Mert Dikmen: ‘Cereyan Türkiye’de çok örneği olmayan bir iş.’

Kısa filmleriyle tanıdığımız Mert Dikmen’in ilk uzun metrajı Cereyan, Türk sinemasında örneğine pek rastlamadığımız bir psikolojik gerilim. Murat Tolga Şen, Öteki Sinema takipçilerinin dikkatini çekeceğini düşündüğü filmin yaratıcısı ile aklına gelen her şeyi sorduğu bir sinema sohbeti gerçekleştirdi. İyi okumalar…

Mert selam, sen kısa filmden gelen bir sinemacısın, pek çok kısa çektin, Cereyan senin ilk uzun metrajın ama o da aslında son çektiğin kısa filmden dönüştü sanırım. Can Evrenol’un Baskın örneğinde olduğu gibi… Sormak istiyorum; bir filmi iki farklı metrajda çekmek nasıl bir duygu ve filmin hikayesinden biraz bahseder misin?

Selamlar, evet bugüne kadar yazıp yönettiğim 10 civarında kısa filmim var. Cereyan da bunlardan biriydi, birkaç festivale gitti falan ve artık internet üzerinden izleyiciyle paylaşmaya hazırlanıyordum ki birden bu filmi uzun metraja çevirme fikriyle karşılaştım. Kısa filmi kime izletsek, kiminle paylaşsak hep bu hikayeden bir uzun metraj çıksa ne güzel olur gibi yorumlar alıyordum. Ve filmin bittiği nokta da, aslında “işte her şey şimdi başlıyor” dedirten bir noktaydı. Yani filmi uzun metraja çevirmekten ziyade, hikayeyi devam ettirdim diyebilirim.

Cereyan bir psikolojik gerilim filmi. Psikoloji öğrencisi bir genç kız ile, onun online terapi yaptığı sorunlu bir adamın hikayesi… Kızımız, yani Aylin; henüz tam olgunlaşmamış, eğitim aşamasında, bir psikolog olma yolunda ve kendine biraz fazla güveniyor bu konuda. Gerçekten ağır bir travma geçiren Cavit’le yolları kesiştiğinde, altından kalkamayacağı bir sorunla karşılaşıyor ve işleri istemeden biraz karıştırıyor. Bundan sonra da yaptığı yanlışı düzeltmek için çabalarken durum hiç beklemediği yönlere kayıyor…

Kısa film çekerken yaşadığın güçlükler uzun metrajda sana tanıdık geldi mi yoksa bu başka bir dünya ve kuralları da başka mı?

Bu gerçekten bambaşka bir dünya. Bir kere sorumluluğu yeter. Çünkü kısa filmde çok daha özgürsün, tamamen kendi hikayeni istediğin şekilde anlatıyorsun ve en kötü ne olur; festivale gidemezsin, az beğeni alırsın vesaire… Ama uzun metrajda çok daha geniş bir ekip var, mutlu etmen gereken, sana güvenen bir yapımcı var, harcanan paralar var… Ayrıca bunun bir de ticari boyutu var. Salon bulma çabası, izleyici çekme, reklam yapma gibi kısa filmde olmayan bir sürü parametre var uzun metrajda. Yani belki filmin çekim aşamasında çok büyük farklar yok ama sonrasında tamamen bambaşka bir dünya…

Cereyan karanlık bir film, bir tür sineması örneği ki ülkemizde böyle denemelere pek rastlanmıyor. Filmin vizyona çıkmadan önce, bu konudaki iddian, umudun nedir? Çünkü şimdi, kısa filmden farklı olarak parayla bilet satan, bir vaadi olan sinemacıya dönüştün. İnsanlar neden Cereyan’ı görmeli?

Cereyan Türkiye’de pek fazla örneği olmayan bir iş. Tür olarak da diğer psikolojik gerilimlerden ayrı bir yerde durduğunu düşünüyorum ben. Filmde salt bir kötü yok mesela.  Kimin kazanacağını, kazanılacak bir durumun olup olmadığını, finalin nereye varacağını bilemiyor izleyici, çünkü iki tarafa da hak veriyor ve bu sayede kendini filmin akışına bırakıyor, daha fazla merak ediyor. En azından benim beklentim bu hisleri yaşatmak yönünde. Ülkemiz sinemasında çok fazla örneği olmayan farklı bir tür olduğunu düşünüyorum Cereyan’ın, bu yüzden de birbirinin kopyası işlerin arasında izlenmesi gerek ki, bu tarz örneklerin önü açılsın. Hem benim gibi yönetmenlerin, hem de yenilikçi yapımcıların cesaretlenmesi, sinemamızda çeşitlilik oluşturmak açısından bu çok önemli…

Türk sinemasında tür filmleri dar alanda kısa paslaşan işlerden ibaret. Evet, cin filmlerinden bahsediyorum. Bir psikolojik gerilim olan Cereyan’ın türe getireceği bir yenilik var mı?

Cereyan’ı aslında cin filmleriyle kıyaslamanın çok da doğru olmadığını düşünüyorum. İkisi çok farklı kulvarlar çünkü. Cereyan salt bir korku filmi değil… Yani, efektleriyle, ya da sessizlik anında ortaya çıkan gürültülü ve korkutucu bir makyaj harikasıyla değil de, daha çok atmosferi ve hikayesiyle germeyi hedefleyen bir film. Aynı zamanda dramatik yönü olan, psikolojik tahlillerde bulunan bir hikaye. Ülkemizde malesef bu tarz filmlerin hepsi cin filmi olarak görülüyor, onlarla kıyaslanıyor. Fragmanımıza yapılan yorumlarda çoğu izleyicinin korku ve gerilimi ayırt edemediğini görüyoruz. Bu durumun önüne geçilmesi  için de az önce bahsettiğim gibi sinemamızda çeşitlilik ve bu iki türün de yapılabilmesi şart…

Filmde güçlü ve zorlayıcı performanslar var. Biraz oyuncularından ve oyuncu yönetimi kısmından bahseder misin? Sette Mahmut Hoca mısın yoksa Hafize Ana mı?

Evet, Cereyan oyuncuların performanslarına muhtaç bir film. Ben bu konuda oldukça şanslıydım çünkü filmdeki iki karakteri de daha önce kısa filmden dolayı tanıyordum. Yani oyuncuları demiyorum dikkat ederseniz, karakterleri tanıyordum. Aylin ve Cavit’i. Pınar ve Murat’ın bu iki kişiliğe büründüklerinde geçirdikleri değişimi biliyordum ve uzun metraj senaryosunu yazarken bu çok işime yaradı. Onların oyunculuklarını hayal ederek geliştirdim karakterleri, bu da filmin doğal atmosferinin en önemli sebebi.

Sette ben ne Mahmut Hoca’yım ne de Hafize Ana aslında. Hafize Ana olarak başlıyorum, mümkün olduğunca sakin kalmaya çalışıyorum, daha doğrusu içimdeki gerginliği yansıtmamaya çalışıyorum. Çünkü eğer yönetmen gergin olursa, ekipteki diğer herkes bundan etkilenir. Bu da filme negatif şekilde yansır. Oyuncularla eğer uyuşamadığım durumlar olursa açık açık konuşuyorum, gerekirse seti durdurup toplantılar yapıyorum ve algısı açık insanlarla çalıştığım için de bu işe yarıyor. Zaten dediğim gibi hem kısa filmden dolayı, hem de önceki çalışmalarımız ve okuma provalarımız sayesinde karakterler sete kadar çoktan oturmuş oluyor. Set sırasındaki ufak tefek problemleri de karşılıklı fikir alışverişleriyle hızlıca çözebiliyoruz bu sayede.

Bizde kısa filmciler uzun metraja geçtikten sonra kısaya tamamen sırt çevirirler, henüz aksi bir örneğini görmedik. Sen bundan sonra hep uzun mu çekeceksin filmlerini yoksa kısa filmci yeleğini çıkarmadın mı?

Açıkçası kısa film çekmeyi seviyorum ve istiyorum. Hep diyorum, keşke ülkemizde de dünyada olduğu gibi bir kısa film sektörü olsa, sırf kısa film yaparak hayatta kalabilsek de ben bir kısa film yönetmeniyim deme lüksümüz olsa. Ama maalesef bu pek mümkün görünmüyor. Ama şöyle de bir şey var, uzun metraj çekmek hiç kolay değil. Bir sonraki uzun metrajımı ne zaman çekebilirim, ne kadar arayla uzun metraj yapabilirim, bu tamamen muallakta… Ve bizim mutlaka hikaye anlatmamız gerekiyor, içimizde kaldığı zaman bir rahatsızlık boy gösteriyor. Haliyle de bu isteği kısa filmle dışarı çıkartmamız mümkün. Evet, uzun metraj çekmek, devam etmek istiyorum, ama kısa filme de “tamam, buraya kadarmış, artık uzun metraj zamanı” demiyorum kesinlikle. Hazırda bekleyen ve çekemediğim bir sürü kısa film hikayem var. Onların da mutlaka zamanı gelecektir…

Türk sinemasında bir şey hiç değişmez, filmler “imkansızlıklar içinde” küçük bütçelerle çekilir. Cereyan’ın uzun metraj deneyiminde yaşadığın bütçe sıkıntıları ve çözümleri nelerdi? Film bakanlıktan ya da başka bir yerde destek aldı mı?

Filmi hiçbir fona göndermedim. Çünkü bunun boş bir çaba olacağını biliyordum. Yani malesef destek almak için aranan keskin kriterler var ülkemizde. Cereyan bu kriterlere uymuyor. Bu yüzden daha senaryoyu yazmadan önce yapımcımla elimizdeki bütçeyi belirledik, ve buna göre hareket ettik. Filmi uçmadan, etimi budumu bilerek yazdım. Ama hikayeyi de akıcı bir hale getirmek için bir çok fikir aldık ve defalarca revize ettik. Sonuçta paramız yok diye izleyiciyi sıkan, anlamsız bir film yapacağımıza hiç yapmasak da olurdu. Yine de hedeflediğimiz bütçenin dışına çıktık tabi. Burada da filmimizin kaba kurgusunu izleyip, beğenip bize destek olanlar girdi devreye. Kurgu, color, miksaj, PR gibi birçok kademede aldığımız desteklerle tamamlayabildik filmi. Daha amatörce de bitirebilirdik kendi imkanlarımızla, ama daha iyi olsun istedik ve 3 ayda bitireceğimiz bir işi, bekleyip şansımızı zorlayarak yaklaşık 8-9 ayda bitirdik. Bana kalırsa da buna değdi, çok daha profesyonel bir iş çıktı ortaya çünkü.

Etkilendiğin sinemacılar kimler, bu filmde onlardan referanslar var mı?

Ben aslında yönetmenin şahsından çok filmden etkileniyorum. Yani bir yönetmenin bir filmine hayran olup, bir dahaki filmini hiç sevmeyebiliyorum. Galiba hikaye daha önemli benim için. Ama tabi ki etkilendiğim ve ne çekseler düşünmeden izlediğim yönetmenler var. David Lynch, Kubrick, Aronofsky, Fincher bunlardan bazıları. Ya da Cereyan’la bağlantılı olanlar diyebilirim. Bu yönetmenlerin yanısıra son dönemde çok fazla tek mekanlı, az oyunculu gerilim filmi izledim ve bu filmlerde görüp etkilendiğim bazı detayların da Cereyan’a uygun olduğunu düşünüp notlar aldım tabi. Yine de ne olursa olsun, ne kadar hazırlanılırsa hazırlanılsın, çekim sırasında film kendi dilini oluşturuyor. Cereyan’da da böyle oldu ve sırf daha önceden düşündüğüm için bir şeyleri yapmak yerine kendimi o ana bıraktım, ki bu bence çok daha sağlıklı oldu.

Filmi kafanda çektikten sonra seyirciye ulaştığı güne kadar kaç zaman geçti? Mesafeyi ve karar verme aşamalarını merak ediyorum.

Film, çekimden tam 1 sene sonra izleyiciye ulaşıyor. Geçen yıl Şubat ayında çekmiştik, bu sene 24 Şubat’ta vizyonda olacağız bir aksilik çıkmazsa. Tabi ki çekimden önce de uzun bir süreç var. Hem senaryo aşaması, hem ön hazırlıklar, çalışmalar derken 1 buçuk senelik bir süreçten söz ediyoruz. Az önce de bahsettiğim gibi bu sürenin bu kadar uzun olmasının altında hem post prodüksiyonda yaşadığımız sıkıntılar, hem de Türkiye’de bağımsız filmlere salon bulmanın zorluğu yatıyor. Sonunda filmi her şeyiyle bitirebildiğimizde tüm dağıtımcıların takvimleri çoktan dolmuştu. Bir de malum, farklı bir tür, komedi değil, cin filmi değil, çok ünlü isimler yok falan, bu da malesef dağıtımcıların çok sevdiği bir durum değil. Uzun bir zamandır elimiz kolumuz bağlı bekliyoruz yani. Film bitti, dağıtımcıyla anlaşıldı vizyon tarihi aylar öncesinden alındı ve yapacak tek şey olarak beklemek kaldı. Bunun ne kadar sıkıntılı bir süreç olduğunu da tahmin edersiniz. Sonuçta elinizde her şeyiyle tamam bir film var, ama beklemekten başka yapacak bir şeyiniz yok. Yine de şükür, kaç kopyayla veya nerelerde olacağını henüz net olarak bilmesek de, bir şekilde izleyiciyle buluşabilecek olmamıza seviniyoruz.

Kafandaki filmin ne kadarını çekebildin? Yani tasarladığınla başardığın arasındaki fark nedir, bunu sinemacının kabiliyeti biraz sektör olanaklarıyla kısıtlandığı için soruyorum.

Ben gerçekçi hayaller kurmayı tercih eden birisiyim. Dediğim gibi daha senaryoya başlarken elimdeki imkanların ne doğrultuda olacağını az çok tahmin ediyordum ve kendimi frenlemem çok işime yaradı. Yani bir şekilde hallolur diye düşünüp sonradan elime yüzüme bulaştıracağıma, bu filmi elimdeki imkanlarla ne kadar iyi çıkarabilirim onu düşündüm hep. Yine de ne kadar hazırlıklı da olsanız, sette mutlaka öngöremediğiniz sorunlarla karşılaşıyorsunuz ve o aşamada çok hızlı bir şekilde hayati kararlar almak durumunda kalıyorsunuz. Benim de başıma bunlar geldi, sette tasarladığım bazı şeylerden tavizler vermek durumunda kaldım, ama özünde anlatmak istediğim hikayeyi anlatmayı başardım. Elbette istediğim çok farklı açılar, planladığım daha detaylı anlatımlar vs. vardı, hatta sette istediklerimi yapamadığımı görmek bazen beni çok olumsuz etkiledi ama çoğu yönetmenin cesaret edemeyeceği şartlarda giriştim bu işe ve sonucun da oldukça başarılı olduğunu düşünüyorum.

Seyirci tarafında, şu eleştiriyle karşılaşabilirsin: “3 kişiyle film çekmişler” Bunu duymak seni üzer mi, daha doğrusu eleştirilere hazır mısın?

Yapıcı eleştirilere her zaman açığım. Ama bilgisizce, sadece yermek amaçlı konuşan kişileri asla kaale almıyorum. Örneğin olumsuz bir eleştiri yapmayı hedefleyerek “3 kişiyle film çekmişler” diyen bir kişinin eleştirisini dikkate almam. Çünkü 3 kişiyle film çekmek bence bir başarı. Yani bu olumlu bir şey aslında. Dünya’da 3, hatta 2; hatta 1 kişiyle çekilmiş muhteşem filmler var.

Ben bu kadar az oyuncu ve mekanla sonuna kadar kendini izlettiren başarılı bir iş çıkarttığıma inanıyorum. Bunun tersini düşünen kişileri de dinlerim ve tabii ki beğenen olacağı kadar beğenmeyenin çıkacağını da biliyorum, herkesin fikrine saygım sonsuz. Sadece dediğim gibi, eleştirmeyi bilen kişileri dikkate almayı tercih ediyorum.

Aklında yeni bir proje var mı?

Evet, çekmeyi istediğim 2 tane senaryom var sırada. Ancak bu kez elimizdeki imkanlarla haydi bir film yapalım diye değil, biraz daha hazırlıklı, biraz daha sağlam girişilmesi gereken hikayeler bunlar. Bir romantik komedi var mesela. Cereyan gibi bir gerilimden sonra bambaşka bir tarafa geçip, bir de onu yapmak çok isterim.

Öteki Sinema’yı takip ediyor musun?

Evet, sosyal medyada işini layığıyla yapan birkaç platformdan birisi Öteki Sinema… Günümüzde hem sinemacıları, hem de bilinçli sinema izleyicilerini tatmin edebilecek sinema içerikli platform sayısı oldukça az, haliyle bizi doyurduğunuz için size teşekkür etmek isterim.

Son olarak eklemek istediğin bir şey var mı?

Sorularınız için teşekkür ederim. Umarım Türk sinemasında tür çeşitliliği bir an önce sağlanır, sinema sektörünün içinde bulunduğu kaos ortamı ve sorunlar bir an önce çözülür…

Yazar hakkında: Murat Tolga Şen

Çocukluğu Samsun'da eniştesinin müdürü olduğu sinemada film izleyerek, film parçalarına oyuncak merceğinde bakarak geçti. 2005 yılının sonunda "Öteki Sinema" yı kurdu. Beyazperde, Cinedergi ve Medyaradar'da yazıyor. Motor, yelken ve fotoğraf tutkunu... Film izlemeyi ve filmler hakkında yazmayı herşeyden daha çok seviyor.

Bir yorum var

  1. Mansur Yıldırım

    Baştan sona keyifle okudum güzel bir röportaj olmuş mert dikmene gişede başarılar dilerim röportaj için murat tolga şene teşekkürler.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: