Martin Scorsese Sunar: Görmeniz Gereken 85 Film

Oscar töreni yaklaşıyor. Malumunuz Martin Scorsese’nin son filmi Hugo en iyi film ve en iyi yönetmen dahil tam 11 dalda aday gösterildi.

Hollywood’un en etkili yönetmenlerinden biri olan Scorsese, Fast Company adlı derginin Aralık-Ocak sayısına verdiği röportajda kendisini en çok etkileyen filmleri listeledi. Biz de Öteki Sinema olarak her sinemaseverin ilgisini çekeceğini düşündüğümüz bu listeyi sizlere sunmaya karar verdik. Filmler alfabetik olarak sıralanmıştır.

Scorsese, röportaj esnasında seçtiği filmlerden bazıları hakkında görüşlerini bildirmiş, bazıları hakkında da o filmlerle ilgili anektodlar anlatmış. Bu kısa notları hemen filmden sonra tırnak içinde verdik. Tırnak içinde verilmeyen notlarda ise Scorsese, sadece o filmin adını ve / veya künyesini vermiş.

Ace in the Hole (1951, Billy Wilder): “Bu Billy Wilder filmi sinizminde o kadar sert ve acımasızdı ki gişede feci şekilde başarısızlığa uğradı. Daha sonra Big Carnival ismiyle filmi tekrar vizyona soktular ama pek bir faydası olmadı. Chuck Tatum modern bir muhabirdir, hikayeye ulaşmak veya hikaye uydurmak için her şeyi yapmaya hazırdır. Sadece kendi şöhretini değil, aynı zamanda madende sıkışıp kalmış adamın hayatını da riske atar.”

All That Heaven Allows (1955, Douglas Sirk): Bu Douglas Sirk melodramında Rock Hudson, Jane Wyman’ın canlandırdığı sosyetik dula aşık olan bir bahçıvanı oynar. Skandal!

America, America (1963, Elia Kazan): Elia Kazan’ın ailesinin hikayesinden direkt olarak alınan film, 19. yüzyılın sonunda Yunan göçmenlerin karşılaştığı zorlukları anlatan tutkulu ve yoğun bir manzara sunar.

An American in Paris (1951, Vincente Minnelli): Bu Gene Kelly’li Minnelli filmi, The Red Shoes filminin içinde bir dans için durma, ara verme fikrinden ortaya çıktı.

Apocalypse Now (1979, Francis Ford Coppola): Bu Francis Ford Coppola başyapıtı Brian DePalma, John Milius, Paul Schrader, Scorsese gibi yönetmenlerin büyük bir özgürlüğe sahip olduğu döneme aittir. Daha sonrasında kaybettikleri bir özgürlük.

Arsenic and Old Lace (1944, Frank Capra): Scorsese, birçok Frank Capra filminin hayranıdır ve Cary Grant’ın sırtladığı bu film, ailesiyle beraber ofisindeki gösteri salonunda izlemekten hoşlandıklarından biridir.

The Bad and the Beautiful (1952, Vincente Minnelli): Minnelli’nin yönettiği bu film eski günlerine geri dönmek için uğraşan Hollywood’un önemli adamlarından birini anlatır. Başrollerde Kirk Douglas, Lana Turner, Walter Pidgeon ve Dick Powel var.

The Band Wagon (1953, Vincente Minnelli): “Vincente Minnelli müzikalleri arasında en sevdiğimdir. Faust ve müzikal komediyi birleştiren hikayenin konusuna bayılıyorum. Fred Astaire tarafından canlandırılan ana karakter Tony Hunter modası geçmiş, eski bir vodvil dansçısıdır. Eski yaptığı işten çok farklı bir ortam olan Broadway’e geçmeye çalışır. Filmin yapıldığı zamanlarda Astaire/Rogers filmlerinin popüleritesi azalmış, ‘Technicolor zamanında Fred Astaire ile ne yapacaksın?’ sorusu ayyuka çıkmıştı. Yani, gerçekten Tony Hunter, Fred Astaire’in ta kendisidir, her ikisinin de şöhreti risk altındadır.”

Born on the Fourth of July (1989, Oliver Stone): Tom Pollock ve Casey Silver yönetimindeki Universal Pictures yapımcılığında, Oliver Stone’un yönettiği bu Tom Cruise filmi, bir stüdyo “özel bir film yapmak istediğinde” ‘ortaya ne çıkar’ın güzel bir örneği diyor Scorsese.

Cape Fear (1962, J. Lee Thompson): Scorsese, Tribeca’da bir akşam yemeğinde Steven Spielberg’e bu filmin ‘yeniden çevrim’ini yönetmekle ilgili korkularından birini şöyle anlatır: “Orjinali çok iyiydi. Yani baksana, elinde Gregory Peck, Robert Mitchum, Polly Bergen var. Müthiş bir şey!”

Cat People (1942, Jacques Tourneur): Simone Simon bir pantere dönüşüp insanları öldürebileceğinden korkan bir kadını canlandırıyor. Kulağa bayat geliyor, ama yönetmen Jacques Tourneur 150.000 dolar gibi çok az bir bütçeyle bu psikolojik gerilimden hayranlık uyandıran ışıklandırması ile büyüleyici bir film yapmayı başarıyor.

Caught (1949, Max Ophüls): “Bazı belli başlı stiller vardır, hemen içine girmekte zorlanırım. Max Ophüls’ün bazı filmlerinde olduğu gibi. Mesela The Earrings of Madame de…‘yi anlamak için otuzlu yaşlarımı beklemem gerekti. Ama sinemada izlediğim ve bir bakıma (The Aviator’ın kahramanı) Howard Hughes’ün üzerine kurulu olan bu filmle ilgili hiçbir problemim olmadı.”

Citizen Kane (1941, Orson Welles): “Orson Welles doğaüstü bir güç gibiydi, geldi, ortalığı silip süpürdü, geçmişe sünger çekip sinema için tertemiz bir sayfa açtı. Citizen Kane bütün sinema tarihinin en riskli işiydi. O zamana dek hiç kimsenin buna benzer bir şey gördüğünü sanmıyorum. Görüntüler de gördüğümüz hiçbir şeye benzemiyordu. Sinemacının karaktere olan tuhaf soğukluğu kendi egosunun ve gücünün yansımasıdır, fakat yine de hepsiyle güçlü bir empati kurar. Çok ilginç. Hala ayakta duruyor, hala şok edici. Hikaye anlatıclığını alıyor, bir kenara fırlatıp atıyor.”

The Conversation (1974, Francis Ford Coppola): Scorsese’nin arkadaşı Francis Ford Coppola’nın yönettiği bu gerilim filminde Gene Hackman başroldedir. 1970’lerin başında stüdyoların risk aldığı yapımlara klasik bir örnektir.

Dial M for Murder (1954, Alfred Hitchcock): Hugo’nun yaratım sürecini konuşurken Scorsese, yıllar içinde 3-B filmlere bulaşan diğer yönetmenlere örnek olarak bu Hitchcock filminden bahsetti. İlk piyasaya çıktığında birçok salon filmi 2-B olarak gösterdi. Şimdi zaman zaman bazı salonlarda filmin 3-B versiyonu ortaya çıkıveriyor.

Do the Right Thing (1989, Spike Lee): Spike Lee’nin filmi, Scorsese’yi Casey Silver ve Tom Pollack tarafından yönetilen Universal Pictures’a çeken riskli yapımlardan biriydi. “Sonra Pollack ayrıldı,” diyor Scorsese, “ve her şey değişti.”

Duel in the Sun (1946, King Vidor): Scorsese, bazı eleştirmenlerin ‘Lust in the Dust’ (Çölde Şehvet) adını taktığı bu filme dört yaşında iken gitti. Bu leziz King Vidor filminde Jennifer Jones, hain Gregory Peck’e fena tutulur. Filmin afişi Scorsese’nin ofisinde asılıdır.

The Four Horsemen of the Apocalypse (1921, Rex Ingram): Rudolph Valentino’nun tango yaptığı bu filmi Rex Ingram çekti. Sesli döneme geçildiğinde Ingram film çekmeyi bıraktı. Michael Powell’ın babası Ingram için çalışıyordu. O ortamı solumak Michael’a The Red Shoes gibi kendi filmlerinde kullanacağı kültürel birikimi sağladı.

Europa ’51 (1952, Roberto Rossellini): “The Flowers of St. Francis’i yaptıktan sonra Rossellini ‘günümüzde yaşayan bir aziz nasıl olurdu’ sorusunu sordu. Karakteri sanırım Simone Weil üzerine kurdular ve Ingrid Bergman oynadı. Bugün uğraştığımız her şeyi anlatıyor gibi. Gerek başka ülkelerdeki devrimler olsun, gerek yaşam biçimini değiştirmeye çalışan insanlar olsun, hepsi bu filmde mevcut. Karakter her şeyi deniyor, çünkü ailesinde onu gerçekten değiştiren bir trajedi yaşanıyor, o yüzden siyasete giriyor ve hatta bir fabrikada çalışıyor. Çok dokunaklı bir finale sahip.”

Faces (1968, John Cassavetes): “Cassavetes, A Child Is Waiting ve Too Late Blues gibi filmleri çekmek için Hollywood’a gitti. Ancak Too Late Blues’dan sonra düş kırıklığına uğradı. Biz, New York’takiler ‘Cassavetes ne yapıyor? Gene neyin peşinde acaba?’ diye sorup duruyorduk. O ise L.A.’deki evinde karısı Gena Rowlands ve arkadaşları ile bu filmi çekiyordu. Faces, New York Film Festivali’nde gösterildiğinde, kesinlikle o zamana kadar gösterilen her şeyi ezdi geçti. Cassavetes sonuçta sinemada bağımsızlığı temsil eden kişidir.”

The Fall of the Roman Empire (1964, Anthony Mann): Son ‘sandal epik’lerden biri. Bu kapsamlı Anthony Mann filmi Sophia Loren, Anthony Boyd, James Mason, Alec Guinness, Christopher Plummer ve Anthony Quayle’den oluşan yıldız kadrosu ile böbürleniyordu. Ama gişede çok fena çuvalladı.

Francesco, giullare di Dio (The Flowers of St. Francis, 1950, Roberto Rossellini): “Bu Rossellini filmi ve Europa ’51 insanlığın fizikselin ötesinde bir şeyler arzulayan tarafı hakkında yapılmış en iyi filmlerden ikisidir. Rossellini bu filmde gerçek keşişler kullanmış. Çok basit ve çok güzel bir film.”

Force of Evil (1948, Abraham Polonsky): Amerikalı gangster imgesini tanımlayan filmlerden bir diğeri. Bu kara filmde küçük kardeşinin itirazlarına rağmen yasa dışı lotaryaları birleştirmeye çalışan kötü ağabey John Garfield’ın hikayesi anlatılıyor.

Forty Guns (1957, Samuel Fuller): Bu Sam Fuller western’inde Barbara Stanwyck başrolde. Yerel bir kanun adamına zaafı olan huysuz ve kavgacı bir çiftçi kızı canlandırıyor.

Germania anno zero (Germany Year Zero, 1948, Roberto Rossellini): “Roberto Rossellini her zaman bilgilendirmek gibi bir zorunluluğu olduğunu hissetmişti. Bu filmiyle, düşmana karşı duyulan merhamet hakkında bir hikaye anlatan ilk kişi oldu. Her zaman bulunması zor bir film olmuştu ama artık bir Criterion baskısı bile var. Çok rahatsız edici bir film. Rossellini, savaştan sonra hepimiz bir arada yaşamalıyız deme cesaretini gösteren ilk kişi olmuştu ve sinemanın bu işi başarabilecek bir araç olduğunu anlamıştı, insanları bilgilendirecek bir araç.”

Gilda (1946, Charles Vidor): “Bu filmi 10 ya da 11 yaşında iken görmüştüm, itiraf etmem gerekir ki komik sayılabilecek bir tepki vermiştim. Arkadaşlarım ve ben Rita Hayworth hakkında ne yapmamız gerektiğini bilemedik ve George McCready’nin ona ne yaptığını tam olarak anlayamadık. Hayal edebilliyor musunuz? 11 yaşında Gilda’yı izlemek. Ama bunu yaptık. Filmlere gittik.”

The Godfather (1972, Francis Ford Coppola): “Gordon Willis, Klute’da yaptığı gibi The Godfather’da da aynı karanlık çekim numarasını yaptı. Günümüzde seyirci bunu kabul etti ve destekledi. Son 40 yılın bütün görüntü yönetmenleri tekniği bütünüyle değiştirdiği için ona çok şey borçlu. Şimdiye kadar tabii ki, djitalin ortaya çıkışına kadar.”

Gun Crazy (1950, Joseph H. Lewis): Kara filmin romantik örneklerinden biri. Başrollerde silahlı bir adam ve onun keskin nişancı karısı var.

HealtH (1980, Robert Altman): Altman’ın filmi King of Comedy ile aynı zamanda piyasaya çıktı. Her ikisi de fiyaskoydu. Yönetmen sinemasının devri kapandı. E.T. bütün dünyada hit oldu ve bu durum bütün film finans piyasasını kökten değiştirdi.

Heaven’s Gate (1980, Michael Cimino): Scorsese 70’ler boyunca, yapımcılarını “anlayışlı ve destekçi” olarak tanımladığı, United Artists ile çalıştı. Heaven’s Gate, UA’nın o zamanlardaki iddialı filmlerinden biriydi, ama hem eleştirmenlerin gözünde, hem de gişede başarısızlığa uğradı, yine de şöhreti yıllar geçtikçe arttı.

House of Wax (1953, André De Toth): Bu majör bir Amerikalı stüdyo tarafından yapılmış ilk üç boyutlu film. Başrolde Vincent Price var ve hammadde olarak, nasıl desek, ‘alışılmışın dışında’ bir şey kullanan bir balmumu heykeltraşı canlandırıyor.

How Green Was My Valley (1941, John Ford): “Ford’un filminin şairane görselliğini takdir ederim. Mesela Maureen O’Hara’nın evlendiği ve rüzgarın başındaki duvağı uçurup götürdüğü meşhur sahnede olduğu gibi. Çok şairane. Hiç konuşma yok. Her şey görüntüde bitiyor.”

The Hustler (1961, Robert Rossen): Scorsese, bu filmde Paul Newman’ın oynadığı Eddie Felson isimli karakteri öyle çok sevmişti ki, Newman kendisini olası bir devam filmi için aradığında The Color of Money‘yi yönetmeyi kabul etti. Söylediğine göre, filmin gişe başarısı, zorlu bir dönem sonrası kariyerinin iade-i itibarına yardımcı olmuş.

I Walk Alone (1948, Byron Haskin): Scorsese’nin söylediğine göre Amerikalı gangsterin idealini açıklıkla tanımlayan birkaç filmden biri. Başrollerde Burt Lancaster ve için için yanan Lizabeth Scott var.

Le cake-walk infernal (The Cake-Walk Infernal, 1903, Georges Méliès): Restore edilen George Melies filmlerinden biri. Artık DVD’den izlenebiliyor. Sessiz sinemanın yıldızı Fransız yönetmen Melies, Hugo’nun hikayesinin tam merkezinde yer alıyor.

It Happened One Night (1934, Frank Capra): “Geçenlerde sinemada izleyene kadar Frank Capra’nın bu filminin üzerinde çok fazla durmazdım. Ama beyaz perdede izledikten sonra bir başyapıt olduğunu keşfettim. Claudette Colbert ve Clark Gable’ın beden dilleri, birbirleriyle uyumları, gerçekten fevkalade.”

Jason and the Argonauts (1963, Don Chaffey): Scorsese kızının sinema eğitimi sırasında ona, bu film de dahil olmak üzere, bir sürü Ray Harryhausen klasiği izletti.

Viaggio in Italia (Journey to Italy, 1954, Roberto Rossellini): “Rossellini, Ingrid Bergman ile evlendikten sonra geçmişe sünger çekip tertemiz bir sayfa açtı ve Yeni-Gerçekçilik’i (Neo-Realism) terketti. Onun yerine entellektüel mistisizm ve kültürel güç duygusu üst düzeyde samimi hikayeler anlattı. Viaggio’da mesela, George Sanders ve Ingrid Bergman’ın oynadığı İngiliz çift, evlilikleri çatırdarken Napoli’ye tatile gider, ama bulundukları çevre, insanlar, müzeler ve özellikle Pompei’ye ziyaretleri, etraflarındaki binlerce yıllık kültür, üzerlerinde modern bir mucize etkisi yaratır. Film temel olarak bir arabanın içindeki iki insandan ibarettir ve Yeni Dalga’nın (New Wave) bütünü bu olmuştur. Gençler bu filmi görmemiş olabilir, ama genel olarak günümüzün bağımsız filmlerinin hepsinde bu filmden bir parça var.”

Julius Caesar (1953, Joseph L. Mankiewicz): “Tamamen gangsterlerden oluşan Sezar’ın kadrosu ile riskli yapımlara bir başka örnek.”

Kansas City (1996, Robert Altman): “Şimdiye kadar çekilmiş en iyi caz filmlerinden biri. Eğer Altman’a takılırsanız, hayatınızın en muazzam yolculuklarından birine çıkabilirsiniz.”

Kiss Me Deadly (1955, Robert Aldrich): Kara filmin harika örneklerinden biri, Scorsese’yi çok etkilediği biliniyor. Ralph Meeker, Mike Hammer rolünde.

Klute (1971, Alan J. Pakula): “Bazı filmler vardır, filmlerin yapılış tarzını Klute gibi kökünden değiştirir. Gordon Willis’in bu filmdeki görüntüleri o kadar ince dokunmuş ki. Ve söylediklerine göre, çok karanlık. İlk başlarda bu insanlara korkutucu geldi, çünkü stüdyo sistemi içinde, her şeyin belli bir şekilde yapılmasına alıştırılmışlardı. Stüdyo bir ürün satıyordu, insanların çok karanlık olduğunu düşünmelerine karşı temkinliydiler.”

La terra trema (The Earth Trembles, 1948, Luchino Visconti): Visconti’nin bu filmi Yeni-Gerçekçilik’in ilk örneklerinden biri.

The Lady from Shanghai (1947, Orson Welles): “Şöyle bir hikaye anlatılır; Welles bir film çekmek zorundadır ve bir tren istasyonundadır. Etrafında karton kapaklı kitaplar vardır, Columbia’dan Harry Cohn ile konuşmaktadır ve ona ‘hey, elimde Lady from Shanghai isminde harika bir film var’ der, o ismi o anda karton kapaklı kitaplardan birinin üzerinde görmüştür. Hemen arkasından, Moby Dick‘in ana unsurlarını kullanarak filmin hikayesini uydurmaya başlar, köpekbalıklarından ve filmin içinde eşsiz bir yere sahip ayna sekansından bahseder. Lady bir kara film midir bilmiyorum, ama garip ve dahice.”

Il gattopardo (The Leopard, 1963, Luchino Visconti): “Visconti, Rossellini ve De Sica Yeni-Gerçekçilik akımının kurucularıdır. Visconti, Rossellini’den farklı bir yöne doğru gitmiştir. Bütün zamanların en iyi filmlerinden biri olan bu filmi de o yapmıştır.”

Macbeth (1948, Orson Welles): “Bu televizyonda izlediğim ilk Welles filmiydi. Filmi 27 günde çekmiş. Görünüşü, kelt barbarlığı, druid rahip, bunların hepsi izlediğim diğer Macbethlerden çok farklıydı. Süperpozeler, filmin başındaki heykeller, tiyatrodan çok sinemaya benziyordu. Welles’in yaptığı her şey, radyo geçmişini göz önüne alırsak, büyük bir risk taşıyordu. Macbeth, seti dünyada bütün yerler dururken Haiti’de kurulmuş, gözüpek bir film.”

The Magic Box (1951, John Boulting): “Hareketli resimleri keşfettiğini düşünen bir sürü insan vardı. Robert Donat, bu insanlardan biri olan ve çocukluğundan beri harekete ve renge kafayı takmış William Friese-Greene’i oynuyor. Donat büyük bir aktördü. Ve bu da güzelce yapılmış bir film.”

M*A*S*H (1972-1983, TV dizisi): “Bunu bir basın gösteriminde izlemiştim. Anlayabildiğim ilk futbol maçıydı. Altman, kendi hayatından ve televizyon filmleri yapmaktan ortaya çıkan bu stili geliştirdi.  Stili eşsizdi. Onun filmleri her iki haftada bir piyasaya çıkıyordu.”

A Matter of Life and Death (1946, Michael Powell, Emeric Pressburger): “Bu da Powell ve Pressburger tarafından yapılmış bir başka güzel film, ama II. Dünya Savaşı’ndan sonra yapıldı. İnsanlar filmin isminde Death (ölüm) kelimesini kullanamazsınız dediler ve filmin ismi Stairway to Heaven olarak değiştirildi. Amerika’da bu isimle biliniyordu. Şimdi tekrar A Matter of Life and Death oldu.”

McCabe & Mrs. Miller (1971, Robert Altman): “Bu kesinlikle bir başyapıt. Altman filmlerini çok hızlı çekerdi ve en iyi oyuncularla çalışırdı.”


Il messia (The Messiah, 1975, Roberto Rossellini): “Rossellini’nin üçüncü döneminin son filmi, ölmeden önce yaptığı son film. İsa hakkında güzel bir TV filmidir. Böyle daha birçok film yapmayı planlamıştı, mesela Karl Marx hakkında. TV’nin genç insanlara ulaşmanın, onları eğitmenin yolu olduğunu düşünüyordu. Ama sonrasında tabii ki TV değişti.”

Midnight Cowboy (1969, John Schlesinger): Dustin Hoffman ve Jon Voight’un başrolde olduğu, UA’nın zirvede olduğu dönemde gösterime soktuğu harika filmlerden biri.

Mishima: A Life in Four Chapters (1985, Paul Schrader): Scorsese, büyük Japon yazar hakkındaki bu Paul Schrader filmini bir ‘başyapıt’ olarak tanımlıyor.

Mr. Deeds Goes to Town (1936, Frank Capra): Scorsese’nin ailesine gösterdiği filmlerden biri olan bu Frank Capra filminde Gary Cooper kendisine bir servet miras kalan ve büyük şehrin dolandırıcı takımıyla pek başa çıkamayan kasabalıyı oynuyor.

Mr. Smith Goes to Washington (1939, Frank Capra): Bütün zamanların en iyi filmlerinden biri olan bu Capra filminde James Stewart başrolde.

Nashville (1975, Robert Altman): “Altman’ın benzersiz bir şekilde Amerikalı olan bakış açısı ve bu bakış açısıyla birbirini tamamlayan sanatsal vizyonu vardı. İlk dönem işlerinin hepsi bu filmi işaret eder.”

Night and the City (1950, Jules Dassin): “Tipik bir İngiliz kara filmi. Richard Widmark’ın oynadığı Harry Fabien, Londra yeraltı dünyasından koşarak geçen, beş paralık, değersiz bir dolandırıcıdır. Bilhassa Herbert Lom’un oynadığı gangstere karşı devamlı haddini aşar. En baştan beri Fabien’in başarısız olacağını bilirsiniz, çünkü tam olarak kavrayamadığı bir güce karşı savaşmaktadır.”

One, Two, Three (1961, Billy Wilder): Klasik bir Billy Wilder komedisi. Başrolde Batı Berlin’deki bir Coca-Cola yöneticisini oynayan James Cagney var.

Othello (1952, Orson Welles): “Bu filmi bitirmek Welles’in yıllarını aldı. Tonlarca hızlı kesme ve iki kişinin Türk hamamında saldırıya uğradığı, güzelce işleyen harika bir sekans var. Herkes havlulara sarınmış. Garip bir Kuzey Afrika beyazlığına sahip. Sonradan ortaya çıkıyor ki Welles sekansı çekmeye hazırdır ancak kostümler yetişmez. O da ‘hadi seti bir Türk hamamına taşıyalım’ der. Oyuncuları oraya götürür! O şekilde çekmek zorunda kalır!”

Paisà (1946, Roberto Rossellini): “Rossellini filmleri arasında en sevdiğim filmdir.”

Peeping Tom (1960, Michael Powell): “Michael Powell her şeyini Peeping Tom üzerine yatırdı ve öyle bir kaybetti ki kariyeri gerçekten sona erdi. Film İngiliz seyircisi ve eleştirmenleri için fazlasıyla şok ediciydi, çünkü seri katile karşı bir bakıma sempatisi vardı. Katilin kamerayla öldürdüğü kadınların ölüm anını filme çekme cüreti vardı. Bu da tabii ki kameranın bir röntgencilik objesi olmasına bağlanıyordu. Kendisine hakaretler edildi. Bir eleştirmen bu filmi tuvalete atıp sifonu çekmek gerektiğini söyledi. Bu filmden sonra sadece bir ya da iki film daha yapabildi. Sonra gerçekten ortadan kayboldu. Günümüz İngiltere’sinde ise her sokakta, herkesi, her an izleyen kameralar var.”

Pickup on South Street (1953, Samuel Fuller): Bu klasik kara filmde Richard Widmark yanlış çantayı alır ve istemeden, şiddetli bir düğüm noktasına gelen bir dizi olayı başlatır.

The Player (1992, Robert Altman): “Bu filmden önceki yıllarda sonsuz özgürlüğe sahip yönetmenler devri nihayete ermişti. Yine de Altman farlı oyuncularla, farklı anlatım tarzlarıyla, farklı ekipmanlarla deneyler yapmaya devam etti. En sonunda bu filmle turnayı gözünden vurdu. Bu film onu bambaşka bir seviyeye taşıdı.”

The Power and the Glory (1933, William K. Howard): “William K. Howard tarafından yönetilen ve Preston Sturges tarafından yazılan bu film Mankiewicz ve Welles’in Citizen Kane’de kullandığı yapıya sahipti.”

Stagecoach (1939, John Ford): “Welles her yerden besleniyordu. John Ford’un bu klasik western’indeki tavanlar ve iç çekimler ona Citizen Kane için ilham vermişti.”

Raw Deal (1948, Anthony Mann): Hayır, Arnold Schwatzenegger filmi olan DEĞİL. Bu Anthony Mann’ın yönettiği, Dennis O’Keefe ve Claire Trevor’ın başrolde olduğu bir kara film.

The Red Shoes (1948, Michael Powell, Emeric Pressburger): “Hikayeyle ve renklerin kullanımıyla ilgili çok zengin ve güçlü bir şey var, dokuz ya da on yaşlarındayken beni derinden etkilemişti. Yaklaşımın kurnazlığı ve balerinlerin ciddiyeti… Ne zaman ‘The spotlight toujours on moi’ deseler, onu kastediyorlar! Bale sekansı ilk rock videosu gibidir. Neredeyse dansçı hareket ederken ne görüyor, ne duyuyor ve ne hissediyorsa onu görür gibi olursunuz. Raging Bull‘daki dövüş sekanslarında asla ringin dışına çıkmamamız gibi.”

La prise de pouvoir par Louis XIV (The Rise of Louis XIV, 1966, Roberto Rossellini): “Kariyerinin üçüncü döneminde Rossellini bir dizi didaktik filmden oluşan bir ansiklopedi yapmaya karar verdi. Bu film, serinin ilk örneğidir ve sanatsal bir başyapıttır. TV için 16 mm olarak çekti ve adını ‘anti-dramatik’ koydu. Hala bu filmi birkaç senede bir oynatırım. Büyük ekranda çerçevelere baktığınızda, tablo gibi duran çekimler görürsünüz. Rossellini buna engel olamıyordu, onda sanatçı gözü vardı. Birikmeyi ve gücün açığa çıkmasını göstermek için bu filmin son 10 dakikasından daha iyi bir örnek bulamazsınız. Bunu kılıç ya da nutuk aracılığıyla değil, giysiler, yemekler ve yeme şekli ile etrafında yarattığı tiyatro aracılığıyla yaptı. Olağanüstü.”

The Roaring Twenties (1939, Raoul Walsh): Bu 1920’lerin gangsterlerine saygı duruşunda James Cagney ve Humphrey Bogart başrollerde. Gone with the Wind, The Women, Mr. Smith Goes to Washington, Goodbye, Mr. Chips, Stagecoach gibi 1939 senesinde yapılmış birçok harika filmden biri.

Rocco e i suoi fratelli (Rocco and his Brothers, 1960, Luchino Visconti): “Bu Visconti filmi de film yapımcıları üzerinde büyük etkisi olan filmlerden biridir.”

Roma, città aperta (Rome, Open City, 1945, Roberto Rossellini): “5 yaşındayken babamın aldığı 40 ekran (16 inçlik) televizyonda İtalyan filmleri izlerdim. Queens’de yaşıyorduk. Sadece üç kanal vardı. Kanallardan biri Cuma geceleri İtalyan kökenli vatandaşlar için altyazılı İtalyan filmleri gösterirdi. Bütün aile filmleri izlemek için bir araya gelirdik. 1910’da buraya taşınan büyükannem ve büyükbabam da orada olurdu. O yüzden bu toplanma bir ritüel halini aldı. Rossellini’nin entellektüel bir yaklaşımı var.”

I segreti dell’anima (Secrets of the Soul, 1912, Vincenzo Denizot): “Flashback yapısı diğer hiçbir şeye benzemeyen bir sessiz film. Secrets of the Soul neredeyse deneysel bir film gibi görünüyordu.”

Senso (1954, Luchino Visconti): “Visconti’den olağanüstü bir film, bir başka Yeni-Gerçekçi başyapıt!”

Shadows (1959, John Cassavetes): “Shadows’u (Manhattan’daki) 8th Street Playhouse’da izledim. Çatışma ve aşk gibi insan tecrübeleriyle o kadar doğrudan bir iletişim izledim ki, sanki arada bir kamera yok gibiydi. Kameranın konumlarına bayıldım! O insanlarla birlikte yaşıyormuşsunuz gibiydi.”

Shock Corridor (1963, Samuel Fuller): Bir hikaye patlatabilmek umuduyla akıl hastanesine giren muhabiri anlatan çılgın bir Sam Fuller filmi.

Some Came Running (1958, Vincente Minnelli): Bu Vincent Minnelli melodramı kesinlikle bir müzikal değil. Alkolik bir gazinin eve dönüşüyle ilgili sert bir hikaye. Başrollerde Frank Sinatra, Dean Martin, ve Shirley MacLaine var.

Stromboli (1950, Roberto Rossellini): “Bu da Rossellini’nin ikinci dönemine ait önemli filmlerden biri. Çok güzel.” (Stromboli çekimleri esnasında filmin yıldızı Ingrid Bergman, Amerikalı bir dişçiyle evliydi, ancak Rossellini’nin çocuğuna hamile kaldı. Dişçiden boşandı ve Amerika’da ‘istenmeyen kişi’ (persona non grata) ilan edildi.)

Sullivan’s Travels (1941, Preston Sturges): “Billy Wilder bana ‘en son çektiğin film kadar iyisindir,’ demişti. Joel McRae tarafından oynanan Sullivan, stüdyo sistemi içinde benzer bir baskı altındadır. Komediler yapar, ancak bir gün aslında ‘Oh, Brother, Where Art Thou?’yu yapmak istediğine karar verir. Fakirliği anlamak için her şeyini riske atar. Filmin sonu çok dokunaklı.”

Sweet Smell of Success (1957, Alexander Mackendrick): Ace in the Hole gibi, bu klasik kara film yolunu bulabilmek için her şeyi yapabilecek ahlaksız bir gazeteci hakkında. Gazeteciyi Burt Lancaster canlandırıyor.

The Tales of Hoffmann (1951, Michael Powell, Emeric Pressburger): “Bu Powell ve Pressburger için büyük bir riskti. Aslında bunda kaybettiler. Aslında kafasında filmi bir müzik eseri gibi bestelemek vardı. Filmin çekimleri sırasında sette müzik çaldılar. O yüzden oyuncular belli bir ritimle hareket ediyordu.”

The Third Man (1949, Carol Reed): “Carol Reed her şeyin bir araya geldiği o filmlerden birini yaptı. Kane ile birlikte, öyküleri yorumlamanın başka bir yolu olduğunu görmemi sağladı. Ve klasik filmlerin görsel çerçevesine başka bir yaklaşım olduğunu da… Ah o alttan çekimler, o kesmeler.”

T-Men (1947, Anthony Mann): Mükemmel bir sinematografiye sahip bir başka Anthony Mann kara filmi. Hazine Bakanlığı adamlarının kalpazanlık zincirini kırmalarıyla ilgili.

Touch of Evil (1958, Orson Welles): “Welles’in Mercury Thatre’daki radyo kariyeri onu bir film müziği (soundtrack) ustası haline getirdi. Bu filmi sadece dinleyin, gözlerinizi kapatıp olan biten her şeyi hayal edebilirsiniz.” (Gençler War of the Worlds‘ün radyo piyesini dinlemeliler. O kadar etkileyiciydi ki insanlar arabalarına atlayıp kaçmaya başladılar, çünkü Marslıların saldırdığına gerçekten inanmışlardı.)

The Trial (1962, Orson Welles): “Filmlere bambaşka bir şekilde bakmamızı sağlayan bir diğer film. Kameranın çok farkındasınız. Mesela Anthony Perkins’in ahşap zeminli koridorda koşarak geldiği ve ışığın görüntüyü kestiği sahnede olduğu gibi. Bıçaklar ve ışık hüzmeleri, paranoyadan bahsedin!”

Two Weeks in Another Town (1962, Vincente Minnelli): Bu Vincente Minnelli filminin başrollerinde Cyd Charisse, Kirk Douglas ve Edward G. Robinson var. Klasik bir 1960’lar melodramı.

Öteki Sinema için çeviren Murat Kızılca

Kaynak: http://www.fastcocreate.com/1679472/martin-scorseses-film-school-the-85-films-you-need-to-see-to-know-anything-about-film

Yazar hakkında: Murat Kızılca

1971 İstanbul doğumlu. Aylık online sinema dergisi CineDergi ve aylık kültür sanat dergisi kargamecmua için sinema yazıları kaleme alıyor. 2008 yılından beri katkı sağladığı Öteki Sinema’da bir yandan da editörlük görevini sürdürüyor.

Bir yorum var

  1. Harika! Ellerinize saglik cok tesekkurler..

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: