıra kapatılmıştır. Burada dışarıyı görmeden domuzlarla beraber büyüyen Pâquerette, eline ne geçerse yeme alışkanlığı kazanmıştır. Bir gün ahırdan kaçar. İlk gördüğü kişi altı aylık kardeşi olur. Hiç düşünmeden kardeşini yediği için hapse düşer.

Marcus üst tarafın cerrahi işlemlerini tamamlamış bir transseksüeldir. Hapisten çıktıktan sonra alt tarafın işlemlerini tamamlamak en büyük hayalidir. Pâquerette ile çok iyi anlaşan Marcus, her gün antreman yapar, amacı Pâquerette’yi sırtına aldığı gibi hapishane duvarını çıplak elle tırmanarak aşıp kaçmaktır.

Carrère garip hücre arkadaşlarının yanında biraz daha normal gibi görünmektedir. Senelerce namusuyla çalışıp zar zor kendi evini alabilen, ama emekli olduktan sonra o evde bir sene bile oturamadan ölen babasından hareketle kendine bambaşka(!) bir hayat görüşü edinmiştir. Çalıştığı şirketten çalacak, ev, araba, yat gibi bütün zaruri ve lüks ihtiyaçlarını karşılayacak, yakalansa bile (ki yakalandı) kefaletle dışarı çıktıktan sonra çaldığı paranın yardımı ile uzaklara gidip zenginliğin keyfine bakacaktır. Carrère’ye göre sevgi yoktur. Hatta sevgiye gerek bile yoktur. Önemli olan rahat etmektir. Ama hesapları tutmaz. Karısı Carrère’nin bütün mal varlığını üzerine geçirir ve boşanma davası açar. O an bu hayatta en önem verdiği şeyin oğlu Hugo olduğunu farkeder. Onu bir daha göremeyecek olmak Carrère’yi çıldırtır.

Birbirinden garip dörtlümüz monoton hücre hayatını devam ettirirken Marcus, Carrère’nin yatağının kenar duvarında bir delik farkeder. Deliğin içinde eski tarihli bir günlük bulur. Biraz karıştırdıktan sonra farkederler ki günlük 1920’li yıllarda hapishaneye düşen seri katil Charles Danvers’e aittir. Danvers hakkında bir hayli bilgi sahibi olduğu belli olan Lassalle hücre arkadaşlarını konu hakkında aydınlatır. Danvers yaşlanmaktan çok korktuğundan kafayı genç kalmaya takmıştır. Bunun sonucunda kara büyü hakkında etraflıca bilgi sahibi olur. Kendini devamlı plasenta yer ise genç kalacağına inandırır. Plasenta peşinde işi hamile kadınları öldürmeye kadar götürür. Günlükten anlaşıldığına göre Danvers kara büyü yardımıyla hapishaneden kaçmayı başarmıştır. Kitabı kullanarak hapishaneden kaçacaklarına inanan kahramanlarımız(!) kitabın (kaderin?) kendileri için hazırladıklarından habersiz acemice kara büyü uygulamalarına başlarlar.

page

Maléfique tamamı daracık bir hücrenin içinde geçen bir film. Malum tek mekanda gerilimi hiç düşürmeden bir hikayeyi anlatmak kolay iş değil.  Film, sağlam senaryo ve kalburüstü oyunculuklar sayesinde bu işin altından rahatça kalkıyor. Aslında kullandığı formül çok da sıra dışı değil. Tek mekan, birbirinden garip karakterler, kapalı kaldıkları mekandan kurtulmak için kullandıkları sıra dışı yollar… Düşük bütçe gibi önemli bir handikap da cabası. Ama yönetmen Valette bütün bu olumsuzluklara rağmen (hiç de fena olmayan vahşet (gore) sahnelerini de kotararak) ortaya harika bir iş çıkartıyor. (Daha önce benzer bir formül ve gene düşük bir bütçe ile Cube (1997) isimli filmi çeken Vincenzo Natali de beni aynı şekilde şaşırtmayı başarmıştı.)

Film çok ağır bir tempoda ilerliyor. Ama asla sıkıcı bir hale dönüşmüyor. Aksine zaten dört duvar arasında geçen filmin etkileyiciliğine katkı sağlıyor. Filmin klostrofobik etkisi özellikle sonlara doğru boğucu hale geliyor. Karakterlerin zaman zaman hücrenin küçük penceresinden dışarıya baktıkları sahneler azıcık da olsa nefes alma imkanı verse de yeterli olmuyor. (Film bittiğinde hemen kendimi açık havaya atma ihtiyacı hissettim.)

Beslendiği kaynaklara göz atacak olursak, filmin Clive Barker imzalı Hellraiser‘ı (1987) çağrıştırdığını söyleyebilirim. (Özellikle son sahneleri göz önüne alırsak.) Bunun dışında gerek mekan, gerek karakterler ve gerek buldukları kara büyü kitabı olsun, hepsi bir H.P. Lovecraft öyküsünden fırlamış gibi duruyor.

Eric Sampieri imzalı müzikler ve özellikle ışık kullanımı filmin önemli artılarından.

Fransız Korku Sineması hakkında konuşurken mutlaka adının anılması gerektiğine inandığım bu filmi atlamayın diyorum. Yurdum sınırları dahilinde “Şeytan Hücresi” ismi ile DVD’sini bulmak mümkün.

Bu arada doğal olarak Hollywood boş durmuyor. Bir yerlerde okuduğuma göre filmin yeniden çevriminin 2010 yılında vizyona girmesi planlanıyor.

Yazar hakkında: Murat Kızılca

1971 İstanbul doğumlu. Aylık online sinema dergisi CineDergi ve aylık kültür sanat dergisi kargamecmua için sinema yazıları kaleme alıyor. 2008 yılından beri katkı sağladığı Öteki Sinema’da bir yandan da editörlük görevini sürdürüyor.

3 Yorumlar

  1. Murat Kızılca’nın yazısını görünceye kadar unuttuğum bir filmdi. Çok beğendiğim bir mistik korkudur. Özellikle Lovecraft severlere tavsiye ederim. Bu arada, hatırlatma için teşekkürler…

  2. Yakın zamanda izlemiştim. Şu an aklıma gelmeyen bir kaç aksaklık dışında beğendiğim bir filmdi. Hikayeye diyecek yok. Aklımda iyi şeyler kalmış filme dair.İzlemeyenlere öneririm. Beğenmesenizde çeşit olur.

  3. on numara izledigim sanirim en iyi korku filmi diyebilirim.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: