Mert İnan ve Cemre Yılmaz: ‘Kısa film parayla değil dayanışmayla güzel’

‘Anlatacaklarımızı bir simgeye, nesne ya da diyaloga sığdırmak daha anlamlı’

Bazı festivallerde bir araya gelip ayaküstü de olsa sohbet ettiğim kısa filmcilerden Mert İnan ve Cemre Yılmaz… Enerjileri, üretimleri ve fikirleriyle yakın bulduğum bu iki genç kısa filmciyle genel gidişatın kısa filme etkisinden konuştuk. İyi okumalar.

Öteki Sinema için söyleşen: Banu Bozdemir

Merhaba çocuklar öncelikle sizleri ayı ayrı tanıyalım..

Cemre: Ankara’da yaşıyorum. Ankara Üniversitesi’nin Sinema ve Televizyon bölümünden mezun oldum. Şu an aynı okulun sinema anabilim dalında yüksek lisans yapıyorum. Yazmayı söktüğümden beri öyküler ve senaryolar yazıyor; lisans döneminde Mert’le tanıştığımızdan beri kısa filmler çekiyorum. Bu aralar küçük bir arkadaş grubuyla başlattığımız bir girişim altında projeler yürütmekle, atölyeler yapmakla ve festivallerle ortak organizasyonlar düzenlemekle uğraşmaktayım.

Mert: 25 yaşındayım. Ben de Ankara Üniversitesi Sinema ve Televizyon bölümünden mezunum. Lise döneminden bu yana fotoğraf ile ilgileniyorum. Bu ilgi beni zamanla kısa filme yöneltti. Ben de Cemre’yle aynı girişim içerisinde bulunuyorum. Bunun yanında freelance sektör işlerinde çalışıyorum.

Yolunuz daha doğrusu birlikte film çekme durumunuz nasıl gelişti, tam da kısa filme yakışan bir beraberlik ve dayanışma…

Cemre: Mert ile lisans dönemimizin ikinci yılında tanıştık. İkimiz de okulun iki ayrı film atölyesinde çalışmıştık ve buralardan yeterli verimimi alamamıştık. Diğer yandan tanıştığımız dönem Gezi Parkı direnişi ve sonrasının olaylarıyla çalkalanan bir dönemdi. Çevremizde çok fazla şey olup bitiyordu ve sokaktan eve dönüp rahat oturmak gittikçe zorlaşıyordu. Berkin’in kaybı elimize gerçek anlamda kamerayı aldıran ilk şey oldu.

Mert: Film çekmek için insanın bir derdi olması gerektiğini düşünüyorum. Paramız yoktu, ekipmanımız da ama şöyle bir oturup etraflıca düşününce içimizdekileri anlatmak için buna çok da gereksinim duymadığımızı fark ettik. Böylece ilk film Kırıntı (2014) çıktı. Sonraki projelerimiz de bu çerçevede gelişti. Çok az ekonomik imkan içinde anlatmak istediğimiz çok fazla şey vardı. Bu süreçte birbirimize destek vererek bu zamanlara geldik.



Filmleriniz genelde deneysel ama kurmacaya yakınlık içeren bir deneysellik barındırıyor, bu tarzın ortaya çıkmasında etken olan şey neydi?

Cemre: Film çekmeye başladığımız dönem Türkiye’de birçok şeyin acımasızca gözler önünde olduğu ve bir anlamda yaşamın içinde olmak için mücadele veren insanların gerçek anlamda acı çektiği, dehşete düştüğü bir dönemdi. Bu dönem ne yazık ki hala devam etmekte… Kendi açımdan konuşmam gerekirse bizi bu türe yaklaştıran temel etken bir yandan gerçekten yaşanan, hepimizin şahit olduğu olayları ve yaşanmışlıkları anlatmaya çalışırken çok da göze parmak yapmamaya çalışmak. İnsanlar çoğunlukla yaşadıkları şeylerin dehşetini kanıksayıp onu önlemek için harekete geçmektense konforlu alanlarını koruyup olan biteni görmezden gelmeyi tercih ediyor. Ancak bu dehşeti ekmek ya da evimizdeki buzdolabı gibi bir simge nesneye, kısa bir diyaloğa ve beş-on dakikaya sığdırmak bir şeylerin daha görünür olmasını sağlayabilir görüşündeyim.

Sinemaya olan bakışınızı, tarzınızı nasıl yorumlarsınız. Genelde muhalif bir çizgiden baktığınızı söyleyebilir misiniz?

Cemre: Ben izlediğimiz, maruz kaldığımız her bir görselliğin kendi içinde bir politikası olduğuna inanlardanım. Son dönemde tartışılan, Türkiye’nin en prestijli festivallerinden birisinde bir belediye başkanı tarafından sahneden duyurulan “Sinemaya politika karıştırılmasın” savının elle tutulacak bir tarafı olduğunu düşünmüyorum. Tıpkı yaşamlarımız gibi, kim olursak olalım, kameramıza yansıyanlar da her anlamda politiktir. Bu yüzden evet çoğu belediye başkanının sinemaya bakış açısına göre yorumlarsam muhalif bir çizgide olduğumu söyleyebilirim ben. J

Mert: Filmin senaryosunu yazan bir insan, izleyicinin göreceği kadrajı oluşturan da aynı insan… Dolaysıyla insanın olduğu yerde politika her zaman vardır. En saçma komedi filminden en sanatsal olarak adlandırılan filme kadar bu böyle. Bu yüzden hayatı özellikle de sinemayı politikadan ayrı tutmak mümkün değil benim için de. Muhaliflik konusuna gelirsek evet öyle olduğumuz aşikar bence. Ama zaten muhalif olmamak bir sorun değil mi? Sinemacı özellikle de kısa filmci bence muhalif olmalı.


Son filmin Tablo’dan bahsedersek Mert, orada mülteci kadının dünyasından yola çıkarak umutlu olumlu bir tablo çizmeye çalışıyorsun.  Cemre’nin son filminde de bir kadının dünyası var, kadınların daha çok umuda ihtiyacı var sanırım J Ne dersiniz?

Mert: Hep bir dertten yola çıktık biz. Mülteci sorunu da bunlardan biri. Tablo’da elinde yalnızca tablosu ve müzik kutusu kalmış mülteci bir kadını anlattık. Geçmişe özlem duyan bir kadın ama aynı zamanda güçlü de bir kadın var karşımızda çünkü geçmişten vazgeçebilmek güç gerektirir. Frida göndermesini bu yüzden özellikle yaptım ve yine özellikle arkasında bıraktıklarına dair bir bilgi vermedim. Orada yalnızca bir kadın olsun istedim. İnsanoğlu bencil bir yaratık bana kalırsa.  Doğanın nasıl bizim için yaratıldığını düşünüyorsak, onu istediğimiz gibi mahvedebilme özgürlüğünü yaşıyorsak, tüm canlıların bizim emrimizde olduğu gibi bir algı varsa insanda; bazı erkeklerde de kadınlar bizim için vardır algısı hakim bence. Bunun batısı doğusu yok ama özellikle bizim coğrafyada kadın erkek içindir, çocuk bakmak içindir algısı var. Bu durumun ortadan kalkması ne yazık ki bir anda olacak bir şey değil. Her jenerasyonda bu algı biraz daha yok oluyor bence bu yüzden de umut olduğunu düşünüyorum. Günümüz kadınları ve annemin dönemi kadınları arasındaki farkı görmek zor değil. Bu durum için bana kalırsa temel şey kadınların daha eğitimli olması ve birey olmalarının sağlanması. Tablo’daki kadının da aile bağlarını, eğitim durumunu kısacası geçmişini kadraj dışı bırakmayı tercih etmemin sebebi o kadını yalnızca o kadın olarak düşünmek istemem oldu.

Cemre: Bu, gerçekten derin ve üzerine çok fazla şey söylenebilecek bir konu. Kadın kimliğim üzerinden bir gözlem yapmam gerekirse; kadınların umudu olduğunu düşünüyorum açıkçası. Ancak bu umudu cesarete dönüştürebilmek farklı türde bir farkındalık gerektiriyor. Bu farkındalığın sağlanmasında devlete, eğitim sistemine ve medyaya da görev düşüyor elbette ancak asıl görevin yine biz kadınlara düştüğünü düşünüyorum. İçimizde barındırdığımız güç bizi yalnızca ayakları yere sağlam basan yalnız bireylere değil dayanışmayı büyüten kolektif bilince sahip sosyal bireylere de dönüştürmeli. Ancak o zaman umudu eyleme dökebiliriz bana kalırsa.

Cemre sana gelirsek, Muayenehane Odası Sohbetleri’nde kadınların kendi içlerindeki baskılanmasını anlatmışsın.  Bu konuyu biraz anlatabilir misin?

Cemre: Bu, biraz yukarıda bahsettiğim farkındalıkla alakalı aslında. Ataerkil toplulukların en acı yanı kadının kadına uyguladığı baskı bence. Erkeklerin kadınlar üzerinde uyguladığı baskının sürekliliğini sağlayabilecekleri bir şiddet ağı var yalnızca ellerinde. Kadınlarsa bu baskıyı çok daha farklı ve etkin biçimde diğer kadınlar üzerinde uygulayabiliyor. Erkek şiddetine karşı bir şekilde mücadele verilebiliyor ama kadınlar tarafından toplumsallaştırılan baskının kırılabilmesi daha yüksek bir çaba gerektiriyor çünkü bu baskı ağını kuranlar annemiz, en yakın arkadaşımız, kardeşimiz yani dayanışma halinde olmamız gereken kişiler oluyor. Dayanışma ağı yaratılamayınca da yalnızlaşan kadın şiddet altında daha fazla eziliyor. Bu kadınları dayanışmaya katmanın bir yolu bulunmalı bu yüzden. Gelini kendisine çay getirmediği için feminizme düşman kesilen kaynananın da, erkek çocuğu tercih eden annenin de, erkek arkadaşı kendisine kızmasın diye “derli toplu” giyinen kadının da mücadeleye katılmasını sağlamalıyız çünkü ancak yine kadının, kadını özgürleştirebileceği kanısındayım.

Son filmin Vaveyla’yı çok fazla kimse izlemedi sanırım İzleyenlerden biri olarak tebrikler. Daha profesyonel bir sinema anlatımıyla karşılaştım. Konu yine simgesel, süreci çocukların isimlerinden de anlıyoruz. Konu ve anlatım nasıl çıktı ortaya. Bugüne kadar olan aşamayı anlatabilir misin biraz, neler yaptınız, neler yaşadınız?

Cemre: Öncelikle teşekkürler. Vaveyla anlaşılmayacağından en korktuğumuz film oldu. 15 Temmuz bizim gibi sol cenaha yakın ya da etnik farklılıklarıyla dikkat çeken bireyler için çok daha korkunç bir geceydi. Bir yandan askeri darbenin acılarını ailenden işitmiş olmanın verdiği korku diğer yandan da bu geceden sonra olacak bitecek hiçbir şeyin eskisinden daha iyi olmayacağının farkında olmanın verdiği dehşet vardı. Yirmili yaşlarımda, sabaha kadar ilk defa atılan ses bombalarının gürültüsü, evimin sarsılması eşliğinde titreyerek uykuya dalmaya çalıştım. Sonra aklıma geldi. Ben bu yaşadığım şeyin ülkenin diğer bir ucunda her gece gerçekleşmemesi için mücadele yürütmeye çalışanlardan birisiydim. Benim yaşadığım bu korkunç geceyi orada 5-10 yaşındaki çocuklar her gece yaşıyordu. Bu gecelerin sayısının batıda artması doğuda olup bitenleri değiştirir mi diye düşünmeye başladım. Ya orta sınıf bir anne ölen kızını buzluğa koymak zorunda kalsaydı, ya doğudaki haberlerden bunalan bir kadın kocasını yerde can çekişirken terk etmek zorunda kalsaydı? Ya bizim konforlu hayatlarımızda oynadığımız üç maymun çocuklarımızın gerçek hayatında vuku bulsaydı? Bu kadar rahat olabilir miydik? Vaveyla bu sorular üzerine şekillendi. Yine maddi yetersizliklerden senaryo tam anlamıyla ekrana yansıyamadı ama en azından aklımdaki simgelerin çoğunu kullandığımı düşünüyorum. Bakanlık bir 15 Temmuz filminin çıkması konusundaki istekliliğiyle bu projeye ufak bir destek verdi. Normal şartlarımız altında bu filmi çekmemiz imkansızdı. Yine de elimizdeki miktar dahi filmin ortaya çıkmasında yeterli değildi. Bu yüzden bize ve bizim yaptığımız işe güvenen insanlardan bolca destek aldık. Bu bana, kısa filmin parayla değil dayanışmayla daha güzel olduğunu tekrar hatırlatan bir süreç oldu.



Mert: John Berger’ın Bir Fotoğrafı Anlamak kitabında Istırabın Fotoğrafını çekmek isimli bir bölümünde Vietnam savaşında o bölgede çekilen vahşet fotoğraflarını gazeteler önceçok fazla basmaz çünkü fotoğrafların içeriğinin uygunsuz olduğunu düşünürler. Ancak zamanla bu fotoğraflar daha fazla basılmaya başlar çünkübu sayede gazeteler halkın bu fotoğraflara karşı duyarsızlaştığını düşünür. Günümüzde biz bu duyarsızlaşmayı sosyal medya üzerinden yaşamaktayız. Filmde de buna benzer bir bakış açısı var aslında. Batıda yaşayan orta ve orta-üst sınıf bir ailenin sosyal medyadan başkalarının acısını görmezden gelmesi, alışması ama daha sonra o telefon ekranına kendisinin hapsolmasını anlatmaya çalıştık Vaveyla’da biraz da.

Filmin görüntülerinde senin imzan var Mert. Gayet de başarılısın. Görüntü Yönetmenliği yapmayı düşünüyor musun?

Mert: Beğendiğiniz için çok mutlu oldum çünkü gerçekten beni çok zorlayan bir süreç olmuştu. Şimdiye kadar daha sabit planlar üzerinden kısa filmler çekerken ilk kez Vaveyla’da aktüel ve uzun planlı çekimler yaptık. Aslında bu yönüyle benim için çok büyük bir sınav oldu bu film. Lisede fotoğraf çekerek okuduğum bölüme ve şu an yaptığım işe yöneldim. Her zaman hayata dair bir kadraj oluşturmaktan keyif aldım. Bunu kah ilerde kendim dönüp bakayım diye kah insanlar dünyayı bir de benim gözümden görsünler diye yaptım. Bu yüzden evet görüntü yönetmeni olmak bu sektörde çalışmak istediğim bir görev tanımı ve biliyorum ki bunun için daha önümde çok uzun bir yol var.

Ortak çalışmanın yararları ve zararları nedir?

Cemre: Biz Mert’le birbirini çok iyi anlayan iki insanız. Ego savaşına girmiyoruz. Hayata bakış açılarımız ve bunu ekrana yansıtma konusundaki fikirlerimiz de çoğunlukla uyuşuyor. Bu yüzden birlikte iş yapmaktan ve bu işlerle bir yerlere gelmekten keyif alıyoruz. İki yakın dost olduğumuz için iş hayatımızın da özel hayatımızın da sürekli iç içe geçmesi zaman zaman yıpratıcı olabiliyor. Bunun dışında birlikteliğimizin yararlarını çok gördük.

Mert:Tartıştığımız zamanlar tabi ki oluyor. Zaten bir iş içinde tartışma yoksa sorun vardır bence ama bunu yaparken kırıcı olmuyoruz, egolardan sıyrılıyoruz. Örneğin; benim bir fikrim varsa ve Cemre bunu onaylamıyorsa bunu gerekçeleriyle anlatıyor; bunun üzerine konuşuyoruz ve birimiz bir şekilde ikna oluyor. Bu yüzden birbirini dengeleyen ve tamamlayan bir yapımız var. Hep söylüyorum bunu, biz Cemre’yle hem dostuz hem de birbirimizin öğretmeni. Bu da üretim sürecini keyifli hale getiriyor.

Kısa filmlerinizin için nasıl kaynak yaratıyorsunuz ve festivallerin filmlerinize tavrı ne oluyor?

Cemre: Bahsettiğim gibi filmlerimiz hemen hepsini elimizin altındaki imkanlarla, ailemiz ve yakın çevremizin desteğiyle gerçekleştirebildik. Profesyonel oyuncularla ilk defa Vaveyla’da çalıştık. Dolayısıyla kaynak yaratmak bizim için bir yandan hep büyük bir sorun oldu diğer yandan daha yaratıcı ve keyifli bir süreç yaşamamızı sağladı. Bütçesiz film çekmenin bir özgürlük alanı da yarattığı görüşündeyim. Çünkü elinizdeki işi yalnızca anlattığı fikir ve söylediği şey için seviyor oluyorsunuz ve ondan maddi bir beklentiniz olmuyor. Dolayısıyla festival yarışmaları bir yarışma olmaktan çıkıp filmin daha fazla insana ulaşmasını sağlayan bir araç haline geliyor. Böylece tek bir izleyiciden aldığınız olumlu bir geri dönüş bile çok değerli oluyor ve bir sonraki iş için motivasyon sağlıyor.

Mert: Festivallerin tavırları değişken oluyor. Biz politik yanı ağır basan filmler çekiyoruz. Ülkedeki korku ortamını düşünürsek de filmleri göstermeye çekinen bazı festivaller oluyor. 3-4 yılda filmleri nerelere gönderip göndermememiz gerektiğini anladık. Bu sadece bizim filmlerimizden kaynaklı söylediğim bir durum değil festivalleri ve diğer kısa filmleri takip ettiğimiz için politik yanı ağır basan diğer kısa filmlerin de o ‘bazı’ festivallerde olmadığını gözlemleyebiliyoruz. Şimdiye kadar ön jüriyi geçip de gösterimi yapılmayan bir filmimiz olmadı ama bir yarışmada Kırıntı’yı göstermeye çekindiklerine dair şeyler gelmişti kulağıma.Vaveyla için de temel korkularımızda birisi bu tarz festival oto-sansürlerine takılması ya da gösterim hakkının elinden alınması.

Genelde deneysel çektiğinizi varsayarak soruyorum, konuları direkt anlatmak yerine daha simgesel anlatımlar kullanıyorsunuz. Bunun sebebini sorsam?

Mert: Bu birçok etkenin birleşmesiyle oluştu bence. Kısa filmin kurmaca olması gerektiğini düşünmüyorum ben. Kısa film bence deneysel olmalı kurmacaysa da deneysel ögeler içermeli bana kalırsa. Bunun yanında klasik kurmaca anlatıların izleyiciyi tembelleştirdiğine inanıyorum. Ben de Cemre de kendi sevdiğimiz tarz da filmler çekmek için çabalıyoruz ve ben bir filme kafa yormaktan keyif alan birisiyim. Bu yüzden de simgesel anlatılarla izleyiciyi düşündürtmek istiyoruz. Son olarak şöyle bir sinemaya baktığımızda farklı anlatımlar ya politik baskı durumunda ya da maddi imkansızlıklarda çıkmış. Biz bütçe olmaksızın film çekiyoruz. Politik baskı da belli bir oranda etkisini göstermeye başladı zaten. Haliyle tüm bunlar birleşince anlatımımız da simgesel bir yöne kayıyor.

Bundan sonraki yolculuğunuz nasıl şekillenecek, kısa film çekmeye devam mı yoksa piyasada çalışmayı düşünüyor musunuz?

Cemre: Ben yazar olarak bir şekilde kıyısından köşesinden her zaman sinemanın içinde bulunmayı sürdürmek istiyorum. Kısa film de kendi adıma vazgeçmek istediğim bir alan değil. Aklıma gelen ufacık bir isyan cümlesini bile kolaylıkla görselliğe dökmek muhteşem bir özgürlük hissi veriyor çünkü. Bazı cümleleri bağırarak söylemektense göstermek daha etkili oluyor. Piyasanın insanı sömüren ve tüketen bir tarafı var. Dolayısıyla pek merkezinde olmak istediğim bir yer değil. Bu yüzden sinema para kazanmak için değil de sevdiğim için uğraştığım bir şey olarak kalacak sanırım hep. İşin akademi, eleştiri ve yazım boyutunda kalmak benim için daha tatmin edici olacak gibi.

Mert: Kısa filmin öğrenci işi olduğuna dair bir algı var. Uzun metraj için bir basamak gibi görünüyor çoğunlukla ama bence başlı başına farklı bir alan. Bu yüzden kısa filmle uğraşmaya devam etmek istiyorum. Cemre’nin yazdığı uzun metraj bir film senaryosu var. Uzun metraj olarak onun çekimi de ilk hedeflerim arasında. Yönetmeni olmak için ikna etmeye çalışıyorum onu. 😊 Sektör demek hala İstanbul demekmiş gibi geliyor bana. Hayat ne gösterir ilerde bilmiyorum ama ben şimdilik Ankara’daki sektör içinde çalışmaktan memnunum.

Festivallerle ilgili sizlerin söylemek istedikleri neler?

Cemre: Türkiye’nin gündelik politikası ve ekonomik yapısı içinde boğulan çok fazla festival var. Çoğu festival kemikleşmiş belli çevrelerce şekillendiriliyor ve farklı fikirlerin yaygınlaşmasının önünün kesildiği çok oluyor. Bunun bir sebebi de, özellikle de kısa film için konuşursam, işin içine paranın girmesi sanırım. Kısa film de artık bir kar-zarar işine dönüştü çoğu insan için. Bu onun doğal yapısını kısıtlıyor. Festivallerin yarattığı rekabetçi ortam bu alanda bir ses kısılmasına yol açıyor.

Mert: Kısa film festivallerinin bence artması lazım. Çünkü uzun metraj, festivallerde kısa metrajın ikinci planda kalmasına sebep olabiliyor. Kısa filmde son zamanda klasik anlatı ön plana çıkmaya başladı. Deneysel ya da kafa yoran anlatılar pek tercih sebebi olmuyor. Jüri açısından da birçok festivalin sorun yaşadığı kanısındayım. Jürinin popüler isimlerden oluşması bir öncelik haline gelmemeli. Mesela her jüride mutlaka bir sinema yazarı ve akademisyeni bulunmalı bence.

Son olarak neler söylemek istersiniz?

Cemre: Konuşma imkanı sağladığınız için size teşekkür ediyorum. Türkiye’de bu sektörde eksikliğini hissettiğimiz temel şey bu bana kalırsa: konuşma, dert anlatma imkanının azlığı.

Mert: Ben de teşekkür ederim.

Yazar hakkında: Banu Bozdemir

İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü mezunu... Sinema yazarlığına Klaket dergisiyle adım attı, Milliyet Sanat muhabirliği yaptı. Film+, Cumhuriyet, Yeni Yüzyıl, Vatan'da çalıştı. Sky Türk Tv’de sinema, "sanat ve sevgilim İstanbul" programlarında yapımcı, sunucu ve yönetmenlik yaptı. TRT için Bakış isimli bir kısa film çekti. Cinedergi.com da editör… Yayınlanmış 18 adet çocuk kitabı var ve Leylalı Haller adında bir gençlik romanı var.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir