Max (2002)

Savaşta tek kolunu kaybetmiş sanat sevdalısı Max Rothman içinden demir yolu geçen galerisinde düşen su damlaları ve ışık kırılmalarıyla bezeli bir yolda yürümeye hazırlanır. Bu bir terk ediş ve yeni keşifler özlemidir. Farkında olmadan bekler. Onu tekrar zirveye çıkaracak resim dehasını… Aslında kendi resim yapabilme özlemini dindirmek için aradığı dehayı…

http://www.otekisinema.com/wp-content/uploads/2010/07/melahat.jpg

Genç bir adam yenik düşmüş memleketinde bir kartal heykelini dikkatle incelemektedir. Onun duruşunu, heybetini, cesaretini adeta beynine kazırcasına… Savaş bittikten ve evine geri döndükten sonra hiç bir şeyi kalmamıştır. Ne ailesi, ne parası ne de sıcak bir ev… Tek bir şeyi vardır hayata tutunmasını sağlayacak o da resme duyduğu yoğun ilgi ve bu konudaki yeteneği… Bu genç adam aynı zamanda dengesiz bir dahidir. Fakirlik, deha ve kendini kanıtlama üçgeninde büyük gelgitler yaşamaktadır. Adını kimse bilmeden öleceğinden korkuyordur. Bu genç adamın adı onbaşı Adolf Hitler’dir. Yıl 1918… birinci dünya savaşında Almanya yenilmiştir. Gökyüzünde kırmızılara boyanmış siyah bir yıldız dalgalanmaktadır. Açlık ve sefalet alman halkının belini tam anlamıyla bükmektedir. Almanya koca bir evsizler ordusudur artık. Yaşamını askerlerin çamaşırlarını yıkayıp ütüleyerek kazanan genç Hitler bir gün bir kasa şampanya götürdüğü ilginç bir galeri de Max ile tanışır. Bakımsız eski kıyafetinin arasından Max’in dikkatini çeken şey onun kolunun altına sıkıştırdığı çizim defteridir. Max konuşur;

“Adım Max Rothman. Sanat satıyorum. Genellikle modern şeyler. Her şeye açığım.” Ve macera böylece başlar.

Hitler o dönemlerde anti-semitizme inanmayan sanatının peşinde koşan bir gençtir. Resim yapmak istemektedir. Yeteneğinin keşfedilmesini… Ne yazık ki bir laneti vardır hırs ve acelecilik. Zaten dört koca yılını bir hiç için harcadığını düşünmektedir. Bir gün üssü gelip de onu verdikleri konuşma kursuna çağırması ile her şey değişir. Kursun asıl amacı propaganda yapacak yetenekli konuşmacılar yetiştirmektir. Siyasette sanat kadar ilgisini çektiğinden hitabet yeteneğini kullanmak isteyen alman askerleri tarafından siyasetin göbeğine, çok tehlikeli bir fikre sürüklenir, saf kan inancı… Ülke yapılan Versay antlaşmasının kabul edilmesiyle daha da tehlikeli bir sürecin içine girmek üzeredir. Kutuplaşma ülkenin üzerinde fırtına bulutları gibi gezinmeye başlamıştır. Genç Hitler yaptığı konuşmalarla dikkat çekmeye başlayacaktır. Ama onun hayali biraz daha karmaşıktır. Siyaseti yeni bir sanat dalı haline getirmek… Resim alanında yaşadığı hayal kırıklıkları ve beyninin tüm kıvrımlarına saplanan saf kan inancı onu önü alınamaz bir diktatöre dönüştürecektir.

2002 tarihli bir Macaristan- Kanada-İngiltere ortak yapımı başarılı ve cesur bir film. Filmde kullanılan cümleler ve geçen konuşmalar hassas noktalar üzerine oturtulmuş. Senaryo aynı zamanda yönetmen koltuğunda da gördüğümüz Menno Meyjes tarafından üstlenilmiş. Filmin müzikleri de etkileyici. Dan Jones tarafından yapılmış. Max Rothman rolünde başarılı oyuncu John Cusack’ı görüyoruz. Genç Hitler rölünü ise Noah Taylor üstleniyor. İkisinin de gösterdikleri performans başarılı ve ışık saçıyor.

Film kısaca tek kollu yetenek avcısı bir adamla sanatla politika arasında sürüklenen takıntılı, zeki ve yetenekli bir gencin başarıyla anlatılan macerası… Seyrederken şu diyaloglar dikkat çekici hale geliyor.

Max’in genç Hitler’e para verip gelecekteki işlerin için başlangıç olsun demesi ve Hitler’in bunun üzerine hayatımı kurtardın söylemi filmin dikkat çekenlerinden. Seyrederken acaba diyorsunuz bu genç ve hırslı adam doğru yöne bakabilmiş olsaydı yıllardır anlatılan bu kıyım yaşanmış olur muydu? Yapılan insanlık suçunun hesabı her ne kadar ödenmiş olursa olsun bugün yenilerine, görülmemeye çalışılsa da yol açmışa benzer. Zaman geri alınabilip yetenekler ve zekâ doğru enerjiyle yoğrulmuş olsaydı dünya daha mı yaşanır bir yer olurdu?

Sadece sanatıyla anılmak isteyen bir genç nasıl olup da bir canavara dönüştü. Max; “sadece yapman gerekeni yap. Endişelen, gerginleş. Bana fırçanla geri dönüp bizi avlamaya çalışan tanınmayan bir asker olduğunu söyle, Adolf” der.

Sanat + politika = güç

Yeteneğin, zekânın ve kaderin sorgulandığı bir yapım Max. Seyredilmeye değer. Bakış açısı etkileyici. Final sahnesi tablonun tamamını gözler önüne seriyor. Zamanında sert eleştirilerde almış olan bu dikkat çekici filmi izlemenizi tavsiye ederim. İyi seyirler.

Yazar hakkında: Melahat Yılmaz Özberk

1981 Ankara doğumlu... Anadolu Üniversitesi Türk dili ve Edebiyatı bölümünde okuyor. Gölge- e Dergi ve Öteki Sinema’da çeşitli film eleştirileri ve hikâyeler yazıyor. Tek dileği yazacak sözlerinin bitmemesi ve bunları sayfalara dökebilmek…

2 Yorumlar

  1. Sanatsal yeteneklerin ifadesi önemli tabii.Ama filmin verdiği şevkle şunu söyleyebilirim;
    Nasıl ki Piyano resitali vermemiş olmak kadınlara mesafeli olmayı gerektirmiyorsa ,başarılı bir sergimiz olmadı diye dünya savaşı çıkarmanında anlamı yok diye düşünüyorum.

    Genç ressamımız erken ölseydi,belkide bu tablolarının değerini ve dünya barışını fazla etkilemezdi ….

  2. aslında bu konuyu uzun uzun tartışabilirim ama belirli bir noktaya ulaşılabileceğini zannetmiyorum. :) yorumunuz için teşekkür ederim.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: