Metin Erksan’ın Hicran Yarası

“En sevdiğim filmim Hicran Yarası’dır…”

4 Eylül 1973 gece yarısı, Devlet Güzel Sanatlar Akademisinin geçici olarak kiralamış olduğu Fındıklı’daki Genel Sigorta binasının 1. katında bulunan Türk Sineması Film Arşivinde bir yangın çıktı. Bu yangında, arşivde bulunan yüzden fazla film yanarak, kavrularak veya itfaiyenin müdahalesi sırasında sıktığı sulardan zarar görerek yok oldu. Yanan filmlerden bazıları pozitif kopyalardan yararlanılarak veya yurt dışından kopyaları bulunup getirilerek kurtarıldı. Çoğu film ise ne yazık ki bu şansa sahip olamayıp tarihe karıştı. O gece son kez alevlerin izlediği filmlerden biri de Metin Erksan’ın Hicran Yarası’ydı…

Öteki Sinema için yazan: Murat Kirisci

hicran_yarasi_1959Metin Erksan pek çok röportajında, yaptığı filmler içinde en çok hangisini sevdiği sorulduğunda hep “Hicran Yarası” cevabını vermiştir. 2014 yılında seyirci oylarıyla Türk Sinemasının en iyi filmi seçilen Susuz Yaz; efsanesi uzun yıllar dilden dile dolaşmış ve bugün en beğenilen filmlerinden biri olan Sevmek Zamanı; örneğin hem seyircilerin büyük ilgisiyle karşılaşmış hem eleştirmenlerin beğenisini kazanmış Acı Hayat, Yılanların Öcü gibi filmleri değil de neden Hicran Yarası’nı seçmiştir? Bu sorunun yanıtını araştırmadan önce Hicran Yarası’nı biraz tanımaya çalışalım.

Metin Erksan, Hicran Yarası filmini Dokuz Dağın Efesi filmiyle birlikte aynı yıl içinde çekmişti. Daha önceki filmlerinin günü kurtaran başarısının aksine, 1959 Ocak ayında gösterime giren bu iki film o yılın en çok izlenen filmleri olmuşlardı. Hicran Yarası’nda zamanın modasına uygun şarkılar, danslar bolca bulunuyordu. Bir sokak şarkıcısını canlandıran Sadri Alışık’ın filmde söylediği şarkılar yine çok sevilen bir sanatçı olan Abdullah Yüce tarafından seslendirilmişti. Filmin senaryo yazarı için kaynaklarda farklı bilgiler vardır. Bazılarında Metin Erksan, bazılarında İsmail Avşar, bazılarında ise her iki isim de verilmektedir. Filmin jeneriğinde büyük olasılıkla İsmail Avşar yazıyordu. Özkan Taner eleştiri yazısının başındaki künyede senarist olarak bu isme yer vermiştir. Muhtemelen bu bir takma isimdi, kayıtlarda başka bir çalışmasından bahsedilmiyor. İlk filmi hariç Atlas Film bünyesinde çektiği tüm filmlerinin senaryosuna imza atmış olan Metin Erksan, yine bir Atlas Film yapımı olan Hicran Yarası’nı da kendi yazmış olmalıdır.

Peki, bu film ne anlatıyordu, öyküsü neydi? Filmin; bazı kaynaklardaki kısa özetlerden, film yayınlandığı zamanki eleştiri yazılarından ve Metin Erksan’ın anlatımlarından yararlanarak oluşturduğum öyküsü aşağıdaki gibidir:

Ali, sokaklarda gezip şarkılar söyleyerek geçimini sürdüren bir sokak şarkıcısıdır. Üç küçük arkadaşı ile beraber bir ge­cekonduda yaşar, onlarla bera­ber mahallelerde şarkı sözlerinin yazılı olduğu kağıtları sata­rak para kazanırlar. Ali şarkı söylerken yanındaki üç çocuktan biri keman, biri klarnet, biri de darbuka çalar. Ali’nin yaşadığı mahallede komşusu olan Şükran adlı sevdiği bir kız vardır. Ali penceresinin altına gidip ona serenatlar yapar. Film, Ali’nin Şükran’a bir mektup yazıp onu bir parka davet etmesiyle başlar. Kız da Ali’yi sevmektedir ve bu davete koşarak gider, gizli aşk ve el ele gezmeler başlar.

Birlikte sinemaya, bir Hint filmine giderler. Sinemada bir dansözün göbek dansı sahnesini izlemelerini görürüz. (Bu sahnede doğrudan Hint filminden bir parça kurguya eklenmiştir.) Ali ve sevgilisi yakında evlenmeye karar vermişlerdir ama yoksulluklarından ötürü gelecek kaygısı taşımaktadırlar. Sokak şarkıcılığı gelecek vadeden bir meslek olmadığından ümitsizliğe düşerler.

Tam o günlerde Ali’nin yolu zengin bir semte düşer ve orada Belkıs adlı bir dul, Ali’nin sesini işitip onu hemen içeri alır. Belkıs Hanım piyano da çalan, müziğe düşkün biridir ve Ali’nin sesini çok beğenmiştir. Onu kısa sürede ünlü yapacak üstat dostlara sahiptir. Ali ünlü olup yoksulluktan kurtulacağı ve sevgilisiyle evlenebileceği için sevinir. Belkıs Hanım ise sevgilisini henüz sepetlemişken karşılaştığı Ali’den hoşlanmıştır ve onu baştan çıkarmaya uğraşır. (Baştan çıkarma sahnelerinde ne olup bittiğini bilemiyoruz ama herhalde Ali çok şiddetli bir tepki vermiyor olsa gerek, belki de nezaketle reddediyordu.) Ali böylece ünlü bir şarkıcı olacağı umuduyla sık sık Belkıs Hanım’ın evine gitmeye ve sahneye çıkmak üzere çalışmalara başlar. Ama Belkıs Hanım’ın, Ali’nin geleceği bir gün evine birden fazla misafir (dört kişi?) davet etmesi Ali’yi çileden çıkarır ve vurur kapıyı gider. (Eleştiri yazılarından birine göre Ali’nin neden böyle bir tepki verdiği filmi izleyenlerce de kolay anlaşılmamış gibi görünüyor.)

Aynı mahallede oturan ve Ali’yi seven bir de Özcan adlı bir dansöz vardır. (Özcan bu sevgisini ya açığa çıkarmıyordu ya da Ali ona yüz vermemekteydi.) Filmde birkaç sahnede bu dansözün dansları görülür. (Dansöz karakterin öyküye nasıl dahil olduğu tam belli değil ama herhalde Ali’ye olan sevgisi, kaldığı zor durumlarda ona yardımcı olmasını sağlıyor diye düşünebiliriz. Buna rağmen bir eleştiride dansöz karakterinin dans etmekten ve böylece seyirci çekecek bir öğe olmasından başka bir işlevi olmadığı söyleniyor.) Ali, Belkıs Hanım’ın evinden ayrıldıktan sonra zor durumda kalır ve dansöz Özcan’ın aracılığıyla, onun çalıştığı gazinoda şarkı söylemeye başlar. Ama bir gece sarhoş bir müşteri, Ali’nin söylediği gazelden hoşlanmayınca çıngar çıkar, böylece Ali bu işten de vazgeçer.

Neyse ki ertesi gün Belkıs Hanım çıkagelir, yaptığına pişmandır. Ali’den çalışmalarına devam etmesini ister. Ali kabul eder ama bir ihtarda bulunur, Belkıs Hanım’a “Unutma ki bizim de gururumuz vardır.” der. (Belkıs Hanım’ın evindeki çalışmayı terk ettiği sahnede, gelen misafirler onunla alay etmiş veya gururunu incitecek davranışlar sergilemiş olmalı.) Ali tekrar Belkıs Hanım’ın evi­ne döner ama bir türlü birbirleriyle geçinemezler. Bir gece yaptıkları şiddetli bir kavgadan sonra Ali yine Belkıs Hanım’ı bırakır gider. (Bu sahnelerdeki sürtüşmelerin, Belkıs Hanım’ın Ali’ye ilanı aşk etmesi veya baştan çıkarmaya yeltenmesinden kaynaklandığı düşünülebilir.)

Ali onu terk edince Belkıs Hanım eski sevgilisini çağırır, ona “Bu gece son defa senin olacağım. Hadi gel.” der. Sevgilisi geldiğinde Belkıs Hanım mayosunu giyerek yüzme havuzuna gider, eski sevgilisi de arkasından. Ama havuzda yaşanan bir tartışmadan sonra adam Belkıs Hanım’ı (boğarak olsa gerek) öldürür ve kaçar. (Bazı kaynaklarda ise Belkıs Hanım’ın, eski sevgilisinin kolları arasında intihar ettiği belirtiliyor. İntihar etmek için eski sevgilinin çağrılması mantığa uymaz. “Bu gece son defa senin olacağım” demesi intihar seçeneğini desteklemekle birlikte, olayın cinayet olması dramatik yapı bakımından daha akla yatkındır.)

Belkıs Hanım’ın ölümü Ali’nin üzerine yıkılır. (Evden onunla kavga ederek ayrılması kanıt sayılmış olmalı.) Böylece Ali cinayet suçlamasıyla tutuklanıp hapse atılır. Sevgilisi Şükran perişan olur, vereme yakalanır. Ali’den haber getirenleri geri çevirir. Ailevi duru­mu da bozulunca (maddi nedenler?) annesinin zoruyla, mahallenin kasabıyla evlendirilir. Fakat bu arada suçsuz olduğu anlaşılan Ali hapishaneden tahli­ye edilmiştir. Çıkar çıkmaz ona koşar ama ancak Şükran’ın düğününe yetişebilir. Yaşadığı acılardan dolayı kendini içkiye vurur. Ali sevgilisini kay­bettiği için derbeder dolaşırken kasap da Şükran’ın soğuk halle­rinden şikâyet etmektedir. Bu arada kızın veremi giderek ilerlemiştir. Niha­yet kasap, karısının verem oldu­ğunu anlayınca acımasızca davranarak ondan boşanır. O gün­lerde annesini de kaybeden genç kız Sirkeci Rıhtımı’ndan denize atlayarak intihar eder. Fakat Şükran’ı kurtarıp Heybeliada Sanatoryumu’na yatırı­rlar. Bu esnada Ali artık buralarda yaşayamayacağını anlamış ve memleketi terk etmeye karar vermiştir. Birlikte yaşadığı üç küçük arkadaşı ise İstanbul’u altüst edip Ali’nin sev­gilisini sanatoryumda bulurlar. (Burada da herhalde kıza gerçekleri açıklayıp Ali’nin suçsuz olduğunu anlatmış olmalılar.) Ali yaşadığı yeri terk etmek üzere evden çıkarken birden karşısında Şükran’ı bulur. Sanatoryumdan kaçıp yarı baygın halde Ali’ye gelmiştir. Şükran ve Ali kavuşmuştur, iki genç birbirlerinin kolları arasında gü­lüşürlerken film biter.

Filmde olup bitenler –aktarılanlara göre- aşağı yukarı böyle, ama Metin Erksan’ın filmi nasıl çektiğini, kamera açılarını, resimlerini, karakterleri işleyişini, kurgusunu, aktarılmamış sahnelerde neler olduğunu yani anlatım yapısıyla ilgili diğer ayrıntıları bilemiyoruz. Hicran Yarası’yla ilgili kaydedilen ilginç bir özellik de yaklaşık 135 dakika uzunluğunda olmasıdır. Bazı kaynaklarda daha olağan gibi gözüken 95 dakika bilgisi de var ama filmi izledikten hemen sonra hakkında yazmış olan Tuncan Okan “135 dakika (takriben)” diye aktarıp yazı içinde “iki buçuk saat kadar” ifadesini kullanıyor. Bu o zamanki film sürelerinin çok üstündedir. Eğer öyleyse Hicran Yarası, Metin Erksan’ın en uzun filmidir.

“Bu filmin çekimine ayrı bir özen göstermiştim. Gösterildiği yılın en çok izlenen, en çok hasılat yapan filmiydi.” Yönetmenin ayrı bir özen gösterdiği film çok izlenmişti ama gazete ve dergilerde filmi yorumlayanlar böyle bir özen görememişlerdi. Milliyet’teki köşesinde filmleri 4 yıldız üzerinden değerlendiren Tuncan Okan, Hicran Yarası’na içi boş yıldız, yani 4 üzerinden 0 veriyordu:

“Erksan’ın bu hafta gösterilen ‘Hicran Yara­sı’ adlı filmi kendisine ümit bağ­layanları hayal kırıklığına uğra­tıyor. Bu defa ucuz melodram kalıpları içinde içli bir aşk hikâyesi anlatan Erksan, iki buçuk saat kadar seyirciyi bunaltmaktan başka bir iş yapmıyor. Atlas Film’in parlak fikirli senaryocu­sunun yılan hikayesinden farksız senaryosu genç rejisörü adeta ba­tağa saplamış.” diye giriş yaptıktan sonra filmin öyküsünü anlatmaya girişiyor ve sonunda “…Ve seyirciler bu manasızlıklar zinci­rini burada kesebildiği için Metin Erksan’a nasıl teşekkür edecekle­rini bilemiyorlar!” diye bitiriyordu.[i]

Sinema-Tiyatro dergisinde çıkan yazısında Özkan Taner de filmi oldukça kötülüyordu: “Ben hiç sokaklarda şarkı söyleyerek gezip aile kızlarını ayartan ince bıyıklı, ütülü pantolonlu sokak şarkıcısı görmedim. Siz de görmemişsinizdir. Metin Erksan Hicran Yarası filminde böyle bir sokak şarkıcısının hikâyesini anlatıyor.” diyerek filmin kostüm ve makyaj yapısı hakkında bir yorumda bulunduktan sonra öyküyü aktarıyor. Arada filmdeki, sinemada izlenen Hint filmindeki göbek sahnesinin bol bol gösterilmesinin anlamsızlığından dem vurup Özcan Tekgül’ün dans sahnelerinden şikâyet ediyor. Sondaki genel değerlendirmesindeki ifadeleri de şöyle: “Hikâye, hiçbir yönden akla yatkınlığı ol­mayan kişi ve olaylarla dolu. Bir süre şarkı söyleniyor, bir süre dans ediliyor, bir süre de Hint filmi gösteriliyor. Geriye kalan ise bir­kaç argo cümle… Filmin hikâyesi, akıl kurallarına değil de başka şeylere önem verilerek kurulmuş. Örneğin, bir erkekle yatmak isteyen kadının gidip havuza girmesi, Ali’nin gittiği yerde bir değil de beş kişi var diye yüz geri etmesi, kızcağızın yarı baygın, gecelikle Heybeliada’dan Ali’nin kapısına çıkıp gelmesi insanı sadece güldürüyor. Filmdeki kişilerin ve aksiyonların da çoğu gereksiz… Örneğin, dansöz Özcan’ın iki de bir çıkıp dans etmekten başka hiçbir rolü yok filmde. Filmin değil de ancak yapımcının mali ihtiyaçları ile varlığı açıklanabilecek bir kişi. Fotoğraflar, özellikle stüdyo çalışmalarında ya fazla aydınlık ya fazla karanlık. Gözleri rahatsız ediyor. Oyuncular, ya filmde hiç yeri olmayan, ya da dünya yüzünde nesli tükenmiş kişileri vermeye çalıştıklarından ne yapacaklarını şaşırmışlar. Diyeceğim, yılın en yerilecek bir iki filminden biri olmuş Hicran Yarası.”[ii]

Giovanni Scognamillo, kitabında filmden üstün körü bahseder: “Hicran Yarası hiç kuşkusuz Erksan’ın çok kişisel bir çalışmasıdır, tür olarak melodramdır, yönetmenin, sokak şarkıcısı, veremli kız, dansöz üçlüsü, filmdeki şarkılar, duygusallıkla türün dilbilimsel kökenlerine indiği melodik bir dramdır. Erksan güveniyor bu konuya, ihtimal seviyor da, ayrıntılarını izliyor, fakat derinleştiremiyor, çoğu kez kalıbı aşamıyor.”[iii]

Film hakkında olumlu bir şey yazan olmamıştı ama seyirciler filmi sevmişti. Herhalde Erksan’ın o yıllarda seyircilerin perdede hoşuna giden şeyleri düşünüp oluşturarak ortaya çıkardığı eserdeki melodram, şarkılar, danslar seyirciyi eğlendirmiş olmalıydı. Yine de Metin Erksan’ın, hem seyircilerin çok sevdiği, hem eleştirmenlerin iyi diye andığı sonraki pek çok başyapıt düzeyindeki filmi dururken, Hicran Yarası’nı en sevdiği film olarak anması dikkat çekicidir.

Metin Erksan’ın kendisinin de pek çok kez dile getirdiği üzere, sinemasal anlatımlarında en çok öne çıkardığı konular, sahiplenme olgusu, uçlarda yaşanan ölümcül aşklar, son dönemlerinde yönelmiş olduğu fantastik anlatım biçimleri içinde verilen yine tutku, öfke, görkem dolu duygular ve dramlardır. Hicran Yarası, Metin Erksan’ın melodram yapısı içinde tutkulu aşkı işlediği ilk filmidir. Ama bu tutkunun kara sevda boyutu ne düzeydeydi? Ali, bildiğimiz kadarıyla hapisten çıkıp sevgilisinin başkasıyla evlendiğini görünce kendini içkiye vuruyor ve yaşadığı şehri terk etmeye yelteniyor o kadar(!) Metin Erksan’ın daha sonra çekeceği Acı Hayat, Sevmek Zamanı, Ölmeyen Aşk, Kuyu gibi yapımlardaki deliliğe varan aşklar düşünüldüğünde herhalde Hicran Yarası’ndaki aşk daha bilindik kalıyordu.

Filmde sınıf farkından doğan eleştirel anlatımlar olması da muhtemeldir. Burada da Acı Hayat’ta olduğu gibi, yoksulluk yüzünden evlenme sıkıntısı çeken bir çift söz konusudur. Ali’nin gecekondusunda birlikte yaşadığı üç müzisyen çocuk da bir başka merak konusu ayrıntıdır. Bu çocuklar kimdi ve neden Ali’yle birlikteydiler? Belki de şarkıcı Ali’nin üç küçük müzisyen arkadaşı filme masalsı anlatımı desteklemek üzere eklenmişti. (Metin Erksan bir önceki yıl çekilen Üç Arkadaş filminin senaryosunu yazan kişilerden biriydi.) Filmle ilgili asıl yakınma konularından biri olan dansöz karakter ve göbek sahnelerinin çokluğu veya uzunluğu bezdirici düzeyde olabilir ve belki dendiği gibi yapımcının önerisi veya dayatması söz konusudur. Filmin gazetedeki ilanlarında oyuncuların isimlerinden daha büyük harflerle, “Özcan Tekgül ve Dansları, Bestekâr Abdullah Yüce’nin okuduğu şarkılar” ifadeleri yer alıyordu.

Tabi ki filmle ilgili dikkat çeken asıl özellik, İstanbul’da sokak sokak gezip şarkı söyleyen, pencerelerde onu dinleyen insanlara şarkı sözlerinin yazılı olduğu kâğıtları satan bir başkaraktere sahip olmasıdır. Metin Erksan o sıralarda çok sevilen şarkılı filmlerden birini yapmaya girişirken bunu kültürel bir öğeyi kullanarak yapmıştı. Bugün o yıllardaki sokak şarkıcılarıyla ilgili herhangi bir kaynak bulmak bile çok zordur. Eğer film günümüze ulaşabilseydi, bu kültürün nasıl yansıtıldığını görme fırsatımız da olacaktı. Hemen dikkat çeken bir başka olgu da “sokaklar”dır. Öykünün yapısı gereği sokak sokak gezen başkarakteri izleyen kamera, herhalde o yıllardaki İstanbul’la ilgili eşsiz değerde görüntüler kaydetmişti…

Öykünün genel yapısına baktığımızda ise “en çok sevilecek” bir konu görmek zordur. Evlenme hayalleri kuran iki sevgili yoksullukla baş etmenin yolunu ararlar ama bu çaba sırasında ayrı düşüp acılar yaşayarak sonda yine birleşirler. Filmdeki karakterlerden Belkıs Hanım dışında değişim yaşamış kimse de gözükmüyor. Ali ve Şükran filmin başında nasılsa sonunda da öyledirler. Yaşadıkları acılar, haksız yere suçlanmalar, hapse girmeler, verem olmalar, istemediği kişiyle evlenmelerle dibe batıp sonda yine aynı düzeye çıkmış olurlar. Ali yine yoksul bir sokak şarkıcısı olarak var olur, yine evlenmelerinin nasıl mümkün olacağı belli değildir. Belki de bir başka “yoksul iyi insanların övgüsü” anlatımı söz konusuydu.

Metin Erksan, filmin tüm olası iyi yönlerine, belki de yorumlayanların göremediği -örnekleri defalarca karşımıza çıkan- yine olası iyi anlatımlarına karşın, “en sevdiğim film Hicran Yarası” derken herhalde bunu en iyi filmi anlamında söylememişti. Şu ifadesi dikkate değerdir: “Film yıktı ortalığı… Çok büyük paralar kazandı. Hayatımın dönüm noktası oldu diyebilirim.”[iv] Belki “hayatının dönüm noktası” olmasını sağladığı için, kişisel bir sevginin sonucu bunu söylüyordu. Çünkü bu filmin gişe başarısı ona sonraki çalışmaları için büyük bir destek sağlamıştı. Belki de, ona en sevdiği filmi sorulduğunda, şu an bilinen ve görülebilen filmlerinden birini söylemek yerine, artık kimsenin görme ve diğer filmleriyle karşılaştırma imkânının olmadığı Hicran Yarası’nı öne sürerek, hem bir efsane yaratıyor hem de diğer filmlerini birbirinden ayırmamış oluyordu. Ya da asıl belirtmek istediği başka şeyler vardı…

Bir sinemacının uzun uğraşlarla meydana getirdiği bir eseri, sonsuza kadar yitirmesi acı vericidir. Aylar boyunca içinde taşıyıp büyüttüğü, olgunlaştırdığı bir çalışmayı yine Türk Sineması koşulları içinde çeşitli zorluklarla meydana getirdikten sonra kaybetmenin acısı, yürek dağlayacak düzeyde olmalı. Neyse ki Hicran Yarası’nı insanlar izlemişler ve beğenmişlerdi. Fakat film yanarak, onların hafızalarında hapis kaldı ve oradaki yaşamı da filmi izleyenlerin ömrüyle sınırlandı.

“Çok seviyordum Hicran Yarası’nı; çok da büyük para kazandı. Ayrıcalığı olan bir filmdi; ama yandı. Dikkatsizlik, acemilik, beceriksizlik, işi bilmemek sonucunda yandı.”[v] Metin Erksan bu şekilde isyan ediyordu filmin yok olmasına. Çünkü Hicran Yarası, Türk Sinemasının aynı yangında tarihe karışan diğer filmleri gibi, bir “film arşivinde” yok oldu. Yani Hicran Yarası; zarar görmesin, kaybolmasın, yanmasın, yok olmasın, geleceğe ulaşsın diye konulduğu bir yerde yanıp yok oldu…

Metin Erksan’ın Hicran (ayrılık) Yarası işte budur. Bu yara, sinema tarihimizdeki kara lekelerden biridir. Film arşivinin o tarihte geçici olarak bulunduğu depo, film saklamaya uygun sayılmazdı. Bugünkü yerinde bulunan tam donanımlı bina henüz tamamlanmamıştı. Arşivin Müdürü Sami Şekeroğlu verdiği bir röportajda, “Filmler yeni binamızda olsaydı yanmazdı. Çünkü orda yangın çıkmazdı.” ifadelerini kullanmıştı.[vi] Ama işte sinemamızın hafızasına geçici bile olsa uygun bir yer bulunamamış, bir sigorta şirketinin binasında bulunan filmler sigortalanmamıştı bile.

Metin Erksan “en sevdiğim filmim Hicran Yarası’dır” diyerek; yaşanan eser kıyımına, hafıza kıyımına, değer bilmezliğe, “bir şey olmaz”cılığa, kültürel yapımızın en önemli parçalarından biri olan sinemaya herkesten önce sahip çıkması gereken devletin buna zorla ikna edilmeye çalışılmasına, destek vermek bir yana yıllarca sansür ederek, yasaklayarak, yok sayarak çektirdiği çileye, kısacası sinemamızın hangi koşullarda var olmaya çalıştığına da dikkat çekiyordu. Tüm bunları birebir yaşamış bir sinemacı olan Metin Erksan’ın, adının anlamında “ayrılık acısı” olan, sonsuza kadar ayrıldığımız bir filmi en çok sevdiğini söylemesinden daha doğal ne olabilir?


[i] Milliyet, 17 Ocak 1959

[ii] Sinema-Tiyatro, Ocak 1959, sayı 1

[iii] Türk Sinema Tarihi, Giovanni Scognamillo, 1998

[iv] Metin Erksan Sineması, Birsen Altıner, 2005

[v] Metin Erksan Efsanesi, Vadullah Taş, 2014

[vi] Yedinci Sanat, Ekim 1973, sayı 8

Yazar hakkında: Murat Kirisci

1979 yılında Aydın’da doğdu. İstanbul Üniversitesi Radyo-TV Bölümünü birincilikle bitirdikten sonra Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Sinema-TV bölümünden 2008 yılında mezun oldu. 2000 yılında ilk kısa filmi olan “Bebek”le Altın Portakal Jüri Ödülü ve Seyirci Ödüllerini kazandı. 2006’da ilk 3D animasyon filmi olan “Gazap”, IAF İstanbul Uluslararası Animasyon Festivali Jüri Ödülü ve Yıldız Kısa Film Festivali En İyi Animasyon Film ödüllerini aldı. Senaryo ve yönetmenlik çalışmalarının yanında 2013’ten beri Öteki Sinema’da sinema üzerine yazılar yazıyor.

Bir yorum var

  1. Kusursuz bir derleme… Eleştirel düşünmeyle elde edildiği açık isabetli çıkarımlar…
    Tam bir bilinmeze dönüşmüş bu film hakkında kaynak niteliği taşıyan yazınız için tebrik ediyorum.

    Teşekkürler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: