Metehan Şereflioğlu: ‘Festivallerden çok çekilen filmleri tartışmalıyız’

Metehan Şereflioğlu başarılı kısa filmcilerden, kendisine uzun zamandır röportaj sözüm vardı, bunu gerçekleştirdiğimiz için memnunum. Festivallerden çok çekilen ve çekilecek filmleri tartışmalıyız diyerek kısa filmin odağına ilişkin güzel tespitte bulunan Şereflioğlu ile güzel bir söyleşi gerçekleştirdik…

Öteki Sinema için söyleşen: Banu Bozdemir

Metehan merhaba. Öncelikle seninle festivallerde sıkça karşılaştığımız için açılış sorusu festivallerle ilgili olsun. Festivallerden, kısa filmcilere gösterilen tavırdan, ilgiden memnun musun?

Merhaba. Derin bir konuyla giriş yaptın. Açıkçası kısa film yönetmenlerinin hangisine bu soruyu sorsan, çoğunun vereceği cevap olumsuz olacaktır. Kısa filmcilerin, festivallerle yaşadığı en büyük iki temel sorun; iyi şartlarda gösterim ve telif. Bu filmler büyük emeklerle yapılıyor. Aylarca süren bir yolculuk, tabii ki de iyi salonlarda doğru bir şekilde sergilenmeli. Tabii ki de bu filmlere gösterim için hakkı olan telif ödenmeli. Özellikle TV-vizyon gibi ticari alanlarda var olamadığını da göz önüne alırsak, kısa filmciler olması gerekeni istiyor. Bu olumsuzlukların içinde hiç iyi şeyler de olmuyor mu? Oluyor. Fakat genel bir memnuniyetsizlik var. Festivaller, filmler olduğu için varlar. Bunu unutuyoruz. Artık bizim işimiz bunları tartışmak olmamalı, çekilen ve çekilecek olan filmler olmalı.

Geçen günlerde yine gittikleri kısa film festivalinden memnun olmayan, o davranış ve tutumları hak etmediklerini söyleyen kısacı arkadaşlar vardı. Bazen seçici olmak gerekmiyor mu?

Bazı festivallerin şehir reklamı için yapıldığını düşünüyorum. Sanatçının ve eserinin geri planda kaldığı, amacından sapmış organizasyonlar. Bunu önceden kestiremiyorsun, bir sonraki filminle daha dikkatli davranıyorsun. Birçok yönetmen arkadaşımla beraber filmlerimizi göndermediğimiz festivaller var. Seçici olmak lazım.

Gelelim kısa filmlerine… Son iki filminde gençlerin dünyasına eğiliyorsun, çıkış arayan, çıkış bulduklarını sandıklarında büyüklerle çevrili bir dünyaya rastlayan. Seni gençler üstünde çalışmaya iten şey ne oldu?

Oturup bir şeyler yazmaya başladığımda, birden kendimi gençlik hikâyeleri yazarken buluyorum. Bunun sebebi, benim de genç ve hâlâ çıkış arayan biri olmam. Sürekli yeni şeyler öğrenip kendimi geliştirmeye çalışıyorum ve bu sürecin içinde de aslında bir çıkış arıyorum. Filmlerimdeki karakterlerin de genç olması ve çıkış araması gayet olağan bir durum.

Senaryolarında ana konular arasına sıkıştırılmış ara konular koymak konusunda başarılı olduğunu düşünüyorum. Mesela, Her Şey Yolunda’da okula giden bir genci birçok toplumsal konuyla çevreliyorsun, askerlik, erkeklik ve kolay yoldan para kazanma ritüellerinin arasına atıveriyorsun ve her şey yolunda diyorsun?

Karakterlerim, sokakta her gün gördüğümüz insanlar ve bu konular da bizim gerçeklerimiz olduğu için hikâyede kendiliğinden çıkıyor. Bayram karakteri evin tek erkeği olarak kalıyor. Gördüğü ve öğrendiği kültür dâhilinde bir dönüşüm yaşıyor. Kısa sürede kendini ispatlama hedefinde olduğu için farklı yollara savruluyor. Adalet ve vicdan kavramları kafasını karıştırırken, karşılaştığı olaylar ne olursa olsun bir şekilde hayat devam ediyor. Sence de her şey yolunda değil mi?

Genelde erkek dünyasını anlatıyorsun, kadınların hükmünün çok olmadığı bir dünya. Böyle mi gerçekten de?

Bu özellikle yaptığım bir şey değil, tamamen tesadüf. Belki de sonraki filmlerimde kadın karakterler daha fazla olacak. Filmlerimde erkeklik kimliğinin problemli taraflarını işliyorum zaten. Mesela, Her Şey Yolunda’yı Kayra Babalık’la beraber yazdık. Hikâyenin akışında, şimdi burada kadın veya erkek karakter olsun diye özellikle düşünmedik. Hikâye bir yerden sonra akıp gidiyor.

Hikâyeler genelde daha modern yaşamları konu edinmiyor, kaçınıyor gibi. Senin son iki filminde öyle. Daha şehrin çeperlerindeki hayatlar. Modern insanların, yaşamların bu anlamda hikâyesi yok mu, kayda değer mi gelmiyor acaba sinemacılara?

İstanbul sokaklarında büyüdüğüm için alt kültür her zaman ilgimi çekmiştir. Kenar mahalle hikâyeleri, oranın insanları hep hayatımın içindeydi, bana daha gerçek geliyor. Hâkim olduğum bir atmosfer ve buraları anlatmak istedim. Modern yaşamların kayda değer hikâyeleri yok diyemem ama şimdilik beni heyecanlandırmıyor. Zaman içinde belki bu durum değişir.

Son iki filmin gayet başarılı ve çekmek istediğin uzun metrajın tarzını da ele verir gibi duruyor. Öyle bir şey söylemek mümkün mü? Yoksa kısa filmle uzun metraj arasında bir bağ olmamalı, ayrı ayrı kategoriler mi demeliyiz…

Kısa metraj ve uzun metraj arasında bir bağ olmaması mümkün değil, ikisi de sinema sanatının içinde olan farklı kategoriler diyebiliriz. Kısa metraja aslında biraz üvey evlat muamelesi yapılıyor. Uzun metraja geçiş olarak görülüyor. Sadece bu perspektiften bakarsak yanılmış ve haksızlık etmiş oluruz. Tamam, bunu böyle görenler de olabilir ama benim için kısa metraj kesinlikle daha özel bir noktada duruyor. Uzun metraj çeksem de kısa metraj çekmeye devam edeceğim. Son iki kısa filmim de, ilk uzun metrajımın tarzını belli ediyor diyebilirim.

Filmlerin için kaynağı nasıl yaratıyorsun, ödenek vs… Ve hayatının bundan sonrasını nasıl planlıyorsun? Filmler çeken bir yönetmen mi olacaksın? Film çekme eşiğini merak ediyorum tabii ki yıl olarak. Yani bu anlamda mükemmeliyetçi misin, yoksa imece usulü ya da koşullar oluşmadan çeker misin, çektin mi, çekecek misin?

Bugüne kadar Kültür Bakanlığı’ndan ödenek almadım. Son film dışında bütün filmlerimi kendim finanse ettim. Özellikle 7 Santimetre’nin başarısından sonra işler benim için daha kolay ilerlemeye başladı. Her kısa film yönetmeni için yapımcı bulmak, Türkiye şartlarında muazzam bir şanstır. Katıldığım festivallerde, kurduğum iletişimlerle yeni projeme yapımcı buldum. Gönül Arslan, Görkem Arslan ve Pinpon Productions olmasaydı son filmimi çekmem çok zordu. Kesinlikle filmler çeken bir yönetmen olacağım. Aslında mükemmeliyetçiyim ama film çekmek o kadar garip bir his ki gerçekten çekmek istiyorsan, şartlar ne olursa olsun o filmi çekersin. Günümüz şartlarında film çekerek hayatını devam ettirmen çok zor, arada kendimi çok kaptırmadan reklam filmleri çekeceğim. Şu kadar yılda bir film çekerim diyemem ama uzun veya kısa, gücümün yettiği sürece film üretmeye devam edeceğim. Şimdi ilk uzun metrajım üzerine çalışıyorum.

İki filminin afişi de diz hizasında, kameraya bakmayan, mahcup gençler var. Afişlerin ön bir reklam olduğunu düşünürsek; bu bir tarz mı, yoksa afiş çalışması yapanların aynı yolu takip ettiğini söylemek mümkün mü?

Son iki filmimin afiş tasarımını, çok yetenekli arkadaşım Ethem Onur Bilgiç yaptı. Bizim çalışma şeklimiz iki filmde de şöyle oldu: Film bittikten sonra linki Ethem’e gönderirim ve izledikten sonra ona hangi duyguyu hissettiriyorsa onu afişe yansıtmasını istediğimi söylerim. Kendisine güvendiğim için tamamen ona bırakıyorum. Özellikle belirlediğimiz bir stil yoktu. Ethem’in tasarım tercihi diyebiliriz.

Birçok yerden ödül alıp, hatta birincilikle ödüllendirilip bazı yerlerden alamayınca neler hissediyorsun?

Ne yalan söyleyeyim daha toyken kafaya taktığım oluyordu ama şimdi çok da bir şey hissetmiyorum. Yaptığın işin ödüle layık görülmesi çok güzel bir duygu. Hem senin hem de ekibin için motive edici. Her festivalin jürisi ve bakış açısı farklı olduğu için bütün festivallerden ödül alacaksın diye bir durum yok.

Mucize Aynalar bir ikiyüzlülük hikâyesi, herkesin kendine gelene kadar diğeri hakkında kötü düşündüğü bir hikâye, bir Aziz Nesin hikâyesi. O filmini bugünden bakıp nasıl yorumlarsın?

Her çektiğim film benim için okul oldu. Sürekli yeni şeyler öğreniyorsun ve bu işin bir sonu yok. Mucize Aynalar, üniversiteye girmeden önce okuduğum ve filme çekmek istediğim bir Aziz Nesin hikâyesiydi. Yıllar sonra ödev için çok kısa sürede, çok düşük bütçeyle bir film çekmem gerekiyordu. Büyük uğraşlarla tamamladığımız bir film oldu. Dönüp baktığımda hikâye anlatımı ve sinema dili bakımından kendimi geliştirdiğimi açık bir şekilde görebiliyorum.

Kısa filmcilerin yaşadığı en büyük sorun sence nedir?

Finansal kaynak! Bu sorun da ancak şu yollarla çözülebilir; Kültür Bakanlığı’nın kısa film destekleme fonunun daha fazla kısa film projesini desteklemesi, film festivallerinin telif ödemesi, televizyon veya vizyon gibi ticari alanlarda kendine yer bulabilmesiyle hem telif hem de insanların kısa filmi tanıması ve alışmasıyla çözülebilecek bir sorun. Bir yapımcı çıldırmadıysa neden kısa filme yatırım yapsın ki?

Kısa filmciler olarak ne kadar organize ve bir aradasınız?

Kısa filmcilerle genellikle festival ortamlarında tanışıyorsun. Festivallerin, kısa filmcileri bir araya getirerek tanıştırma ortamını ne kadar sağladığı tartışılır ama yine de bir şekilde denk gelip kaynaşıyorsun. Çok fazla kısa filmci arkadaşım var. Günlük hayatta da sık sık buluşup, görüşüyoruz, projelerimizden bahsediyoruz. Gerçi şimdi alternatif olarak farklı oluşumlar da ortaya çıktı. Kısa Film Yönetmenleri Derneği farklı şehirlerde organizasyonlar düzenliyor ve sorunlar üzerine festivallerle iletişime geçiyor.

Son olarak neler söylemek istersin?

Çok iyi ve başarılı kısa film yönetmenleri var. Güçlü bir jenerasyon geliyor. Umarım hep birlikte dayanışma içinde iyi filmler çeker ve izleriz. Bu güzel röportaj için de sana çok teşekkür ederim.

Yazar hakkında: Banu Bozdemir

İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü mezunu... Sinema yazarlığına Klaket dergisiyle adım attı, Milliyet Sanat muhabirliği yaptı. Film+, Cumhuriyet, Yeni Yüzyıl, Vatan'da çalıştı. Sky Türk Tv’de sinema, "sanat ve sevgilim İstanbul" programlarında yapımcı, sunucu ve yönetmenlik yaptı. TRT için Bakış isimli bir kısa film çekti. Cinedergi.com da editör… Yayınlanmış 18 adet çocuk kitabı var ve Leylalı Haller adında bir gençlik romanı var.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir