Öfkenizi Kusmaya Hazırlanın: Mandy (2018)

İnsanı koltuğuna mıhlayıp kıpırdamasına müsaade etmeyen (ve itiraf edelim, her bünyeye uygun olmayan) ağır bir uyuşturucuya benzeyen ilk filmi Beyond the Black Rainbow (2010) ile tanıdığımız Panos Cosmatos’un, yeni filminde gönlümüzdeki yeri apayrı olan ama bir hayli uzun zamandır çöp filmlerle mesaisini dolduran Nicolas Cage ile çalışacağını duyduğumda niyeyse çok heyecanlanmıştım. Ocak 2018’de Sundance’te prömiyerini yaptıktan sonra yurt dışından gelen iyi eleştiriler ise mesnetsiz heyecanımı sabırsızlığa dönüştürmüştü. Uzunca bir bekleyişten sonra nihayet Mandy ile buluştuk.

Film, Texas’ta adam kaçırma, soygun ve cinayetten hüküm giymiş Douglas Roberts’ın 20 Nisan 2005’te iğneyle idam edilmeden önce söylediği son sözler ile başlıyor: “Öldüğüm zaman beni derine gömün, ayakuçlarıma iki hoparlör yerleştirin, başımı da bir kulaklıkla sarıp sarmalayın ve rock’n roll tarzı müzik çalın öldüğümde.” Hemen akabinde de Roberts’ın son isteğini yerine getirmek istercesine King Crimson’ın 1974 tarihli Red albümünün kapanış parçası Starless eşliğinde akmaya başlıyor açılış jeneriği.

Mandy, üç ayrı başlık altında toplanmış üç ayrı bölümden oluşuyor. Keza açılışta kullanılan ve progressive rock tarihinin en parlak döneminin (ve hatta King Crimson için de bir dönemin) kapanışını temsil eden Starless isimli parçanın sözleri de üç kıtadan oluşuyor. Sözlere baktığımızda filmle büyük bir uyum içinde olduğu fark ediliyor. Hatta bölümler ile kıtalar bile karşılıklı birebir aynı ruh halini tasvir ediyorlar. Önce parçanın sözlerini bir hatırlayalım, ardından parçayla filmin paralellikleri üzerinden ilerleyelim.

Sundown dazzling day
Gold through my eyes
But my eyes turned within
Only see
Starless and bible black

Old friend charity
Cruel twisted smile
And the smile signals emptiness
For me
Starless and bible black

Ice blue silver sky
Fades into grey
To a grey hope that oh years
To be
Starless and bible black

Kabaca hayatın beyhudeliği üzerine bir parça olan Starless, ilk kıtada ergenlikle beraber gözleri açılmaya başlayan insanın, gözleri kamaştıran güneşin etkisiyle hayat hakkında büyük hayallere kapıldığı dönemden hayal edilen güzelliklerin hiçbirinin kendisine bahşedilmeyeceğini öğrendiği döneme geçişinden bahseder. Güneşli bir dünyada içten içe yavaşça çürüdüğünü ve yaşayan bir ölüden başka bir şey olmadığını fark ettiği bir döneme. Filmin The Shadow Mountains 1983 A.D. (Shadow/Gölge Dağları, M.S. 1983) başlıklı ilk bölümünde yüksek dağlık bölgelerde ağaç keserek geçimini sağlayan Red Miller (Nicolas Cage) ile tanışırız önce. Vardiyası bitince helikopter ile alınıp arabasının olduğu yere bırakılan Red, arabasıyla insanlardan uzaktaki evine, evde onu bekleyen hayat arkadaşı Mandy Bloom’a (Andrea Riseborough) doğru yol alır. Ufak bir markette kasiyerlik yapan Mandy, kendine kalan zamanda resim yapmaktadır. Mini bir  ‘flashback’ vasıtasıyla bir rock barda tanıştıklarını, hatta belki de birbirlerine ilk görüşte âşık olduklarını tahmin ettiğimiz çiftin geçmişi hakkında pek bir bilgi verilmez. Ama her ikisinin de geçmişinin sıkıntılı olduğu (Red’in muhtemelen iyileşmiş alkol bağımlılığı ile Mandy’nin yüzündeki belirgin yara izinden hiç bahsedilmez) ve kurtuluşu birbirlerinde bulduğu apaçıktır. Öyle romantik filmlerde idealize edilen yapış yapış bir aşk yoktur aralarında. Daha çok gerçek sevgi ile duvarlarının örüldüğü bir sığınak gibidir ilişkileri ve ikisinden birisi bu denklemden çıkarsa diğerinin kendini kaybedip yok olacağı gün gibi ortadadır. Bunu destekler nitelikteki bir sahnede Mandy’yi sudan çıkarken görürüz, aynı Shock Waves (1977) filmindeki zombilerin sudan çıktığı şekilde. Donuk bakışlarıyla Red’in oturduğu ateşin başına gelir ve bakışları Red’inkileri bulduğu anda yüzü hayat bulur. O olmadan yaşayan bir ölüden farkı yoktur. Müthiş bir sahne!

Parçanın ikinci kıtası, ruhun zehirlenmesini tarif ederken yardım için uzanan hiçbir elin ya da hiçbir gülümsemenin verilen zararı tazmin edemeyeceğinin altını çizer. Umutsuzluk bütünüyle hâkim konumdadır. Filmin Children of the New Dawn (Yeni Şafağın Çocukları) başlıklı ikinci bölümünde, bölümle aynı adı taşıyan tarikatla tanışırız. Tarikat lideri Jeremiah (Linus Roache), müritleriyle beraber seyahat ettiği minibüsle geçerken yolda yürüyen Mandy’yi görür tesadüfen. Aklından çıkaramadığı kadını kafaya takar ve müritlerin başı Swan’dan onu kendisine getirmesini ister. Swan, başka bir dünyaya aitmiş gibi duran Horn of Abraxas’ı üfleyerek cehennemden çıkıp gelmiş zebanilere benzeyen motosiklet çetesini çağırır. Hellraiser serisindeki ‘Cenobite’ları fazlasıyla andıran çeteden Mandy’yi kaçırmasını ister. “Kan karşılığında kan” usulü çalışan çeteye de kendi içlerinden birini vermeyi kabul eder. Bariz bir Charles Manson temsili olan Jeremiah, aynı Manson gibi başarısız bir folk müzik albümüne imza atmıştır. Müritler, önce gözüne damlattıkları bir damla, sonra da Cronenberg filmlerinden fırlamış bir böceğin boynunu sokmasıyla uyuşturdukları Mandy’yi liderlerine sunarlar. Fakat Jeremiah, sağlam bir metalci olan kurbanını folk müzikle uyuşturucu etkisi altındayken bile etkilemeyi başaramaz. (Akla hemen giriş kısmındaki iğneyle idam edilecek mahkûmun son isteği gelir.) Müritlerinin önünde aşağılandığını hisseden Jeremiah, Mandy’yi Red’in gözleri önünde öldürmeye karar verir.

Parçanın üçüncü kıtasıysa tüm arzuların ve hayallerin üzerini kaplayan üzüntünün, insanın hayatını boşluğa ve anlamsızlığa sürükleyeceğinden bahseder. Geçmişin parlak günleri artık hiçbir zaman geri gelmeyecektir. Açılışta bu kısmın çalmasına müsaade etmeyen Cosmatos, isyan eder ve filmle aynı adı taşıyan son bölümde çılgın bir intikam yolu çizerek bir çıkış kapısı arar.

İlk bölümde en azından karakterler açısından ideal olarak tanımlanabilecek bir ilişkiye şahit oluruz. Her şeyin basite indirgendiği izole bir yaşam süren çift, mutluluğu yakalamış gibidir. İkinci bölümde işler tuhaf bir tarikatın da devreye girmesiyle karışır. Başka dünyalara aitmiş gibi duran aletler, uyuşturucular ve cehennem zebanilerine benzeyen çete derken filmin ayakları gerçeklikten yavaş yavaş kopmaya başlar. Üçüncü bölümde ise artık her şey rayından çıkar. Bu denli saçma sapan açıklamaları bu denli mantıklı bir düzen içinde bir araya getirerek kendine özgü anlatısını şekillendirmeyi başaran film, çılgınlığın dağlarında güvenle gezinmeye başlar.

Beyond the Black Rainbow ile yakın bağlar kuran Mandy, ilk bakışta çok bilindik bir intikam öyküsü anlatıyor gibi görünüyor. Evet, aslında öyle ama sadece “intikam filmi” deyip geçmek de büyük haksızlık olur. Mesela bir yandan da Mandy’nin okuduğu kitaplar, yaptığı resimler ve aralara serpiştirilen animasyonlar ile desteklenen Dungeons & Dragons havasına da bürünüyor. Red’in kullandığı silahlara bir bakın! Eski bir dostunda sakladığı arbalet, yine aynı dostundan temin ettiği özel oklar ve kendi elleriyle dövdüğü ultra garip balta! Ayrıca yol üzerinde denk geldiği garip uyuşturucular ile öfke (ya da belki sağlık) seviyesini artırması, öldürdüğü rakiplerinden birinden aldığı zırha benzer bir yelek giymesi ya da abartılı uzunluktaki elektrikli testere gibi ele geçirdiği silahlarla dövüşmesi… Bütün bunlarla ancak bu tarz bir oyunda karşılaşabiliriz. Fakat filmi sadece bu şekilde tarif etmek de mümkün değil. Temellerini basit bir intikam öyküsü üzerine kuran film, Cosmatos’a özgü kırmızı ve morun ağırlıkta olduğu müthiş renk çalışması ile süslü muhteşem görüntülere ev sahipliği yaparken, bile isteye yazılmış olabildiğince ucuz diyaloglar ve olabildiğince uçuk olay örgüsü ile halüsinatif bir uyuşturucu tecrübesine dönüşüyor. Böylece yüzeydeki öykünün gerçeklikle bağlarını tamamen kopartarak dilediğini yapabilme özgürlüğüne kavuştuğu daha geniş bir alana sahip oluyor.

Filmin siyasi konumundan da bahsetmeden olmaz. 1983 yılında geçen filmin yüzeyini kazıdıkça ABD’nin günümüz siyasi ikliminde boğulan insanlara ait öfkenin yansımasını hissetmemek mümkün değil. Daha filmin hemen başlarında arabasındaki radyoyu açan Red, dönemin ABD Başkanı Ronald Reagan’ın 8 Mart 1983 tarihli meşhur “Evil Empire” konuşmasına denk gelir. Filme dâhil edilen kısımda Reagan, Amerika’nın yüceliğinin temeli olan geleneksel değerlerin tazelendiğinden ve büyük bir ruhsal uyanış yaşandığından bahseder. Red, konuşmaya fazla tahammül edemez ve radyoyu kapatır. Devamlı Mötley Crüe ve Black Sabbath gibi metal gruplarının tişörtlerini giyen Mandy ise gününü (muhtemelen genelde bilim kurgu ve fantastik türde eserler yayımlayan Tor Books yayınevine ithafen uydurulan) Lenorr Tor isimli yazarın fantastik romanlarını okuyarak ve fantastik resimler yaparak geçirir. Bu gibi verilerle çiftin; Reagan, Trump ya da muhafazakâr kafadaki benzer liderlerin, yönettikleri ülkelerin çoğunluğu olarak tarif ettikleri “geleneklerine bağlı ve inançlı” grubun dışında kaldığı aşikârdır. Zaten çifte yönelik tehdit de bu tip yönetimler zamanında pıtrak gibi çoğalan tarikatlardan birinden gelir. Red’in öfkesi biraz da muhafazakârlık kisvesi altında şahsi arzularını tatmin eden, insan hayatını hiçe sayan ve artık insanların yaşam tarzlarına kadar müdahil olmaya başlayan baskıcı yönetimlere karşıdır.

Ve tabii ki Nicolas Cage! Herkes oyuncunun en iyi performansı vs. diyor ama ben aynı kanıda değilim. Cage yine son dönemdeki Cage gibi oynuyor ama Cosmatos’un yeni filminin ihtiyacı olan oyunculuk tam da bu. Bir hayli uzun tutulan bir sahnede Red, banyoya girip zuladan bir şişe içki çıkarır, bir kısmını yaralarına döker, kalanını bocalama içip bitirirken acıdan ve öfkeden kudurur. Çok büyük olasılıkla yakın gelecekte (hatta belki başlamıştır bile) bu sahneyle dalga geçen birçok video izleyeceğiz internette. Evet, aslında filmin içinden çekip çıkarılıp bir başına izlendiğinde gerçekten çok abartılı ve bu yüzden de komik bir sahne ama inanın filmi izlerken -komik olduğunu düşünseniz bile- filmin bütünüyle ne denli uyumlu olduğuna şaşırıp kalıyorsunuz. Çünkü Cosmatos’un aradığı tam olarak bu. O ucuz diyaloglar ve uçuk olay örgüsüne böyle bir oyunculuk gerekiyor. Son bir not da yakın zamanda rahmetli olan Johann Johannsson imzalı müziklere. O olmadan Mandy gerçekten eksik bir film olurmuş. Belli istisnalar haricinde genelde görüntünün önüne geçen baskın müziklere karşıyımdır ama Johannsson karanlık besteleriyle filmin ayrılmaz bir parçası haline geliyor. Sonra girişteki cümle akla geliyor, müziğin neden bu denli baskın olduğu daha iyi anlaşılıyor.

Öteki Sinema için yazan: Murat Kızılca

Not: Bu arada filmin Türkiye’de gösterime girebileceğini hiç zannetmiyorum. Hayır, şiddet dozu yüksek, çok kanlı bir film olduğu için değil. Mandy, filmde okuduğu kitaplarda kaldığı yeri işaretlemek için bir dolarlık bir banknotu ayraç olarak kullanıyor, o yüzden. Ne alaka diyenler şu habere bir göz atabilirler.

Yazar hakkında: Murat Kızılca

1971 Beylerbeyi, İstanbul doğumlu. 2008 yılında Öteki Sinema ekibine katıldı. Aylık online sinema dergisi CineDergi ve aylık kültür sanat dergisi kargamecmua için sinema yazıları kaleme alıyor. Halen yazmaya devam ettiği Öteki Sinema’da bir yandan da editörlük görevini sürdürüyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir