Seçilmiş Olanın Arkasındaki: The Matrix (1999)

 

Seyircinin hayatının orta yerine, bir “kurtarıcı” fikrini yerleştiren The Matrix filminin mitolojiler, dinler ve modern sembollerle açıklanmaya çalışılmasının kafaları karıştırmaktan öte bir işe yaramadığını söyleyerek başlamak istiyorum. Apokaliptik, eskatolojik, mitolojik ve dini göndermeler ile “beyaz tavşan”, “kendini bil”, “İsa Mesih”, “simülakr” veya Bruce Lee’nin “burun hareketi” gibi herkesin aşina olduğu motiflere yer verilmiş olması, seyircinin aidiyet duygusunun pekiştirilmesi içindir. Seyirciyi asla sıkmayan film maddi üretim araçlarını elinde bulunduran sınıfın kitleler arasına yaydığı ‘’yanlış bilince” karşı verilen mücadele olarak okunabileceği gibi, “tebliği” kitlelere ulaştırmak için uğraşan ve “matrix”i küfre batmış olarak gören “misyonerler” açısında da okunabilir ve kimse bunlara kolay kolay karşı çıkamaz. Oysa gerçek çok derinlere gizlenmiştir.

İnsanın hem dışındaki hem de içindeki evrenin sırrını anlaması için, Musa peygambere Sina Dağı’na çıktığında Tanrı tarafından verildiğine, Musa peygamberin de Eski Ahit’in içine sakladığına inanılan, ilkelerinin yalnızca en yüksek inisiyelere öğretildiği Yahudi gizemciliği Kabala, saklı gelenek, yazılmamış yasa anlamına gelir. Bir tür çağdaş inisiye mitosunun beyazperdeye uyarlanması olarak görülebilecek The Matrix’in ezoterik anlamı, insanın ruhsal doğasının bedenin içine gizlenmesi gibi Kabala ve Yahudi Mesih inancının filmin içerisine gizlenmesi iken ekzoterik anlamı Hıristiyanlığa, Uzakdoğu öğretilerine, Avrupa’nın pagan mitolojisine, kültürüne ve ritlerine yapılan göndermelerdir.  Simya, Gül-Haç, Masonluk ve Bâtınilik ile karşılıklı etkileşim içerisinde bulunan Hermescilik ve Kabalacılık günümüzde, kadimlerin bütün sırlarını kapsayan eşanlamlı terimler olarak görülmekte ve bu iç içe geçmişlik de filme ilişkin tüm göndermelerin doğru veya yanlış bir yerlere bağlanabilmesine yol açmaktadır. Kutsal metinlerin anlamına erişebilmek için anahtar görevi gördüğü söylenen Kabala düşüncesinin, Papalığa ait üç katlı taç Tiara’da çapraz anahtarlarla sembolize edilmesi bu iç içeliğe bir örnek olarak gösterilebilir.

“Hıristiyanlık âlemi İsrail’in gizli öğretisini içeren saklı metinlere asla sahip olamamıştır. Hahamlar arasında Hıristiyanlık hiçbir zaman Eski Ahit’i anlamamış ve hiçbir zaman anlamayacak görüşü hâkimdir.” (Manly P. Hall, Tüm Çağların Gizli Öğretileri)

Çalışma masasında uyuyakalmış halde görülen kahramanın bilgisayar ekranında “Uyan Neo, Matrix seni ele geçirdi” yazısı belirir. “Uyan” ibaresi hem Neo’ya hem de seyirciye yapılan bir ikazdır ve film boyunca tekrar edecektir. Neo şaşkınlığını üzerinden atamamışken zil çalar ve gelenlerden biri “Sen benim kurtarıcımsın, İsa Mesih’imsin” diyerek boynuna sarılır. İncillere göre “Sen Mesih misin” sorusuna “Ben Mesih’im, Allah’ın oğluyum, geçmişteki ve gelecekteki işlenmiş ve işlenecek olan bütün günahların bağışlanması, bütün insanlığın kıyamete kadar kurtuluşu için geldim” diyerek cevap veren İsa peygamberin aksine, Neo’nun ‘’seçilmişliğinin’’ kendisi değil başkaları tarafından dile getirilmesi onun “İsa Mesih” olmadığına ilişkin en büyük delili ortaya koyar. Yoksa yasadışı iş yaptığı arkadaşlarının “İsa Mesih” düşüncesiyle çok ilgili oldukları düşünülemez. Mesihlik ve seçilmişlik iddialarının başkaları tarafından dile getirilmesi de film boyunca sürekli tekrar edecektir.

M.Ö. yaklaşık 1200 yıllarında Musa Peygamber ile Yahudiliğin ortaya çıktığı, inananların bir millet haline geldiği, Kenan diyarını fethederek bir tapınak inşa ettikleri, çeşitli zamanlarda istilaya uğramalarına karşın her seferinde yurt kabul ettikleri yere dönmeyi başardıkları kabul edilir. Romalılar döneminde, tapınaklarının yerle bir edilerek kovulmalarının üzerinden uzunca bir süre geçmesine karşın dönmeyi başaramamaları üzerine, kendilerini esaret ve sürgünden kurtarıp yeniden ‘’vaadedilmiş topraklara’’ kavuşturacak bir “kurtarıcı’’ fikrine bağlanmışlar hatta bunu zamanla iman esasları arasına dahil etmişlerdir. Bir kurtarıcı fikrinin yalnız Yahudilik ve Hıristiyanlıkta değil hemen bütün dinler ve kültürlerde bulunduğu, Hinduların Vişnu’yu, Moğolların Cengiz Han’ı, Mecusilerin Bihafrid’i, bazı Müslümanların İmam Mehdi’yi, Zerdüştlerin Şaoşyant’ı kısaca sayılamayacak kadar çeşitli dini ve etnik grubun kendilerince bir “kurtarıcı” bekledikleri bilinmektedir.

Mesih kelimesi “beklenen kurtarıcı” demektir ve Yunanca “hristos’’ kelimesinden türetilmiş Hıristiyan kelimesi zaten “mesihe inanan kişi’’ anlamına gelmektedir. Gerçek mesih Davud oğludur ancak ondan önce Yusuf oğlu mesih gelecektir diyerek İsa’yı reddeden Yahudilik ile Hıristiyanlık inancı arasındaki asıl fark, Yahudiler mesih olarak yeni birini beklerken, Hıristiyanların İsa peygamberin ricat edeceğine yani yeryüzüne geri döneceğine inanıyor olmalarıdır. Filmin geneline bakıldığında, Neo’nun şahsında İsa peygamberin mesih olarak dönüşü değil Yahudi düşüncesine uygun olarak yeni birinin mesih olarak gelişi işlenmiştir diyebiliriz.

Yıl 2199’dur. Metacortex isimli bir yazılım şirketinde bilgisayar programcısı olarak çalışan ve Neo takma adını kullanan bilgisayar korsanının gerçek adı Thomas A. Anderson’dur. Thomas adı, Kilise’nin resmi görüşü ilan edilen fikirlerinin tartışılmasının dahi günah sayıldığı Akinolu Thomas’tan esinlenmiş gözüküyor. “İnsanoğlu” anlamındaki Anderson ise Yunanca erkek demek olan andros’tan türetilmiş olmalıdır. Thomas ve Anderson isimlerinin Hıristiyan seyirciyi etkilemek için seçildiğini düşünüyorum.

“Apokaliptik metinlerde mesih eskatolojik bir karakterdir ve insanoğlu (son of man) kavramıyla birlikte kullanılmaktadır.” (Mircea Eliade)

İsminin ortasındaki “A” harfi ise gelecekteki Mesih’in ilk örneği sayılan Âdem’e göndermedir. Trinity’nin oda numarası olan “303” ile masonluktaki 33. dereceden inisiye olmaktan, Hıristiyanlıktaki teslise, İsa peygamberin çarmıha gerildiği yaştan, Müslümanların cennette olunacak yaşa kadar hemen her şeyin simgesi olarak görülebilecek olsa da asıl anlatılmak istenen Yahudi Yaratıcı Teslisidir. Ayrıca Neo’nun oda numarasının “101” olması da antik Yunan ve Pisagor’a göz kırpmak sayılabilir.

“Kabala’nın en derin sırlarından biri Âdem isminin harflerine (ADM) dayanan bir Notarikon’da gizlidir. Bu üç harf üç peygamberin –Âdem, Davud ve Mesih- isimlerini oluşturur. Bu üç kişinin tek ruha sahip olduğu söylenir. Bu ruh insanlığın Dünya Ruhu’nu temsil ettiği için, Âdem içteki ruhu, Mesih tekâmül eden ruhu ve Davud da ruhun epigenesis halini temsil eder.” (Manly P. Hall, Tüm Çağların Gizli Öğretileri)

İlk yazılan Yahudi apokaliptik metinlerinden olan ve ‘’Tanrı’nın Ebedi Krallığı’’nın kurulacağı müjdesini veren Daniel’in Kitabı’nda, Nebukadnezzar’ın gördüğü ve unuttuğu bir rüya anlatılır. Kral, ‘’Başı altından, göğsü ve kolları gümüşten, karnı ve kalçaları tunçtan, bacakları demirden ve kilden bir heykel görür. Bu heykel nereden geldiği belli olmayan bir taşın çarpmasıyla paramparça olur ve parçalar harman yerindeki saman çöpleri gibi rüzgâr tarafından her yöne savrulur.’’ Daniel, kralın rüyasını ‘’Siz güçlü ve şerefli bir kralsınız. Siz o, altın başsınız. Fakat sizden sonra sizin kadar iyi olmayan gümüş bir krallık ve tunçtan üçüncü bir krallık olacak. Dördüncü krallık demir kadar güçlü olacak fakat parçalara bölünecek. Ve kilden ayağın parçalara ayrıldığını gördüğünüz gibi krallık da parçalara ayrılacak ve sonra dünyadaki diğer milletlerle karışarak yok olacak. Bu olduğunda gökteki Allah sonsuza dek sürecek bir krallık kuracak’’ sözleriyle yorumlamıştır. Ülkelerini işgal edip, tapınaklarını yıkmasına karşın İsrailoğullarının ‘’Tanrı’’ tarafından kendilerini doğru yola sokmak için gönderilen bir ‘’yol gösterici’’ olarak gördükleri Nebukadnezzar’ın rüyası yozlaşmış ve düzeltilmeye muhtaç dünyaya Mesih’in gelişinin müjdesi olarak kabul edilmiştir.

Dünya üzerindeki sıradan insandan halk anlatılarına, mitolojilerden dinlere kadar hemen herkes geçmişe özlem duymakta, eski zamanlarda işlerin daha iyi yürüdüğü, sevgi ve saygının olduğu, güvene ve yardımlaşmaya dayalı ilişkilerin sürdüğü anlatılarak günümüzde sevgi ve saygının kalmadığı, ilişkilerin ve düzenin bozulduğu vurgulanır. Yeryüzündeki en eski anlatılardan olan Hesiodos’un ‘’İşler ve Günler’’ isimli eserinde ilk insanların kaygısız, tasasız, acısız ve dertsiz yaratıldığını ancak daha sonra yaratılan her soyun kötüye gittiğinin anlatıldığı şöyle bir bölüm vardır.

‘’Ama bir gün gelecek, Zeus, Kronos’un oğlu

Bu ölümlü insan soyunu da yok ediverecek.

O zaman aksaçlı insanlar soyu gelecek.

O zaman ne baba oğullarına benzeyecek,

Ne de oğulları babalarına,

Ne ev sahibi konuğunu bilecek, sevecek,

Ne dost dostunu, ne kardeş kardeşini bugünki gibi.

Yaşlanır yaşlanmaz hor görülecek ana baba,

Kaba kaba çatacaklar onlara.

Tanrı saygısı nedir bilmeyecek bu mutsuzlar,

Karınlarını doyuranların karınlarını doyuramayacaklar.

Ne yeminin değeri kalacak, ne doğrunun, ne iyinin,

Yalnız kötülere, azgınlara gidecek saygıları,

Hak güçlünün olacak yalnız, vicdan kalmayacak.

Kötü insan saldıracak iyi insana.

Yalana dolana kaçıp, andlarını çiğneyecekler,

Yalnız acılar kalacak ölümlü insanlara,

Çare bulunmaz olacak kötülüklere karşı.’’

Kıyamet ve ahir zaman kavramları yeryüzündeki insan soyunun bozulması düşüncesiyle yakından ilişkilidir. Yahudiler, kendilerine tanrı tarafından verilen sözün gerçekleşeceği umuduyla dünyanın sonuna olumlu bakıyor olsa da, Mesih’in gelişiyle yapılacak olan barışın ‘’geçici’’ olacağı bilinir. İnsanoğlunun geri döndürülemez biçimde yozlaşmasının ve bozulmasının dünyanın sonunu getireceği (kıyamet) düşüncesi dinlerde eşzamanlı olarak anlatılır. Birçok mitolojide olduğu gibi Türk mitolojisinde de benzer motiflere rastlanmaktadır.

Kara yer ateşle kaplandığı zaman, büyük ‘’Hakan Ata’’ Tanrı kulaklarını tıkar ve dünya bozularak insan nesli yok olur. Fitne-fesat saçan gaddar rüzgâr, insanları heyecanlandırır. Töre bozulur, tepeler çalkalanır, demir üzenginin dibi delinir. Çuvaldızın deliği yırtılır. Ulus bozulur. Kara böcek katlanır, gözlerine kan dolar, kara su kanla karışık akar, yer uğuldar, dağlar sallanır, çukurlar, hendekler yıkılır, gök gürlediğinde kenarı açılır, deniz çalkalandığında dibi görünür, yerin altı üstüne gelir, yosunlar öğütülüp kül olur, gök sallanıp eteği açılır, deniz dalgalanıp dibi görünür, ay ve güneş aydınlık vermez, ışıksız olur. Ağaçlar kökünden kopar, baba çocuğundan ayrılır, bitkiler mahvolur, nesli kurur, analar sevgililerinden ayrılır, dul kalır, yerde zehirli köngül otu biter, kökünden sarı çekirge çıkar, hayvanlara çarparsa, hayvanların, insanlara çarparsa insanların özünü emer. İşte o zaman Tanrı haykırır: ‘’Bu yana bak Mangdı-Şire, yardım et, köngül otunu mahvedemedim. Köngül otunun kökünde yılan var !’’ Mangdı-Şire’den ses çıkmaz. Ondan yardım gelmeyeceğini anlayınca Tanrı yine haykırır. Büyük hakan halkını bıraktı, cins aygır sürüsünü bıraktı, yer alt-üst oldu, sular kurudu, yaldızlı giyimlerin yakası parçalandı, idare edilen yurt başsız kaldı, kuşlar yuvalarını, geyikler duraklarını, kadınlar yavrularını bıraktı. Bundan sonra Erlik’in arkadaşlarından Karaş ile Kerey yeryüzüne çıkınca Ülgen’in yardımcıları Mangdı-Şire ile Maytere, bunlarla savaşmak üzere yeryüzünü kaplar. İşte o zaman Kalgançı-Çak (kıyamet) olur.’’ (Bahaeddin Öğel, Türk Mitolojisi)

Dağılmayı ve sürgünü, tanrının cezasının şiddetli olması gerektiği düşüncesiyle kaçınılmaz ve karşı konulamaz bir durum olarak karşılayarak, başlarına gelen her şeyi inançlarının zayıflığına bağlayan Yahudiler, acı ve ıstıraplarının çoğalmasıyla bazen çaresizliğe kapılsalar da, tanrının merhametini göstereceğinden ve verdiği sözü tutacağından şüphe etmemişlerdir. Mesih inancının, kendilerini düşmanlara karşı koruyacak ve hepsini bir araya toplayacak “savaşçı” fikrinden ortaya çıktığı gözönüne alındığında, Neo’nun bir savaşçıya dönüştürülmesi ve her üç filmin de yoğun bir şekilde aksiyon çılgınlığıyla geçmesi mesihin gelişiyle birlikte savaşların başlayacak olmasının kaçınılmazlığının vurgulanmasıdır. Böylece Eski Ahit’in göze göz, dişe diş zihniyeti ile şiddet dolu ve saldırgan eğilimlerin, “kurtarıcı”ya ve ona inananlara değil “düşmana” atfedilmesi sağlanır.

Yahudi metinlerinde kıyamet öncesinde güneşin gece, ayın gündüz parlayacağı, günlerin kısalacağı, çeşmelerden kan akıp, ağaçlardan kan damlayacağı, yerin derinliklerinden ateş fışkıracağı, nehirlerin ve göllerin kuruyacağı, hayvanların ve bitkilerin yok olacağı, kıtlığın ve açlığın başlamasıyla insanların birbirini boğazlayacağı, küfür, zulüm ve yalanın çoğalarak, hürmet, sadakat ve haysiyetin azalacağı öngörülmektedir. Morpheus, “Gökleri biz kararttık, artık güneş yok’’ derken Neo’ya dünyanın yok oluşa sürüklenişini gösterir. Ne var ki yaşamın bütün bozulmuşluğuna karşın insanlar görmemeyi, duymamayı, gündelik hayatlarının bilindik “rahatlığı” içerisinde kalmayı ve egemen güçlerin icat ettiği bu simülakr içerisinde kalmayı yeğlemektedirler.

Yahudilere göre evrensel tarihin tek amacı “Tanrının Krallığını” kurmaktır. Tanrı, sevgili kullarını kendi krallığında toplayacak ve kaybettikleri her şeyi onlara geri verecektir. Ölmüş Yahudiler dirilecek, topraklarına dönecek ve mabet yeniden inşa edilecektir. Tam bir adalet, tam bir iyilik ve tam bir mutluluk demek olan “Tanrının Krallığı” gerçekleştiğinde çöller yeşillenecek, kızgın kumlar göllere dönüşecek ve her yer çiçeklerle kaplanacak, körlerin gözleri, sağırların kulakları, dilsizlerin dilleri açılacak, topallar koşmaya başlayacaktır. Kurtla kuzu, kaplanla oğlak, aslanla buzağı bir arada olacak, hepsini küçük bir çocuk güdecek, emzikteki çocuk kara yılanın deliğinin üstünde oynayacak ve sütten kesilmiş çocuk elini engereğin kovuğu üzerine koyacaktır. Tüm bunlar tanrının “bizzat” gelmesiyle olacak ancak mesih daha önce gelerek hazırlık yapacaktır.

“Biliyor musun ilk Matrix’in kimsenin acı çekmediği ve mutlu olduğu mükemmel bir dünya için yapıldığını biliyor muydun?’’ Ajan Smith’in bu sözleri ile kastedilen ilk Matrix’in Âdem ve Havva’nın yaşadığı cennet bahçesi –Eden- olduğu çok açıktır. Birinci Matrix bu dünyada değildir çünkü ikincisi mevcuttur. İkinci Matrix ise bozulmuştur ve Tanrı’nın Krallığının gelişinden önce her birey özellikle de Mesih tarafından onarıma ihtiyacı vardır. Üçüncü Matrix’i yaratıp yaratmamak yalnızca Tanrı’nın isteğine tabiidir.

“Kabalizm’in popüler bir doktrin haline gelmesine sebep olan Safed Kabalası ya da Lurianik Kabala kurtuluş merkezli ‘’tikkun olam’’ doktrini üzerine şekillenmiştir. Isaac Luria Aşkenazi isimli bir Kabalacı tarafından formüle edilen ve öğrencisi Hayyim Vital tarafından yayılan bu doktrin, yaratılışın kozmik bir felaketle sonuçlandığı ve dünyanın tamir edilmeyi beklediği inancına dayanır. Buna göre yaratılış faaliyeti, sonsuz ve mutlak ilahlığın kendi dışındaki varlığa yer açmak kendini ya da nurunu içine çekmesi ve ilahlığın tam merkezinde oluşan, şekilsiz maddi güçlerle dolu bu boş ve karanlık alana, onlara şekil vermek üzere on sefirot’un yerleşmesini gerektirmektedir. Fakat yaratılış sırasında beklenmedik bir şey olmuş ve ilk üç sefirot’tan çıkan ilahi nuru taşıyan güçler ya da kaplar kırılmıştır. Kırılma sonucunda ilahi nurun bir kısmı bu kırık kaplarla birlikte yaratılışın içine dağılmış ve karanlık alandaki şekilsiz güçlerle birleşmek suretiyle yaratılışta kaos ve kötülüğün ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Yaratılış’ın en başta tasarlanmış olan homojen ve iyi karakterini bozan bu trajediye (kozmik kötülük) daha sonra Âdem’in işlediği günahla birlikte ruhların kötülükle temasa geçmesi problemi (etik kötülük) eklenmiştir. Bu durumda ters giden yaratılışı normale çevirmek ve kaos ortamı yerine ilahi düzeni tesis etmek için her bir (Yahudi) ferdin Tevrat emirlerini yerine getirmek suretiyle hem ruhların hem de dünyanın tamirine katkıda bulunması gerekmektedir; ki bu tamir ameliyesi dünyanın sonundaki Mesihi dönemi hazırlayan kurtuluş sürecine denk gelir.” (Şinasi Gündüz)

 

Sürgündeki Yahudiler için dünya, gerçeğin görülmemesi için gözlere çekilen bir perdedir. Bu aldatıcı dünya filmde “matrix” olarak simgelenmiş ve o var olduğu müddetçe topraklarına dönemeyeceklerine, özgürlüklerini elde edemeyeceklerine ve hiçbir şeyin tadını alamadıkları, dokunamadıkları ve koklayamadıkları bir hapiste yaşamak zorunda kalacaklarına inanmışlardır. Mesihin gelişiyle birlikte korku, şüphe, inançsızlığın sona erecek olmasına karşın mahkûm olduklarını bilmeyen insanların, düzenlerinin bozulmaması adına mesihe karşı çıkabilecekleri de vurgulanmıştır.

Durumunda bir gariplik sezen arkadaşları solgun göründüğünü ve neler olduğunu sorduklarında, ‘’Hiç uyanık mısın, uyuyor musun duygusuna kapıldığın oldu mu’’ şeklinde yanıt veren Neo’nun halinden memnun olmadığı ve ‘’arayış içinde olduğu’’ seyirciye aktarılır. Ertesi sabah uyanamayan ve işine geç kalan Neo’ya ‘’özel olduğunuza inanıyorsunuz ama yanılıyorsunuz’’ sözleriyle başlayan bir nutuk çeken patronu ‘’bir seçim yapması, şirkette çalışmak istiyorsa çalışma saatlerine uyması gerektiğini’’ söyler. Patronun ‘’özel olduğunu mu hissediyorsun’’ sözleri Neo’nun seçilmişliğini vurgular. Patronunun konuşması ise kahramanın ve kendisini kahraman ile özdeşleştirecek olan seyircinin gündelik hayatını değiştirebilecek herhangi bir macera çağrısına yanıt vermesini kolaylaştırıcı etki yapacaktır. Bu konuşma esnasında bizzat Wachowski biraderler –filmin çekildiği dönemde “brothers” olan kardeşler günümüzde “sisters” olmayı tercih etmişlerdir- camları silerken görünürler. ‘’Camların silinmesi’’ ile zihnin uyanışı simgelenmekte ve bir şeylerin değişeceğinin ipuçları seyirciye aktarılmaktadır.

Neo’ya ulaşan ve ‘’Yol gösterebilirim ama dediklerimi aynen yapman gerek’’ diyen, Yunan mitolojisinde kahramanların rüyalarından sorumlu düşler tanrısı adını kullanan Morpheus ‘’yol gösterici’’ tavrını film boyunca sürdürür. Bilinmezlikler arasında kaybolan ve kendisi için neyin faydalı olacağını bilmeyen Neo’nun Morpheus’un yol göstericiliğine ihtiyaç duyuyor olması din adamlarının ve hahamların otoritesine belirgin bir vurgudur. Gerek Trinity gerekse Morpheus isimlerine aşina olan Neo, onlara güveniyor olsa da hala şüpheleri olduğundan Morpheus’un talimatlarını yerine getiremez. ‘’Bunlar neden bana oluyor? Ben ne yaptım ki?’’ diyerek gündelik hayatının rahatlığını tercih eden ve macera çağrısını reddeden Neo kendisi yakalamak için gelen ajanlara teslim olur.

Morpheus’u yakalamak için Neo’yu yem olarak kullanmak isteyen ajanlar işbirliği yaptığı takdirde kendisine yeni bir başlangıç sözü vermelerine karşın Neo işbirliği teklifi reddetse de vücuduna takip cihazı yerleştirdiklerinin farkına varamadığından başından geçenleri kötü bir rüya olarak görme eğilimine girer. Evine gitmesine izin verilen Neo uyandığında Morpheus yeniden arar ve buluşmak için adres verir.

‘’Karanlık ve yağmurlu bir gecede Trinity ve Morpheus’un adamları Neo’yu siyah bir limuzine bindirirler. Bu gece yolculuğu sırasında sağanak biçiminde yağan yağmur aşikâr bir arınma metaforudur. Altından geçtikleri köprü de Neo’nun bir inisiyasyon sürecine girdiğini simgeler; köprü kahramanı yolculuğun yeni bir aşamasına, serüven eşiğine götürecektir. Morpheus’la karşılaşacağı binanın girişindeki döşeme, bir satranç tahtası gibi siyah-beyaz karelerle kaplıdır. İnisiyasyon rituslarının uygulandığı Mason localarında da döşeme aynı biçimde düzenlenir. Mozaik döşeme olarak adlandırılan bu uygulama, simgesel olarak aydınlık-karanlık, iyi-kötü, bilinen-bilinmeyen karşıtlıkları ifade eder.’’ (Dila Tecimer)

Neo’nun mesih olduğuna ilişkin hiçbir şey dile getirmemesi hatta bunu ima etmemesine karşın inancından vazgeçmeyen Morpheus, Neo’ya bir tercih sunar. Ya macera çağrısına olumlu yanıt vererek yepyeni bir dünyaya adım atacak ya da gündelik yaşamın sıradanlığına geri dönecektir. Macera çağrısına olumlu yanıt veren Neo, yeniden doğar. Doğumu, bebeğin doğumu gibidir, saçsız ve çıplaktır. Bu sahne ile bakire doğumun sembolize edildiği söylenmişse de aşağıdaki paragraf gerçek anlamı üzerine bir fikir verecektir.

‘’Kabalanın gizli öğretilerinde insan bedeninin Aurik Yumurta denilen, balonumsu, uçuşkan bir oval şeyin içinde olduğu öğretilir. Ayn Sof küresi, yaratılmış evren için neyse bu yumurta da insanın fiziksel bedeni için odur. Daha doğrusu, bu Aurik Yumurta insan denilen varlığın Ayn Sof küresidir. Dolayısıyla gerçekte insanın mutlak bilinci her yöne uzanan ve aşağı bedenini tümüyle çevreleyen bir auranın içindedir. Kozmik Yumurta’nın içindeki bilincin merkezi bir noktaya yoğunlaşması gibi, insanın Aurik Yumurtası içindeki bilinç yoğunlaşır ve Ego denilen bilinç noktasını tesis eder. Doğadaki evrenlerin Kozmik Yumurta’nın içindeki uyku halindeki kuvvetlerden oluşması gibi, insan tarafından doğanın çeşitli âlemleri içindeki enkarnasyonlarında kullanılan her şey bu Aurik Yumurta’nın içindeki uyku halindeki güçlerden çekilir.’’ (Manly P. Hall, Tüm Çağların Gizli Öğretileri) 

Yaradılış amacına ulaşabilmek için kibir ve egosu ile doldurarak içine hapsolduğu yumurtayı kıran Neo yeni bir dünyaya gözlerini açar. Devlet isimli eserinde “uyanmış” kişi ile “uyuyan” kişi arasındaki farkı mağaradan çıkış sembolizmiyle açıklamaya çalışan Platon’a göre ‘’Derin bir mağaranın dibinde, çocukluklarından beri ayak ve boyunlarından zincirlenmiş halde insanlar yaşamaktadır. Bunlar “uyuyan” kimselerdir. Mağaranın girişine zincirlenmiş olan bu insanlar ışığı doğrudan göremediklerinden ancak ışığın duvara yansıttığı gölgeler üzerinden hakikati tanımlamaya çalışmaktadırlar oysa hakikati görebilmek ancak zincirlerden kurtularak mağaradan gün ışığına çıkmakla olanaklıdır. Kısaca, “uyanış” mağaranın dışına çıkıştır.’’

Batı’nın dünya egemenliğiyle birlikte gündelik yaşam genellikle iktidar tarafından biçimlendirilmeye başlanmış, tüketim için boş zaman kavramı icat edilerek insanın kendisiyle baş başa kalmasının önüne engeller konulmuştur. Büyük çoğunluk ‘’boş vakitlerinde’’ alışveriş merkezlerinde dolaşmakta, gerekli gereksiz bir şeyler satın almakta veya televizyon karşısında pineklemektedir. Gündelik yaşamın en açıklayıcı kavramlarından biri rutindir ve rutinin en önemli özelliği düzeni ve istikrarı temsil etmesidir. Düzenin kaybolacağı, olayların akışının bozularak kaosa sebebiyet vereceği düşüncesi egemenlerin en büyük korkularından biri olmuş, bilinemezliğin ve belirsizliğin yerine bilinebilir olanı ve alışkanlığı koyarak düzenin sürdürülmesi adına kitleleri özgürlüklerinden dahi vazgeçirmeyi başarmışlardır. Temiz içme suyu bulamayan bir milyar insanın bulunduğu bir dünyada boş vakti olduğunu söyleyebilmek en hafifiyle zulümdür diye düşünüyorum. Yeni bir dünyaya gözlerini açan ve Gözlerim neden acıyor’’ diye soran Neo’ya verilen “Çünkü daha önce hiç kullanmamıştın’’ yanıtı gündelik yaşama hapsolmuş ancak bunun farkında olmayan cehalet içindeki insanın durumuna açık bir gönderme sayılabilir.

Bazı Müslümanlar arasında da, mesih inancına benzer şekilde, domuzu öldürecek, haçı kıracak, inanmayanları öldürecek ve dünyayı adaletle dolduracak bir mehdi inancı vardır. Gerek mehdilik gerekse mesihliğe ilişkin hiçbir ipucu Kur’an-ı Kerim’de yer almamasına karşın bu fikirler zorlama yorumlara ve Yahudilik ile Hıristiyanlık etkisine dayanır. Hiçbir şey yapmayan, mücadele etmeyen, okumayan, araştırmayan, sorgulamayan, rahatı hiç bozulmadan gündelik yaşantısının içinde kaybolan kitlelerin, kendilerini “inançlı” zannetmesi ve bir kişinin çıkarak yeryüzünü yaşanılabilir bir yer haline getirmesi, barışı sağlaması, sömürü, zulüm ve adaletsizliği tek bir parmak hareketiyle düzeltecek olması anlaşılabilecek bir fikir değildir. Dünyanın bozulmasındaki kendi sorumluluğunu yok sayan ve bundan dolayı “hesap vermesi” gerektiğini unutan kitlelerin bu bekleyişi toplumları kaderciliğe ve boyun eğmeye sürüklenmekte, inancı zayıflamış ve sorumluluk alamayan kitleler “kurtarıcı” olduğunu iddia edenler tarafından kolaylıkla egemenlik altına alınabilmektedirler.

Örneğin, Müslümanlar arasında ortaya çıkan ve kurtarıcı olduğunu iddia eden yüzlerce hatta binlerce kişiden biri olan Mirza Ali Muhammed, kendisinin “beklenen mehdi” olduğunu ileri sürmüştür. “Allah, daha önceden Muhammed’i göndermiş olduğu gibi, şimdi de beni gönderdi” diyerek peygamberliğini ilan etmiş ve eseri “el-Beyan”ın, Kur’an-ı Kerim’den daha üstün olduğunu iddia etmiştir. Baskı altındaki kitleler kendilerini selamete çıkaracak bir kurtarıcı fikrine zaten alışkın olduklarından, Mirza Ali’nin iddialarının halk arasında tutunabilmiş olması ve emperyalist emellerine uyduğu için İngilizler tarafından desteklenmesi, İran’ın sömürgeleştirilmesi sürecini hızlandırması bakımından bir “kurtarıcı” beklemenin içler acısı halini yansıtan bir örnektir.

Benzer bir örnek günümüzden de verilebilir. Babasının Müslüman, göbek adının Hüseyin olduğu iddia edilen Amerikan Başkanı Obama’nın Mehdi’nin habercisi “Büyük Siyah Savaşçı” olduğu iddiası özellikle Müslüman ülkelerdeki bütün gazeteleri süslemiştir. “Forbes” dergisinin 400 yıl önce yazılmış “Bahar el-Enver” adlı bir kitapta, Hz.Ali’nin “Kıyametten hemen önce, uzun boylu siyah bir adam batıda iktidarı ele geçirecek. Dünyanın en büyük ordusuna komuta edecek. Üçüncü İmam’dan işaretler taşıyacak. Şiiler onun bizden olduğuna şüphe etmesin.” dediğini yazması bu haberlerin çıkış noktasıdır. Birçok İranlının uzun boylu ve siyahi olan “Barack Hüseyin”in “Kutsanmış Hüseyin” olduğu ve isminin “O-BA-MA” diye hecelendiğinde “O bizden biri” anlamına geldiğine inandıkları haberlere yansımıştır. Haber çok açık bir tahrifatın göstergesi olmasına karşın “gerçeklerin” her zaman insanların inancını değiştirmeye yetmediği ve sorumluluk almak yerine bir kurtarıcıyı beklemenin kullanılmaya hayli müsait bir yapıya yol açabileceği unutulmamalıdır.

Türklere, İranlılara ve Amerikalılara nasihat vermek maksadıyla “Ezber Bozmak” isimli bir kitap yazan Stephen Kinzer, 1941’de İran Şahını deviren İngilizlerin, kimseyi bulamayınca Şah’ın oğlunda karar kılındığını, İran’daki İngiliz ataşesinin “Güçlü karakteriyle tanınmıyor. Bu doğruysa mevcut durum için uygundur. Eğer uygun değilse icabına bakılabilir.” dediğini yazmaktadır. Buradan bakıldığında İngilizlerin Mirza Ali’ye desteğinin, Hollywood’un güncel bakışaçısının ve fundamentalist zihniyetin örtüştüğü görülmektedir. Emperyalizm, adı ne olursa olsun “duruma uygunsa” desteklemekte, “uygun değilse” icabına bakmaktadır. İhsan Oktay Anar’ın, Puslu Kıtalar Atlası isimli muhteşem kitabında yer alan “Mehdinin Gelişi” bölümünün okunmasının hayli faydalı olacağını düşünüyorum.

Mavi hapı almadığı için duyduğu pişmanlığı saklamayan Cypher karakterinin Neo’ya olan inançsızlığı Trinity’nin “Yoksa inanmaya mı başladın” sözlerinden çıkarılabilir. Morpheus’u ajanlara teslim etme karşılığında “matrix”e dönmeyi istese de bu isteğinin gerçekleşmesi imkânsızdır. İnisiyasyonun geri dönüşü olmadığına göre bu istek Cypher’in ölecek olmasının bir göstergesi sayılabilir. Hıristiyanlık ve “İsa Mesih”e ilişkin olduğu düşünülen göndermelerin hemen hepsi insanların zihnini meşgul etmek ve asıl amacı gizlemek maksatlı olduğunu, nasıl fundamentalistler amaçlarına ulaşmak için işlerine yarayacak herkesle işbirliği yapıyorsa, filmin de aynı zihniyet doğrultusunda hareket ettiğini düşündüğümü söylemeliyim. Bu sahne ile seyircinin, Cypher’ın Neo’ya ihaneti ile Yahuda’nın İsa peygambere ihanet etmesi arasında özdeşlik kurmasına izin verilir. İsa peygamberin son yemeğinde içkisini aynı kadehten içmesi gibi Cyhpher ile Neo’nun aynı kadehten içki içiyor olmalarının arkasındaki ima budur.

Kâhinin “Sen o değilsin” sözleri aslında gerçeğin farklı bir anlatımıdır çünkü Thomas Anderson ölmedikçe seçilmiş olan doğmayacaktır. Ajan Smith tarafından vurulan ve “ölen” Thomas, Neo olarak gözlerini açar. Böylece “uyanış, arınma, aydınlanma, inanç” ve “aşk” tamamlanır. Enoch kitabındaki “öldükten sonra dirilmek gibi olağanüstü özelliklere sahip olan mesih…” ibaresi, ister ruhsal ölümü isterse fiziksel olarak ölüp dirilmeyi kastetsin, Neo’nun “seçilmişliği” inkâr edilemeyecek şekilde kanıtlanmış ve kesinleşmiş olur.

“Aşikâr ki, Eski Ahit’teki eski peygamberlerinize ve armageddon’la ilgili önceden haber verilmiş alametlere geri dönüp baktığımızda, acaba olacakları görecek nesil biz miyiz diye merak ediyorum… İnanın bana, bu kehanetler açık bir şekilde yaşamakta olduğumuz şu günleri tasvir ediyor.” (Ronald Reagan, 1983)

 

Hıristiyanlığa göre Hz.İsa, Deccal’le savaşmak üzere dünyaya dönecek ve onu yenecektir. Bu kıyamet savaşının (armageddon) ardından “inananlar” yeniden doğarak (born again) İsa Mesih’e dönecekler, inançsızlar ise cehenneme atılacaktır. Yahudilik ile fundamentalist Hıristiyanlık arasında köprü oluşturan bu inanca göre, “kıyametten” önce Yahudilerin “topraklarına” dönmeleri gerekmektedir çünkü Yahudiler Filistin’de toplanmadan yeniden diriliş zamanı gelmeyecektir. Günümüzde Amerikan toplumunun yarıdan fazlası kendisini fundamentalist olarak tanımlamakta ve bu sayı her geçen gün artmaktadır. Kıyameti yaşayan nesil olmak isteyen fundamentalistler Mesih’in gelişini hızlandıracak alametlerin gerçekleşmesine yardımcı olmak ve şartları hazırlamak gerektiğini düşündüklerinden Yahudilerin Filistin’e dönüşlerini desteklemektedirler.

“Milyonlarca fundamentalist Hıristiyan, tanrının güçleriyle şeytan arasında gerçekleşecek savaşın kendi hayatlarında başlayacağına inanmaktadır.” (Damian Thompson, The End of Time: Faith and the Fear in the Shadow of the Millennium)

Ahir zamanlarda yaşadıklarına inanan bazı fundamentalist teröristler İslam dünyasını çileden çıkaracak bir saldırının olmasını beklemektedirler. Çünkü inançlarına göre üçüncü tapınağının yapılacağı yer “Kubbet’üs Sahra”nın olduğu yerdir ve tapınağın yapılabilmesi için önce onun “yıkılması” lazımdır. Bu da Müslümanları çileden çıkaracaktır. Böylece Müslümanlar ile Yahudilerin savaşa tutuşacaklarına, dünyanın yok oluşun eşiğine geleceğine ve mesihin duruma müdahale etmek zorunda kalacağına inanmaktadırlar. 1999 yılı başlangıcında kendilerine “Endişeli Hıristiyanlar” diyen bir grubun, İsrail polisi tarafından İsa’nın “İkinci Gelişini” hızlandırmak için Kubbet’üs Sahra’yı yıkmak için plan yapmakla suçlandığı ve sınırdışı edildiği gazetelere yansımıştır. Ayrıca Missouri’de bir din adamının gelecekte inşa edilecek tapınakta yapılacak ayinlere malzeme sağlamak maksadıyla alacasız, doğurmamış ve çok semiz kızıl düveler yetiştirdiği de çoğaltılabilecek çeşitli örneklerden yalnızca bir kaçıdır. Ne var ki “günahlarının” farkında olan bu kitlelerin salt inandıkları için gelecek “kurtarıcının” günahlarının kefaretini ödeyeceklerine inandırılmışlardır. Milyonlarca insanın ölmesi, felaketlere sürüklenmesi, savaşların her yanı sarması neticesinde gelecek olan kurtarıcı “inananların” ne kadar korkunç olursa olsun bütün günahlarını “affedeceği” için “cennete” gidebilmeleri için tek yol “kurtarıcının” gelmesidir. Vücuduna bağladığı bomba ile yüzlerce insanın ölümünü meşru gören zihniyetin kaynağı böyle bir şey olmaktadır.

Simya, Gül-Haç, Masonluk ve Bâtınilik ile karşılıklı etkileşim içerisinde bulunan Hermescilik ve Kabalacılık günümüzde, “kadimlerin” bütün sırlarını kapsayan eşanlamlı terimler olarak görülmekte ve bu iç içe geçmişlik, filme ilişkin tüm göndermelerin doğru veya yanlış mutlaka bir yerlere bağlanabilmesine yol açmaktadır. Oysa herkesin kendine ait bir şeyler bulduğu ve asıl anlatılmak istenilenin gözlerden kaçırıldığı nokta tam da burasıdır. Bir tür çağdaş inisiye mitosunun beyazperdeye uyarlanması sayılabilecek filmin ezoterik anlamı, Kabala ve Yahudi mesih inancının filmin içerisine gizlenmesi iken, ekzoterik anlamı Hıristiyanlığa, Uzakdoğu öğretilerine, dinlere, pagan kültürüne ve çeşitli mitolojik ritlere yapılan göndermelerdir. Bu açıdan filmin ikiyüzlü davrandığını söylemek mümkündür. Yahudi mesih dünyaya gelecek ve “Yahudi” olmayanları cehenneme gönderecek diyen The Matrix, “inançsızların da” filmi izlemelerini sağlamıştır.

Kendi gelecekleri hakkında karar vermeyi birkaç yılda bir, küçücük bir sandığa bir pusula atmak zannederek siyasetten uzaklaştırılan insanların özel yaşamlarında da kendilerini güvensiz ve çaresiz hissetmesi doğaldır. Her şeyin daha da kötüye gideceği düşüncesi en sonunda, herkesin kötü olduğu ve kendisine kötülük etmek için fırsat kolladığı düşüncesine dönüşerek insanlar gönüllü olarak gündelik yaşama hapsolurlar. Kapitalizm insanları paramparça ederek büyük bir zafer kazanmıştır. Böylece birbirini sevmesi, koruması, destek olması gereken insanlar birbirinden korku duymaya başlar ve bu durumdan kendi başlarına değil ancak bir “kurtarıcı” yardımıyla kurtulabilecekleri gerektiğine alıştırılır.

Kendine güvenini yitirmiş insanların sayısının hızla arttığı günümüzde artık kahraman olmak değil mağdur olmak önem kazanmıştır ve bazıları bu konuda hayli mahirdir. İnsanların kendilerine güvenmeyen ve hayattan korkan çaresiz bireylere dönüştürülmesi, kültür endüstrisi ürünleri tarafından sürekli işlenmekte ve yeni nesiller doğar doğmaz bu fikirle uyumlu hale getirilmeye çalışılmaktadır. İnsanlar dünyayı olduğu gibi değil olmasını istedikleri gibi görmek isterler. Fikirler ve ideolojiler de bunun için uygun bakışaçıları sağlar. Günümüzde bireyin çaresiz ve güçsüz “hissetmediği” tek an, kültür endüstrisi ürünlerine teslim olduğu andır. Filmde işlendiği şekliyle baktığımızda, konseyler seçilmiş, ordular kurulmuş, silahlandırılmış, eğitilmiş, kitleler hazırlanmış ancak binlerce yıl önce yazılmış metinler bir kurtarıcının olması gerektiğini yazdığı için harekete geçemiyorlar. Bu metinlerdeki öngörü her şeyin bozulacağını söylediği için aklını kullanmaktan aciz hale getirilmiş kitleler boyunduruklarını kıracak cesareti bulamıyorlar.

“Tanrı’nın peşinden koşup “Ah, O’nu nerede bulacağımı bilebilseydim” diye yalvarıp yakaran kişilerin, kendileri adına çok olumlu sanıları olsa gerek, O’nun önüne çıkmayı düşünebildiklerine göre…” (Bernard Shaw, Kara Kızın Servüvenleri)

Bernard Shaw’ın yukarıdaki sözlerinden hareketle ben de, adı ne olursa olsun bir kurtarıcının gelmesini bekleyen ve hiçbir şey yapmadığı halde kendisini onun yanına layık görenlerin özgüvenini anlamakta zorlandığımı söylemek isterim. Yine de Hollywood başta olmak üzere kitle endüstrisi ürünleri kitleleri tembelliğe alıştırmakta, insanların tek başına bir şey yapamayacağını vurgulamakta, her şey kötüye gitmeli ki bir kurtarıcı gelerek bütün işleri yoluna koymalı fikrini çok uzun zamandır kitlelere aşılamaktadır. Kültür endüstrisi ürünlerinden olan ve bir kurtarıcının zorunlu olduğunu işleyen The Matrix, kitlelerin bağlı oldukları zincirin farkına varmamaları, varsa da kurtuluş yolunu bulamamaları için bu zincire büyük bir halka daha eklemiştir.

Öteki Sinema için yazan: Salim OLCAY

Yazar hakkında: Salim Olcay

1979 yılında İzmir'de doğdu. Yeşilçam etkisiyle başladığı sinema yolculuğunda bir ara Hollywood etkisine girmişse de, çabuk kurtuldu. Sanat toplum içindir diye düşünür ve yeni nesil Türk yönetmenlerini gönülden destekler.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir