Metin Erksan’ın Son Filmi

Sensiz Yaşayamam (1977) Metin Erksan’ın son sinema filmidir. (1982’de TV için çektiği beş bölümlük Preveze Öncesi ise yönetmenliğini yaptığı son yapımdı. Ama bu ayrımların hiçbir önemi olmadığını yazının devamında göreceğiz.) Kıbrıs Türk Hava Yolları sponsorluğunda çekilen Sensiz Yaşayamam son derece düşük bütçeli bir filmdi. (Bu sponsorluktan dolayı filmdeki uçak ve havaalanı çekimleri gereksiz uzatılmıştır ya da tamamen gereksizdirler.) Çekim ekibi, Metin Erksan dahil yalnızca 9 kişiden oluşuyordu. Film için özgün müzik de yapılmamış, Neşe Karaböcek’in Bahtıma Yanarım ve düğün sahnesinde çalan oyun havası dışında o zamanlar adet olduğu üzere yabancı filmlerden müzikler kullanılmıştır. Metin Erksan’ın, filmlerinde çok iyi kullandığı kaydırmalı kamera hareketleri de yoktur. Kamera ya ayaküstünde ya omuzdadır. Bunun estetik bir seçim olmadığı da apaçıktır.

Sensiz Yaşayamam Metin ErksanFilmin adı, tüm anlatımı özetleyen bir cümledir. “Sensiz Yaşayamam” gerçek yalnızlığın ölümcüllüğünü ve aynı zamanda da aşkı ifade eder. Metin Erksan’ın aşkı araştırdığı filmler içinde en damardan, en çok kökene inmeye çalışan, en içsel olanlardan biridir. Film baştan sona ölümle yüzleşmenin ve yalnızlığın cehenneminde geçer.

Herkes zorunlu olarak yalnızdır ama yalnızca bazıları gerçekten bunun farkına varabilir. Duyuşlarımız, duygularımız, algılarımız, düşüncelerimiz bize özel ve biriciktir. Aynı duygulara, aynı algılayışlara sahip olduğunu düşündüğümüz başkaları, az veya çok, bir şekilde bizden farklıdırlar. Bu durum da kaçınılmaz yalnızlığın kökenini oluşturur. Yalnızlığıyla defalarca yüzleşmiş biri olan Metin Erksan, Sensiz Yaşayamam filmiyle bu konuyu anlatmıştı. Hemen ilk sahnede kanser olduğunu ve çok geçmeden öleceğini öğrenen Ayfer aslında bir aydınlanma yaşar. Bu aydınlanma, ölümlü olmanın ve yalnızlığın kavranmasıyla gerçekleşir.

Daha önceden farkında olmadığımız gerçeklerle yüz yüze geldiğimizde içsel yıkımlar yaşarız. Bunlar her zaman kötü yıkımlar olmak zorunda değildir, bizi mutlu edecek beklenmedik bir bilgiye ulaşmak bile sonuçta o zamana kadarki bilgi/duygu binamızı sarsıp yıkacaktır. Ayfer’in ulaştığı bilgi, yalnızlığın bilgisidir. Yalnızlık ölümle baş başa kalmak anlamına gelir. Ayfer öleceğini öğrenince yıkılmış halde eve döner. Artık kesinleşen ölümünü ecele bırakmamayı, bu işi kendi halletmeyi düşünür. Çekmecesindeki silahını eline alır ama kendini öldüremez. Ayfer ölüm gerçeği kafasına dank edince aslında hemen kendini öldürmeye başlar. Yemek yemez, işini bir kenara bırakır. Ölüm bilgisi onu çoktan öldürmüştür. Ayfer o andan itibaren yeniden ve başka biri olarak doğar. Öleceğini öğrendikten sonda sahibi olduğu şirkete gittiğinde, müdürü doğum günü için arkadaşlarını çağırdığını haber verir. Doğum gününü çoktan unutmuş olan Ayfer acı acı gülümseyerek “Hatırladım… Bugün doğum günüm.” der.

Ayfer’in aslında ne kadar yalnız olduğu doğum günü sahnesinde iyice belli olur. Bu sahne aynı zamanda, yalnızlığımızı toplum içinde nasıl bastırdığımızı, nasıl görmezden geldiğimizi gösterir. Arkadaşları Ayfer’in doğum gününü kutlarken “İnşallah bin yıl yaşarsın”, “Güzel kadınlar hiç ölmemeli ve hiç yaşlanmamalı”, “Bence bir doğum gününde söylenecek en güzel söz ‘ölümsüz ol’ demektir”, “En uzun ömür seninki olsun” gibi dileklerde bulunurlar. Bu dileklerin hepsi de asla gerçekleşmeyecek şeylerdir. Arkadaşları Ayfer’in hastalığını bilmemektedir ama zaten herkes için eninde sonunda gerçekleşeceği besbelli bir kaçınılmazlığı görmezden gelerek söylenen bin yıl yaşam, sonsuz yaşam dileklerinin saçmalığı, ölüm ve yalnızlıktan nasıl zavallıca kaçmaya çalıştığımızı gözler önüne serer.

Doğduktan sonra yaşamımızın son bulacağını ilk fark ettiğimizde yaşadığımız bilinçaltı sarsıntı, bizi bu gerçekle baş etmek için çeşitli çareler aramaya yöneltir. Ayfer de öyle yapar. İlk olarak bir ruh doktoruna giderek kanserle, yani onu öldüren yeni bilgisiyle baş edebilmek için yardım ister. Ayfer, doktoru mesleğinden soğuttuğu ve aşağılık kompleksine soktuğu bu sahnede (“Önce bilinçaltı dünyanızı öğrenmem gerek” diyen doktora “Size sorduğum şeyin bilinçaltıyla falan bir ilgisi yok, bırakın bu klasik ruh doktoru sorularını” diye yanıt verir) ölümden korkmadığını ama içindeki katil olan kansere karşı cesur olmak istediğini söyler. Ölümü sonuç olarak görür ve asıl onu getirecek olan kadere karşı durmak ister. Kanser (yalnızlık ve ölüm bilgisi) onun ölümcül düşmanıdır, Ayfer’in kaderini belirlemiştir ve onu yok edecektir. Ama Ayfer bu korkuyla yaşamak istemez, onu cesurca, korkmadan, boyun eğmeden karşılamak ister. (Bu sahnede olduğu gibi Ayfer’in film boyunca yaptığı konuşmaların çoğu doğrudan Metin Erksan’ın laflarıdır. Erksan, Ayfer karakteriyle kendini konuşturur.)

sensiz-yasayamam-hulya-kocyigitAyfer evini, işini, arkadaşı olmayan arkadaşlarını bırakıp Kıbrıs’a gider. Kendinden başka müşterisi olmayan bir otele yerleşir. Odasından sahili izlerken iki sevgilinin sahilde dolaşmakta olduklarını görür ve pencereden dönüp kendi kendine sarılır. Yalnızlığından duyduğu acı bu sahneyle iyice belli olur. Film boyunca doğru dürüst kimse görülmez başka, görünenler de bu yapayalnız iç dünyadaki dikkat çekmeyen gölgelerden farksızdırlar. İstanbul’daki sahnelerde şehir ve kalabalık hiç görülmez. Ayfer’in gittiği iki doktor, şirketteki müdürü ve arkadaşları dışında kimse yakından gösterilmez. Kıbrıs’a gelince Ayfer’in iç dünyası iyice yalnızlaşmış olur ve tamamen kendiyle baş başa kalır. Kendi hayalet kasabasında tek başına dolaşır, hayalet otelindeki yemek salonunda tek başına yemek yer, şömine başında tek başına oturur. Salamis Harabelerini dolaşırken sanki içindeki ölümcül katilin yaşattığı korkuyu tekrar duyumsar. Yüzü olmayan heykellere, yalnızca sütunları ayakta kalmış yıkıntılara bakarken çaresizliği bu yıkıntılarla cisimleşir.

Ayfer ruh doktoruyla yaptığı görüşmede neden intihar etmediğini açıklamıştır: “Örneğin intihar düşüncesini ele alalım, neden kendimi öldürmüyorum? Çok yakın bir zamanda öleceğimi biliyorsam bu korkunç bekleyişe bir an önce son vermem gerek. Hayır, hiçbir zaman intihar etmeyi düşünmüyorum, şimdiki düşüncem hayatımı sonuna kadar yaşamak. İntihar içe dönük bir cinayettir. Ben bir cinayet işlemek istemiyorum. Bütün istediğim kanser denilen katile karşı cesur olabilmek.” Doktorun “Karışık ve çözülmesi güç bir soru” yanıtına ise “Hayır, bu sorunun cevabını kesin olarak bulacağım, ölümün hem kendi elimde, hem kendi elimde olmamasını istiyorum…” diye karşılık verir. Kıbrıs’ta geçirdiği birkaç gün sonunda ise bu cevabı bulur. Ayfer kaderini içindeki amansız katile değil, kendi kiraladığı bir katile bırakacaktır. İstanbul’daki bir çalışanını arayarak en iyi kiralık katili tutmasını ve yanına göndermesini ister. Ayfer böylece kaderini eline alır ve içindeki katili işlevsizleştirmiş olur. Ölümü kanser yüzünden olmayacak, o istediği zaman, kiraladığı katil tarafından gerçekleştirilecektir.

Kiralık katil Ahmet soğukkanlı ve iş prensiplerine son derece bağlı biridir. İfadesiz yüzü, sert bakışları, kısa ve duygusuz konuşmalarıyla kansere iyi bir rakiptir. Ayfer ona, bundan sonra yanından ayrılmayacağını ve o istediği zaman onu öldüreceğini söyler. Ahmet, Ayfer’in söylediği hiçbir şeyi sorgulamadan hepsini kabullenir ve aynı Ayfer’in içindeki katil gibi sürekli onunla birlikte kalır, nereye giderse o da gider, ne yaparsa o da yapar.

Bu süreçte, katil ve kurbanı kaçınılmaz olarak yakınlaşmaya başlarlar. Ayfer giderek katilini tanımak ister, ona durmadan sorular sorar. Magosa Kalesi’nde Othello’nun öyküsünü anlattıktan sonra Ahmet’e “Sen hiç sevdin mi” “Sevdiğin kadın ihanet etse onu öldürür müsün”, “Sevdiğin bir kadın var mı”, “Kurbanlarının arasında hiç kadın var mıydı”, “Kadınları sever misin yoksa düşman mısın” gibi cevap alamadığı sorular sorar. Ahmet’e aşık olmuştur ve ondan da aynısını bekler hale gelmiştir.

Ahmet başta bu yaklaşımlara hiç yüz vermez görünür ama onun da Ayfer’i sevdiği, bir akşam otelin diskosunda geçen sahnede belli olur. Diskoda konu mankeni iki kişi dans etmektedir. Biri Ahmet’in yanına gelerek Ayfer’le dans etmek istediğini söyler, onun karısı veya sevgilisi olduğunu düşünmüştür. Ayfer ne diyecek acaba diye Ahmet’e bakar ama Ahmet duygusuzca “Kendisine sorun” der. Ayfer kalkıp onunla dans ederken dayanamayıp başını o yöne çevirir. Bakışlarıyla Ayfer’i sevdiğini bize itiraf etmiş olur. Ertesi gün atış talimi yapacağını söyleyince Ayfer de onunla gelmek ister. Ahmet, sahilde elleri olmayan giysisiz bir mankene üst üste ateş ederek yüzünü delik deşik eder. Ayfer bu sahnede yıkıntılarda gördüğü yüzsüz heykeli tekrar görmüş gibi olur. Kurşunlarla yok edilen yüz, kendi geleceğidir. Ayfer de mankene ateş etmek istediğini söyler. Ahmet ona nasıl nişan alınacağını gösterirken daha fazla profesyonel kalamaz ve Ayfer’e sarılır.

Katil ve kurban aşık olmuştur. Birlikte bu aşkı doya doya yaşadıkları ve çok mutlu oldukları zamanlar geçirirler. Ayfer içindeki katilini unutmuştur ama o katil Ayfer’i unutmamıştır. Bir akşam odasına döndüğünde ilk darbeyi alır, acı içinde kıvranarak kendini duvardan duvara vurur. Rüyadan uyanmıştır. İçindeki katilini alt etmek için kiraladığı diğer katile aşık olup görevinden uzaklaştırarak yine yenilmeye başladığını görür. Gerçeğin tokadını yiyince kendine gelir ve Ahmet’ten anlaştıkları gibi kendini öldürmesini ister. Ahmet onun kesin isteği karşısında profesyonelliğine geri döner ve Ayfer’i hiç beklemediği anda öldürmek üzere harekete geçer. Ama aslında Ayfer bunu hiç istemez, içten içe, aşık olduğu adamın artık onu öldüremeyeceğini düşünmüştür: “Cellatla kurbanı arasındaki sevişmede gerçekten bir başka güzellik var. Dünyada kaç kurban celladıyla sevişmiştir, herhalde çok az. Bir kitapta okumuştum, cellatla kurban arasında duygusal bir bağ olurmuş.” Ayfer bu sözlerle gerçek aşkı tanımlar, Ahmet’in aşkını sınamak dile getirmediği amacıdır. Ahmet tepki vermeyince ona kızar: “Taş gibi, heykel gibi bir adamsın, kendimi öldürtmek için tam adamını bulmuşum!”

Bunun üzerine gergin bekleyiş başlar, Ahmet bu sefer uzaktan Ayfer’i takip eder durur. Ayfer birlikte yaşadıkları şeylere rağmen Ahmet’in onu öldürecek olmasını hazmedemez. “Neden ölmek istediğimi hiç merak etmedin mi?” sorusuna hayır yanıtını alınca “Hiç merak etmedin demek… müthiş bişey bu! Sen… sen insan bile değilsin. Acaba sen canlı mısın, bi hayvan bi bitki bile değilsin!” diyerek aralarındaki “ne olursa olsun, yalvarsam da, kaçsam da, daha fazla para teklif etsem de beni öldüreceksin” anlaşmasına son vermek ister. Ama Ahmet’in işindeki prensiplerine bağlılığı korkunç düzeydedir: “Ben mesleğimi yapıyorum. Anlaştığımız gibi sizi öldüreceğim.” Ayfer’in kaçmaktan başka çaresi kalmaz ama Ahmet onu yakalar ve vurmaya yeltenir. Yapamaz… “Seni seviyorum, sana aşığım” diyerek silahını indirir. Ahmet artık katil değil kurban olmuştur. Ayfer onun aşkının gerçekliğini görmüş olur. Böylece Ayfer’in kendi içindeki katile rakip bulma çözümü başarısız olmuş görünür ama aslında tek çözüme kavuşmuştur: Aşk. İki insanın “bir” olması ölümcül yalnızlığın tek çözümüdür. Fakat büyük aşklar iki tarafın da birlikte olmayı amaçladığı ama birlikteyken de birbirlerini öldürdükleri, hem yıkıcı hem doğurucu ilişkilerdir…

İkisi tekrar mutlu günlerine devam ederler. Ayfer coşkuyla “Hiç ölmemek istiyorum artık, hep yaşamak, sonsuza kadar… yüzlerce, binlerce yıl seninle yaşamak…” diyerek doğum günündeki boş dilekleri bu kez kendi kendine diler hale gelir. Evlendikleri gece baygınlıkla sonuçlanan bir sancı nöbeti daha geçirince Ahmet gerçeği öğrenir. Ayfer’in içinde bir katil daha vardır ve hiç de ona âşık olup cellatlıktan vazgeçecek gibi değildir. Ayfer ve Ahmet artık bir olduklarına göre, kanser Ahmet’i de öldürecektir. Soğukkanlı, sert bakışlı, çelik suratlı Ahmet, Ayfer kadar bile dayanamaz. Ayfer’in ilk ve daimi katili, Ahmet’i de derinden yakalar ve hızla öldürmeye başlar. Ahmet aşkının yakında öleceğini kabullenemez, “Sensiz yaşayamam” dedikçe, Ayfer’e onun da ölmek üzere olduğunu, aynı kansere yakalandığını haber vermiş olur. Ayfer’i öldürecek olan adam şimdi “Seni yaşatacağım, yaşaman lazım!” der hale gelmiştir. Ayfer yoksa Ahmet de yok olacaktır: “Beni bu dünyada yapayalnız bırakamazsın, ben sensiz yaşayamam.” (Bu sözler doğrudan, Metin Erksan’ın bu filmden on yıl önce çektiği Ölmeyen Aşk filminin sonunda, Ali’nin ölmek üzere olan Yıldız’a söylediği “Ölemezsin, ölmeyeceksin! Beni bu yeryüzünde yalnız bırakamazsın!” sözlerini anımsatır.)

Ayfer kendi çektiği acıları bildiğinden, onu yalnızlıktan kurtarmış olan bu adamın, aşık olduğu katilinin aynı acıları çekeceği düşüncesine dayanamaz ve seyircileri şoka uğratan son sahnede Ahmet’i üç el ateş ederek vurur. “Ben öldükten sonra bu dünyada tek başına kalmana dayanamazdım” diye ağlayarak, ölmek üzere olan Ahmet’e sarılır. Ahmet “Şimdi bana aşık olduğuna inandım… Sensiz yaşayamam” der ve can verir. Film sonlanır.

Metin Erksan yine aklın hayalin almayacağı kadar büyük bir aşkın öyküsünü sunmuştur bu filmde. Öyle bir aşk ki, Ayfer aşığını o öldükten sonra acı çekmesin diye öldürerek katil olur. En başta intihar edemeyen, kendini öldüremeyen, bunun bir cinayet olacağını söyleyen Ayfer aşkla birlikte hem cinayet işler hem intihar eder. Ahmet’i öldürmek, Ayfer’in de intihar etmesi demektir. Metin Erksan; Acı Hayat, Sevmek Zamanı, Ölmeyen Aşk gibi filmlerinden sonra aşkın en vurucu, en yakıcı, en delice hallerinden birini daha yine Türk Sinemasında görülmemiş bir şekilde görselleştirir. Filmin başından sonuna kadar Ayfer’in yalnızlığının ve ölümle imtihanının içinde kalırız. Her çekim, her açı bu öğeleri vurgular. Tek kalabalık sahne olan düğün sahnesinde bile Ayfer ve Ahmet’i diğer oynayıp eğlenen insanlarla birlikte düşünemeyiz. Zaten yalnızca iki başrol oyuncusunu takip ettiğimiz filmde, Ahmet karakteri de pek konuşkan olmadığından, Türk Sinemasının en sessiz filmlerinden biri çıkmıştır ortaya. Metin Erksan TV için çektiği Beş Hikaye filmlerinde de kullandığı çekim anlayışını bu filmde de sürdürür. Ama bu görselleştirme ne kadar başarılmıştır?

Ahmet ve Ayfer’in birbirlerine olan delice aşklarını sonlara doğru tam olarak duyumsamak pek mümkün olmaz. Ahmet’in, Ayfer’in öleceğini duyunca yaşadığı yıkım yalnızca sokaklarda üzgünce yürümek, uzaklara bakarak gözyaşı dökmek ve onsuz yaşayamayacağını söylemek şeklinde verilir. Aynı şekilde Ayfer’in bunu görünce, Ahmet’in çektiği acılarla kahrolması da ona acı içinde sarılıp teskin etmeye çalışmasıyla gösterilir. Üstün sinemasal anlatımlarla başlayan ve uzun süre öyle devam eden filmde “Sensiz yaşayamam” ifadesi sona doğru yalnızca bir söyleyiş olarak kalır. Film Erksan’ın önceki muhteşem aşk filmlerine eklenecek bir başka zirve olabilecekken bu tam olarak gerçekleşmemiştir.

Metin Erksan Sensiz Yaşayamam filmi için -Ölmeyen Aşk filmi için de dediği gibi- “Yarım yamalak kalan bir film” ifadesini kullanmıştı. “O filmi tam çekemedik. Hülya’nın [Koçyiğit] bir kontratı vardı, Ankara’ya gidecekti, şarkı söylüyordu Hülya o sırada. Şarkı söylemeye Ankara’ya gitti gazinoya, çekimler durdu. O film tamamlanmamış bir filmdir.”[i]

İşte bu sözler Türk Sinemasının 70’lerde yaşadığı yıkımı tek başına özetler. O yıkım ki Ayfer’in içindeki kanser gibi Türk Sinemasını içten içe yiyip bitirmiş, Metin Erksan’ın -son olmak zorunda kalan- filmini bile tamamlamasına engel olmuş, bir daha sinema filmi çekememesini sağlamıştır. “[Sensiz Yaşayamam] benim sinema yapmak istemeyişimin nedenlerinden biridir.”

Atilla Dorsay, Sensiz Yaşayamam ile ilgili yazısında “Koçyiğit’in, Meral Taygun’un nefis seslendirmesi ile de desteklenen birinci sınıf oyunu bu sanatçının güzelliğinin ve sanatının doruğunda iken perdeden niye bu denli uzak kaldığı sorusunu akla getiriyor.”[ii] diye merak etmişti. Yanıtını Hülya Koçyiğit kendisi versin: “1970-1980 yılları arasında seks filmlerinde büyük bir artış görüldü. Halk melodramlardan uzaklaşmıştı. Sokakta zaten terör vardı. (…) Aileler çoluk çocuk bir arada sinemaya gitmeyi alışkındı ama artık sinemaya gitmeye korkar olmuştu insanlar. Sinema salonlarını basarlardı. Seslerini duyurmak için her yolu denerlerdi. Sinemada yaşanan bu eksiklik elbette sinemacıların yeni yollar aramasına gebeydi. Sokaktaki adama günübirlik film yapmaya karar verdiler. Seks filmleri böyle doğdu. O dönem bizler için çok zor bir dönemdi. (…) Ender kişiler hariç herkes sahneye çıktı o dönem. Çevremde birçok kişi de sahneye çıkayım diye baskı yaptı. Sesim ve müzik bilgim vardı en azından. Yaşayabilmek, popüleritemi koruyabilmek, istediğim filmleri çekebilmek için paraya ihtiyacım vardı. Açıkçası sahneye çıkmam için de hiç duymadığım, bir arada görmediğim bir para teklif ettiler. O zaman ben de sahneye çıktım.”[iii]

Hülya Koçyiğit’in Sensiz Yaşayamam setinden, gazinoda şarkı söylemek için ayrılması ve filmin tamamlanamaması, Türk Sinemasının o zaman içinde bulunduğu durumu en iyi özetleyen olaylardan biri olmuştur. Suyunun suyu melodram silsilesinin artık rağbet görmemesi, ülkedeki gelişmelere hazırlıklı olamayan sektör, iyice ucuzlaşan, kadınları ve çocukları yok sayan bir sinemaya yönelme ahmaklığı, bu ucuzluğa bulaşmak istemeyip işsiz kalan oyuncuların şarkıcılığa-türkücülüğe başlaması… Sensiz Yaşayamam’ın olduğu gibi Türk Sinemasının da tamamlanmasını engelleyen etmenler…

İlk filmini 1952’de çeken Metin Erksan, son filmini 1977’de gerçekleştirdi. Bu 25 yıllık süre içinde Türk Sinemasının yüz akı yapımlarına imza attı. Hayata veda edene kadar geçen sonraki 35 yıl boyunca ise hiç film çekmedi. Türk Sinemasının tartışmasız en iyi ve özgün filmlerini çeken bir sanatçı, 35 yıl boyunca sinemaya yalnızca öğretim görevlisi olarak ve gazete-dergi yazılarıyla hizmet edebildi. Türk Sineması için daha korkunç bir kayıp olabilir mi? Ürettikleriyle sinemamızda çığır açan, eserleri defalarca başka yapımlara örnek teşkil eden, Türk Sinemasının bugün bir saygınlığı varsa bunda en önce ve en büyük katkıları sağlamış olan büyük bir sanatçının tam 35 yıl boyunca film çekememesi, sinemamızın en büyük utancı sayılmalıdır.

Metin Erksan’ın bu filmden sonra sinemaya küstüğüne dair bazı söylemler görürsünüz. Tamamen yanlış bir çıkarımdır bu. Onun sinemaya küstüğünü söylemek, hem sanatını hem düşüncelerini hiç bilmemek, hiç anlamamış olmak anlamına gelir. Var olması için savaş vermiş ve hayatını adamış biri, Türk Sinemasına nasıl küsebilir? Koşullar imkan vermeyince film çekmediyse de her zaman çok sevdi ve sinemamıza filmler dışında katkı vermeye devam etti. Senaryolar yazdı, yazılar yazdı, dersler verdi, fikirler üretti, pek çok sanatçıya destek oldu. Ama son filmini tam olarak gerçekleştirme fırsatı bile bulamadığı gibi diğer “son filmlerinin” de hiçbirini gerçekleştiremedi. Bazılarından haberdar olduğumuz, çekilmeye hazır olanlar da dahil yüzlerce olduğunu söylediği film tasarılarının hepsi de tasarı olarak kaldı.

Metin Erksan son yıllarında, konuşmalarında sık sık Michelangelo’nun ölüm döşeğinde söylediği bir sözü dile getiriyordu: “Resim yapmayı şimdi öğrendim, ama şimdi de ölüyorum…”[iv] Sensiz Yaşayamam’da Ayfer’in yaşadıkları, trajik bir şekilde Metin Erksan için de gerçekleşmiş oldu. O da Ayfer’in, hayatının son zamanlarında aşkı bulmuşken ölüyor olması gibi, film çekmeyi öğrenmişken artık ölüyordu. Metin Erksan 25 yıl boyunca film çekmeyi öğrenirken bize başyapıtlar vermişti. Bu sürenin nerdeyse bir buçuk katı bir süre boyunca verebileceklerinden yoksun kalan bir sinemaya ne demeli? İttire kaktıra, bilinçsizce, bilgisizce, düşüncesizce, “küçük adam” kurnazlıklarıyla, günü kurtarmak dışında bir amaç taşımadan ayakta tutulmaya çalışılan bir sinemadan belki de daha fazla şeyler beklemek yanlış olur. Sağlam temelli bir sektörün oluşturulamadığı bir ortamda; sinema sevgisiyle, sinema tutkusuyla, çok büyük özverilerle yapılan filmlerimizi öpüp de başa koymalı. Ama bir ülke sineması, yalnızca bireysel sevgi ve tutkularla var olamaz. Yalnızca halkın sevgisine güvenmek de onu ayakta tutamaz çünkü sevmediği zaman o sinemayı yerin dibine gömüvermiştir. Bu gömütün içinde Metin Erksan gibi sanatçılar da kaldı. Öncü bir sinemacı yıllarca bir köşede bekledi durdu. Oysa ona filmler yaptırmak için yarışan, sanat anlayışından, bilgisinden, görgüsünden sonuna kadar faydalanmaya çalışan bir sektörün var olması gerekirdi.

Ne yazık ki Metin Erksan’ın son filmi diye bir şey yoktur, çünkü o film hiçbir zaman çekilememiştir.

Öteki Sinema için yazan: Murat Kirisci

[i] Yer Gösterici, Eylül 2012

[ii] Cumhuriyet, 21 Aralık 1979

[iii] Film Gibi Yaşadım, Feyzan Ersinan, 2004

[iv] Bir Yudum İnsan, CNN Türk yayını, 23.03.2006

Yazar hakkında: Murat Kirisci

1979 yılında Aydın’da doğdu. İstanbul Üniversitesi Radyo-TV Bölümünü birincilikle bitirdikten sonra Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Sinema-TV bölümünden 2008 yılında mezun oldu. 2000 yılında ilk kısa filmi olan “Bebek”le Altın Portakal Jüri Ödülü ve Seyirci Ödüllerini kazandı. 2006’da ilk 3D animasyon filmi olan “Gazap”, IAF İstanbul Uluslararası Animasyon Festivali Jüri Ödülü ve Yıldız Kısa Film Festivali En İyi Animasyon Film ödüllerini aldı. Senaryo ve yönetmenlik çalışmalarının yanında 2013’ten beri Öteki Sinema’da sinema üzerine yazılar yazıyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir