Metin Erksan’ın Olay Yaratan TV Filmleri – Bölüm 1

“Mecbur muyum alışılagelmiş film yapmaya?”

21 Aralık 1975 akşamı saat 20.30’da, Metin Erksan’la yapılan bir konuşmanın ardından, TRT için çektiği 5 Türk hikayesi uyarlamasından ilki olan “Müthiş Bir Tren” filmi gösterildi ve Türkiye’deki yaklaşık 20 milyon seyirci küçük bir sarsıntı yaşadı. O güne kadar Türk filmlerinde görülmemiş bir anlatım içeren film karşısında ne düşüneceklerini bilemeyen bazı seyirciler TRT’yi arayarak isyanlarını ifade ettiler. Ertesi günden itibaren de çeşitli gazete ve dergilerde bir eleştiri savaşı yaşandı. Böylece iki ay boyunca sıcak şekilde devam edecek olan tartışmalar ve televizyon tarihimizdeki trajikomik olaylar dizisi de başlamış oldu…

Öteki Sinema için yazan: Murat Kirisci

Peki, neydi bu filmde insanları böylesine şaşırtan, bir kısmını irkilten, çoğunluğu bezdirip bir kesimi coşturan, bazılarını aşağılık kompleksine sokup bazılarını çıldırtan şey?

Müthiş Bir Tren

“Müthiş Bir Tren” bir vicdan muhasebesi filmidir. İki yaşlı adam ıssız bir kahvehanede yan yana oturmuş tespih çekip nargile içerken yağmuru izlemektedirler. İkisi de dalgın, bambaşka dünyalara dalıp gitmiş gibidirler. Bir süre sonra içlerinden birisi rüyasında mı gördüğünü yoksa gerçekten mi yaşadığını hatırlayamadığı bir olayı anlatmaya başlar.

Filmin devamında göreceklerimiz gerçekten yaşanmış şeyler değildir, olsa olsa bir rüya olabilir. Ama anlatılan olayda yaşanan duygular tamamen gerçektirler. Zaten yaşlı adam anlatmaya başlamadan önce şöyle der: “Böyle şey olur mu olmaz mı, oralarını geçelim. Böyle bir vakayı rüyamda da görsem gene başımdan geçmiş sayılır. Başımdan geçmemiş olsaydı içimden, rüyamdan, hülyamdan geçer miydi?”

Müthiş Bir Tren 1

Rüyalarımızda, vicdan azaplarımızı, günlük hayatta çözümleyemediğimiz olay ve yaşantıları çözüme kavuşturarak rahatlamaya çalışırız. Bunu başardığımız rüyalardan sonra ah keşke uyanmasaydım der, başaramadığımızda ise o kötü rüyadan uyanmanın ferahlığını yaşarız. Bazen de bizi çok fazla etkileyen sıkıntıların çözümünde rüyanın başarısızlığı o kerteye varır ki bunlara kabus adını veririz. “Müthiş Bir Tren” filmi de, anlatıcı yaşlı adamın bir kabusudur.

Film baştan sona bir rüyanın gelişme aşamalarını tekrarlar. Kimselerin hareket etmediği, sanki bir anda donup kalmış olan insanlarla dolu bir istasyonda anlatıcının gençlik hali dolaşmaya başlar. Bu olağanüstü durumu anlamlandırmaya çalışır. (Bu sahneler çok sonra Matrix (1999) filminde Neo ve Morpheus’un Matrix benzeri sanal gerçeklik içinde dolaştıkları sahneyle karşılaştırılmıştı.) Bir ara, istasyonun içine girer. Orda da kimse ama kimse hareket etmemekte, bekledikleri tren de gelmemektedir. Bu sırada duyulan tedirgin edici hatta korku verici müzik de donmuş/ölü insanların yaşattığı olağanüstü garipliği daha da artırır. İstasyondaki insanların bu halleri dehşet vericidir.

Neyse ki bir süre sonra bir tren gelir istasyona. Ama yine yerinden kıpırdayan kimse olmaz. Tren lüks bir trendir ama bu trendekiler de hiç hareket etmezler. Onlar da oldukları yerde donup kalmış haldedirler. Anlatıcı yine vagonlar boyunca yürüyerek bu hareketsiz insanlara bakar.

Film boyunca anlatıcı, yaşadığı garip durumları gerçekle bağdaştırmaya, olağanüstülükleri anlamlandırmaya çalışır. Tren geldiğinde kimsenin hareket etmemesini, yolcuların 2. sınıf biletli olmasına bağlar. Kimsenin konuşup hareket etmemesi karşısında gerçek bir dehşete kapılmaz ve aralarında dolaşarak durumu çözmeye çalışır. Böylece bu sahneler gerçek bir rüya atmosferi yaratmayı başarırlar.

Anlatıcı, gelen trenin kompartımanlarından birinde bir kadın görür. Bu kadın rüyanın başından beri hareket eden ilk kişi olur. Anlatıcı önce kadını tanıyamaz ama bu onun 10 yıl önceki eşidir. Eşini ilk başta tanıyamaması rüyalardaki görüntülere direnmemizi çok iyi anlatır. O kadının karısı olamayacağı gerçeğiyle, rüyanın sunduğu görüntü çatışmaktadır. Ama rüya galip gelir ve anlatıcı karısını tanır. Bu sırada karısıyla ilgili bir anısı da rüyaya karışır. Bu anıda kadın, daha pahalı bir kadın paltosu yerine herhalde aile bütçesine yük olmamak için “Olsun, n’olucak, erkek pardösüsü olsun, hem de aynı renk, şimdi moda” diyerek kocasına destek olur. Bu anıdan sonra kadının yanında bir çocuk belirir. Bu onun 3 yıl önce kızıl hastalığından ölen oğludur.

Anlatıcının ilk vicdan muhasebesi karısı ve oğluyla ilgilidir. Karısının vefakar ve anlayışlı haline karşın ondan ayrılmıştır. Bu ayrılışın/ölümün nasıl gerçekleştiği belirtilmez ama anlatıcıda yarattığı suçluluk duygusuna bakılırsa onun etkin olduğu bir neden söz konusudur ya da en azından anlatıcı bu ölümden kendini sorumlu tutar. Ölmüş olan oğlunu da gördükten sonra anlatıcı, trendeki insanların ölülerden oluştuğunu kabullenir. Kadın vagonun kapısını yüzüne kapayınca onlarla konuşmak için peşlerinden trene biner.

Kompartımanlar arasında dolaşırken aslında ordaki herkesi tanımakta olduğunu fark eder. Hepsi de “ölü tanıdıklar”ıdır. Bir kompartımanda, Çanakkale Savaşı’nda yanı başında vurulan en iyi arkadaşını, onun sonradan verem olup ölen nişanlısını ve okuldaki müzik öğretmenini görür. Arkadaşının savaşta öldüğü an onu en çok etkilemiş olaylardan biridir. Rüyası o ölüm anını arka arkaya 11 kez tekrarlar. Filmde bu görüntülerin bir süre sonra bezdirecek kadar tekrar edilmesi, rüyanın yaşanmış olan ağır travmayı bir türlü aşamadığını, çözümleyemediğini gösterir. Anlatıcı arkadaşının ölümü karşısında suçluluk hissetmektedir, herhalde bu suçluluk duygusunun nedeni, kendi yerine arkadaşının ölmüş olması ya da onun anısını yaşatamadığı içindir. Arkadaşının nişanlısının da hemen arkasından verem olup ölmesi bu suçluluk duygusuna tuz biber ekmiş olmalıdır.

Müzik öğretmeniyle olan anısında ise öğretmen, Bach’ın Toccata & Fugue’sini çalarken ona kötü kötü bakar. Oysa anlatıcı lafta “Beni pek severdi” der. Bu anı sahneleri de korkutucu etkiler veren açılar ve ışıklar kullanılarak çekilmiştir. Anlatıcının küçükken öğretmeninden duyduğu korkuyu ya da ona karşı duyduğu suçluluğu da aşamadığı bellidir.

Sonraki hesaplaşma ise babasıyla yaşanır. Girdiği kompartımanda yolcuların bir anda, kurulmuş oyuncak bebekler gibi bir ona bir gazete okuyan babaya dönüp durması bu kabus havasına bir yenisini ekler. Gazeteyle, görmek istemediği babasının yüzünü kapatmıştır ama karanlık rüya güçleri iş başındadır. Adam gazeteyi indirir ve babanın kızgın, “sanki oğlu kabahatliymiş gibi” bakan suratı ortaya çıkar. Anlatıcı burada “sanki acı bir şey söylemek istiyormuş gibiydi” der, “Kaşlarını ben bir şey söylersem çok kızacakmış gibi çattı. Öteki, kendilerini çoktan unuttuğum ölüler gözlerini, babasına kafa tutmaya çalışan çocuğa, bana dikmişlerdi… Utandım.” Bu sahne de anlatıcının babasıyla yaşadığı sıkıntıyı açığa vurur. Belli ki hem babasına karşı çıkmış hem de bu karşı çıkışın toplumsal değerlerce yanlışlığını bilerek suçluluk duymuştur. Vicdan azabını yenemeyerek kompartımandan ayrılır.

Müthiş Bir Tren 2

Tekrar vagonların koridorlarında dolaşmaya başlar. O sırada eski karısının sesini duyarak oraya yönelir. Ses “Yazık… böyle olmayacaktı… çok yazık” diyerek ağlamaktadır. Anlatıcı kompartımanın önüne geldiğinde ise karısı ve oğlu ona kızgınlıkla bakmaktadırlar. Bir ara çocuğun yüzünde anlık değişimlerle kızgınlık ve gülümseme arka arkaya belirir. Filmin atmosferi içinde ürpertici bir etki yaratan bu görüntüden sonra çocuk sürekli olarak gülümsemeye başlar. Ama kızgın anne, çocuğun kulağına bir şey fısıldayınca -dudak hareketlerinden “Babana gülümseme” dediği anlaşılabilir- çocuk yine kızgınlıkla bakmaya başlar. Kadın kompartımanın perdelerini hızla çekerek adamın yüzüne kapatır. Adam kapıyı açmaya çalışır, başaramayınca bir görevli bulup açtırmak için boş koridorlarda koşturmaya başlar. Trendeki bu sahnelerde vagonların koridorları, bilinçaltının koridorlarına dönüşür. Anlatıcı bir çıkış yolu, bir çözüm aramaktadır rüyasında. (Vagonların koridorlarında koşturup duran anlatıcı sahnesi de David Lynch’in Twin Peaks (1991) dizisinin son bölümünde Dale Cooper’ın Black Longe koridorlarında bir odadan diğerine koşturup durmasını andırır.)

Kimseyi bulamayınca geri döner. Karısı ve oğlu birbirlerine sarılmış ağlamaktadırlar. Anlatıcı çaresizce tekrar yardım istemek için birini bulmak umuduyla trenden inip bakınır ama tren bu sırada sessizce hareket eder ve uzaklaşır. Anlatıcı, rüyaların bir başka geleneği gereği, istemesine rağmen yerinden kıpırdayamaz ve trenin uzaklaşıp gitmesine seyirci kalır. Böylece anlatıcının rüya çalışması başarısızlığa uğrar.

İki yaşlı adamın yağmuru izlemeleri, önlerindeki camdan akıp duran suların yüzlerini yıkaması, geçmişle ilgili sıkıntıları da umutsuzca yıkayıp temizlemeye çalışmalarını andırır. Filmin sonunda diğer yaşlı adamın “Tren gidince yağmur yağdı mı?” diye sorması, içindeki sıkıntının gidip gitmediğinin sorusudur. Anlatıcı bu soruya cevap vermez ve kederle yüzünü yağmura çevirir yine. Yağmur suları akan camın arkasından deforme olmuş yüzünde film sonlanır.

İstasyonda uzun uzun gösterilen hareketsiz haldeki ölüler arasında her kesimden, her yaştan insan vardır. Bu insanlar filmin yalnızca bir adamın geçmişle olan ilişkisini değil, bireylerin tüm bir toplumla olan ilişkisini, anlatıcı özelinde toplumun geçmişiyle yüzleşmesini, Çanakkale’de vurulan arkadaş anısından sonra çalan marş, lüks tren ve 2. sınıf biletli yolcular gibi ayrıntılar filmin tarihsel ve sosyal anlatımlarını da düşünmeye fırsat verir.

Fakat film yayınlandığında bu fırsatları gören veya değerlendiren pek kimse olmamıştı…

O yıllarda tek kanallı TRT’de yalnızca “Yeşilçam” filmleri ve hızlı kurgulu, çoğu zaman nefes almadan izlenen Amerikan film ve dizilerine alışmış bulunan seyircilerin “Müthiş Bir Tren”i beğenmemesi çok doğaldır. Türk filmi deyince akıllara gelen kalıptan çok farklı bir eser gören pek çok seyirci ne düşüneceğini, belki ne hissedeceğini bile şaşırmıştır. Çoğu seyirci de alışkanlıkları gereği gördüklerini hemen anlamlandırmaya çalışıp bunu başaramayınca filmden nefret etmiş olmalılar. Özellikle filmin başlarındaki istasyon sahnesinde, anlatıcının hareketsiz insanlar arasındaki dolaşması tam 10 dakika sürer. Bu sahneler acelesi olmayan ve o garip ve ürpertici atmosfer içinde karakterle birlikte dolaşmaktan zevk duyan izleyiciler için müthiştir ama bugün dahi aynı sahnenin uzunluğu ezici çoğunlukça bezdirici bulunacaktır. Fakat gerçekten de o akşam tüm Türkiye bu filmden nefret mi etmişti?

Alim Şerif Onaran, Müthiş Bir Tren’in gösterildiği akşam, gerek TV Yönetimine, gerekse bana telefonlar yağdı: Nasıl bir filmdi bu? Televizyon seyircisiyle alay mı ediliyordu? Ertesi gün ve daha ertesi günler film basında yorum­lanıyor; herkes bu konuyu ko­nuşuyor; aynı soruları soru­yordu. Yüksek okul ve fakültelerdeki öğrencilerim de konuyu benimle tartışmak istediler ve tartıştılar. Öğrenci­lerde bu filmlerden kalan şoka benzer duygu, gerekli açıklamalar yapıldıktan sonra biraz daha olumlu yola giriyor; Erksan’ı daha iyi niyet­le yorumlamak için tutarlı bir çaba gösterme eğilimleri ortaya çıkıyordu.[i] diye anlatıyordu.

Filmin bu beklenmeyen farklılığı entelijansiya üzerinde deprem etkisi yaratmıştı ve ertesi günlerde gazetelerde her kafadan başka ses çıkıyordu. Ama ilk tartışmanın kaynağı, “Müthiş Bir Tren” filmi gösterilmeden hemen önce Alim Şerif Onaran’ın Metin Erksan’la yaptığı bir konuşmadaydı. Metin Erksan bu konuşmada “Ben filmlerimi kendim için çekiyorum” demişti. Bu söz karşısında küplere binen bazı seyirciler, aydınlar ve sanatçılar kıyameti kopardı. Nasıl olur da Metin Erksan kendi için film çekerdi? Filmler toplum ve sanat yararı için çekilmeliydi. Erksan, kendini tatmin için halkın parasını nasıl çarçur etmeye cüret ediyordu?

Filmler Ne İçin Çekilir?

1975 yılının sonlarında Türkiye’de sağ/sol çatışmaları, öğrenci olayları ve hükümet baskıları son hızla devam etmekteydi. Metin Erksan’ın filmi ve TV’deki sözleri de hemen sağ-sol kavgası içine çekiliverdi. Bazı gazeteler Metin Erksan’ı komünist, bazıları anti-komünist cephenin en güçlü sanatçısı diye niteliyordu. Vecdi Bürün, filmle ilgili devam etmekte olan tartışmaları değerlendirdiği yazısında “dogmatik solcuları” suçluyordu:

“Metin Erksan kalıp solcularını, filmin gösterilmesinden önce kendisiyle yapılan röportajda toplumdan hiç bahsetmemekle iyice gocundurmuş ve gücendirmişti. Kendisini, yani ferdi ölçü olarak aldığı ve yalnız kendi için film yaptığını söylemesi kalıp solcuları ve dogmatik solcular için affedilmez bir suçtu. Sanatçının ne yaparsa yapsın toplumu aksettirmekten başka bir şey veremeyeceğini bu kaba görüşlülere anlatmak elbette mümkün değildir.”[ii]

Atilla Dorsay ise “Erksan’ın bu sözü, bu filmler için 2 milyona yakın para ödeyen TV yönetimine, seyirciye ve topluma karşı saygısız ve küstahça bir davranış olarak nitelendirilebileceği gibi, sanatçının, gerçek düşünceyi yapay cilalara başvurmadan, olduğu gibi belirtmesi, bir içtenlik ve dürüstlük örneği olarak da alınabilir.”[iii] diyordu. Fakat verdiği seçeneklerden ilkinin geçersizliği apaçık ortadayken yine de bu söze karşı oluşan tepkinin nedenini de açıkça belirtmiş oluyordu.

Metin Erksan, bu sözü ettiği yayından sonra sözlerine şöyle açıklık getirmişti:

“Bu tümcemin bulunduğu sözü­me şöyle başlamıştım: ‘Bazı­ları sanatı, sanat, toplum ya da insan için yaptıklarını söy­lüyorlar. Bence bu sözler boş iddialardan başka bir şey de­ğildir.’ Evet. Buna kesin ola­rak inanıyorum. Her insan, her şeyi önce kendisi için yapar. Bunu namuslu olarak söylemek gerekir. Bir takım totemlerin ardına saklanmak ba­na göz boyayıcılık gibi geliyor. Çünkü bir sanat yapıtını tek bir kişi meydana getirir: bunun sanat, toplum ya da insan için mi olduğunu seslendi­ği kitle değerlendirir.”[iv]

Metin Erksan 090

Tepkinin anlamsızlığı sanatın bazı aydınlarca ve hatta sanatçılarca bile kavranamamış olmasından ileri geliyordu. Sanatçı zaten kendi için üretim yapmıyorsa o kişiye sanatçı falan denemez. Yoksa yarattığı eser ısmarlama, birilerine yaranma amaçlı yapılmış demektir ve anlattıkları da sahtedir.

Tartışmanın bu ayağı, uzun süre “Müthiş Bir Tren” ve diğer dört filmin yarattığı tepkilerle birlikte anıldı ve filmlerin bir türlü bir yere konumlandırılamayan yapısı, Metin Erksan’ın “kendi için yaptığı filmler” olarak tanımlanmasına yol açtı. Oysa en kişisel yapıt bile sanatçının içinde bulunduğu toplumsal yapıyla ilgili gerçekleri içerir.

Metin Erksan çok sonraları 3. Ankara Film Şenliğindeki söyleşisinde “Bu sözüm üzerine bugüne kadar hakkımda o kadar kötü şeyler yazıldı ki, hatta o dönemde belirli bir sanatçı grubu o sözümden dolayı bir manifesto yayınlayarak Metin Erksan’ın yaratıcılığının engellenmesini istediler. (…) Ben Robenson değilim, toplum içinde yaşıyorum. Bir millete mensubum. Ortak bir tarihim var. Toplum içinde alışverişim var. Bunlardan soyutlanarak nasıl bir şey yaparım ki?”[v] demiştir.

“Türkiye’nin Üzerinden Müthiş Bir Tren Geçti”

Film için en ağır eleştirilerden birini veren Mahmut Tali Öngören Cumhuriyet’teki yazısında filmin çok kötü olduğunu sayıp döktükten sonra seyircinin hiçe sayıldığını söylüyordu:

“Müthiş Bir Tren için ilginç bir deneme filmi diyenler var. Bu görüşü bir an için geçerli ve doğru saysak bile, TRT Televizyonunun bir önceki dönemde görevde bulu­nan yönetiminin büyük bir masraf karşılığında böyle bir de­neme filmi yaptırmasını da büyük bir gaflet ve vurdumduy­mazlık olarak kabul etmemiz gerekiyor. Dünyanın bir başka yerinde var mı böyle bol keseden para harcayabilen, seyirciyi hiçe sayan ve üstelik ‘Müthiş Bir Tren’ gibi deneme fil­mi yaptıran bir TV yönetimi? (Öngören, bu konudaki sayısız örnekten hatta o sıralardaki en bilindik BBC yapımlarından bile haberdar olmasa gerektir.) Öte yanda, TRT Televizyonu deneme filmleri yaptıramaz mı? Yeni anlatım dillerini kullanan yönetmenlere olanak ve­remez mi? Bu sorulara kesinlikle hayır denemez. Ne var ki, bu gibi filmleri yapacak olanlar hem genç yönetmenler ara­sından seçilir, hem de bu gibi filmlerin çok ucuza sağlanma­sı yoluna gidilir. Bir de böyle deneme filmlerinin ya geç saatlerde ya da öğleden sonraki programlarda, yani seyirci­nin az olduğu ve TV yayımlarında önceden yapılacak açıklama­larla ancak bu konuya meraklı seyircilerin izlemeye çağrıl­dığı zamanlarda gösterilmesi gerekir.[vi]

O güne kadar sayısız başyapıt üretmiş olan Türkiye’nin en iyi sinemacılarından birinin eseri gaflet olarak nitelendiriliyor, bu tür filmlerin ancak genç yönetmenler tarafından çekilmesi gerektiği söyleniyor, zaten bunların da az seyircili saatlerde gösterilmesi gerektiği vurgulanıyor. TV’de “prime-time” izleyicisine bu tip filmler gösterilmemelidir deniyor… Oysa dünyanın her yerinde, kendini kanıtlamış bir sinema filmi yönetmeninin ilk kez çektiği bir TV filmi mutlaka en çok seyirciye ulaşacak zaman diliminde yayınlanacaktır.

Filmi beğenen yazarlardan Erdun Göze, Tercüman’daki yazısında, “Metin Erksan’ın hikayeyi filme alışı bence ‘Mükemmel’ idi. Bana kalırsa diyorum. Çünkü kiminle konuşsam filmi katiyen beğenmemiş olduğunu anladım. Hatta bana bunu bildiren telefonlar bile oldu.” deyip şöyle bitiriyordu: “Bir eseri anlamak için gayret sarfetmek lazımdır. Suni bir şeydir karşımızdaki. Anamızın sesi değil ki gayretsiz anlayalım.”[vii]

Tercüman’da Erdun Göze’nin yazısından 2 hafta sonra çıkan imzasız bir yazı ise hepimizin neşesini yerine getirecektir:

“TV, Sait Faik’in Müthiş Bir Tren’iyle millet önünde bir kere daha zehrini kustu. Zihinleri bulandırmak, yaşamak şevkini ve sevincini söndürmek, düşüncelere şüphe ve belirsizlik tohumlarını ekmek, suni bir merak uyandırarak okuyucuyu ya da seyirciyi yörüngesinde dolaştığı atmosferden koparmak komünistlerin öteden beri uygulayageldikleri bir metottur. Sanat paravanası arkasında geniş halk kitlelerinin bir şey anlamayacağı, gafil kafaların bu tarz lüks bir ihaneti göremeyeceği fikri, onların hesaplarının esası olmuştur. Yorumunu yalnız kendileri, kendi aralarında yapacak ve yayacak, böylece kandırdıkları insanların cesaretini artıracak ve yeni saldırılar düzenleyecekler.”

Oysa yazarın korkacağı bir şey yoktu, seyircilerin isyanı hiç de bulundukları düzene değil doğrudan filme olmuştu. Yazar komplo teorisi kusan bu girişten sonra şöyle devam ediyor:

“Pardösülü genç bütün bunları ve rüya mı, gerçek mi, hayal mi yoksa bir özlem mi olduğunu kestiremediği macerasını, yıllardan sonra, değişmiş fizyonomisiyle, ne kılığı ne tipi bu toprakların insanına benzemeyen sakallı bir kişiye anlatıyor. Ve bu süre içinde devamlı yağmur yağıyor. Bu sakallı kişi anlatılan macerayı sadece dinliyor, fakat sonunda tek bir sual soruyor: ‘TREN GİTTİKTEN SONRA YAĞMUR YAĞDI MI?’ O ise bu soruyu cevaplandırmıyor. Niçin mi? Bekleyin, yorumlayacağız. Hayır yorum değil, iğrenç bir maskenin yırtılışı, kanserleşen bir urun röntgenidir bu! İşte buyurun ve işlenen temayı görün: O istasyondaki insanlar HALK’tır. Hareketsiz görünmelerine rağmen şuurlu veya şuursuz bir bekleyişin içindeler. Gelen tren adına burjuvazi dedikleri bugünkü düzendir ve içindeki insanlar, devrini tamamlamış fonksiyonunu yitirmiş ölü insanlardır. Kadife koltuklara gömülmüş bu insanlarla, onların dışındaki halk arasında açılmış bir uçurum vardır. (Yazar filmde “halkın” da trendekiler gibi ölü olduğunu unutuveriyor) Bir devri simgeleyen bu tren sessizce çekip gidecek ve istasyona halkın beklediği tren gelecektir. İşlenen temaya göre bu tren komünizmdir. Hiç konuşmayan ve Lenin’e gerçekten ustaca benzetilen sakallı kişi (Uzun sakallı yaşlıyı Lenin’e benzeten yazar elbette bir göz doktorunun yolcusu olsa gerektir), macerasını anlatan adama soruyor: Tren gittikten sonra yağmur yağdı mı? Hemen açıklayalım. Komünist sözlüğünde yağmur kelimesi Komünizm ihtilali karşılığında kullanılır. Boşan yağmur, Yağ yağmur ifadeleriyle şiirlerinde ve hikayelerinde hep aynı şeyi anlatırlar. Bu kati olarak böyledir. Konuya aşina herkes, her uzman bunu bilir. Yani Burjuvazizim çöktükten sonra komünizm ihtilali oldu mu? diye açıkça soruyor Lenin kılıklı adam.”

Yazar son darbesini şöyle vuruyordu:

“Ha bir noktayı unuttuk. Filmin çekilmesi için günlerce bir istasyon aranmış. Nihayet Kızıltoprak istasyonu uygun görülmüş. Böylece Kızıltoprak istasyonunu kızıllar, KIZILTOPRAK şekline dönüştürmeyi başarmışlardır. Bunda şaşılacak bir şey yok, beş yaşındaki çocuğu da KIZIL hastalığından ölmemiş miydi?”

Yazar çocuğun kızıldan ölmüş olmasıyla filmin Kızıllar dediği Komünistleri yermeye mi övmeye mi çalıştığını iyice karıştırdıktan sonra hızını alamayarak “Yetkilileri uyarıyoruz. Kültür, tarih, saygı, sevgi, iyilik ve estetik düşmanı bu ruh hastalarını, kopardıkları yaygara ve arkasına saklandıkları sanat ve özgürlük maskesi ne olursa olsun ayıklamanın vakti gelmiştir artık. Neredesiniz yurdumun pedagogları, psikologları, düşünürleri ve vatanseverleri? Bu millet sahipsiz değildir. Fakat yılanların zehrini dökmesine, bu kadar sabır fazla değil mi ey kurtarıcı el? NERDESİN???”[viii]

Bu meczup yazarın “kurtarıcı el” dediği acaba tanrının eli midir, bir kurum veya kişinin eli midir yoksa Kal-el (Süpermen) midir bilemeyiz ama filmin yorumlanışında kendi görmek istediği şeylerin ipuçlarını zorlaya zorlaya bulmaya çalışmanın zavallılığına düşmüş olduğu ortada.

Ali Gevgilili Milliyet’teki yazısında filmin toplumsal anlatımlarıyla ilgili görüşünü vermişti:

“Türkiye’nin üstünden gerçekte Müthiş Bir Tren geçiyor. Sinema yaratıcısı Metin Erksan’ın Sait Faik’in aynı adı taşıyan bir öyküsünden yola çıkarak 20. yüzyıl Türk toplumundaki değişim ve serüvenlerin trajiğini bir korku ve terör senfonisine dönüştürdüğü bir tren… Bağımsız kalma savaşları, batılaşma bunalımları, ölüm ve kırımlarıyla Türkiye’nin içyapısındaki tarihsel çelişkiler, Erksan’ın sinemasında birden görünür oldular.”[ix]

Metin Erksan ise tartışmaların üstüne Müthiş Bir Tren’le ilgili olarak şu açıklamayı yapmıştı:

“Sait Faik, özellikle Burgaz Adası, Balıkçı Barba, Mey­haneci Lambo, martı, kayık vb gibi şeylerle tanınır. Benim için Sait Faik bunların yazarı değildir. O insan dramını büyük acılar çekip bizzat yaşayarak, bilimsel olmasa bile, gerçek sanatçılara özgü sezişiyle görüp değerlendiren bir kişidir. Sait Faik’in 1948’de Hürriyet gazetesinde ya­yınlanan ‘Müthiş Bir Tren’ öyküsü, beni bu özelliğinden dolayı etkiledi. Öyküde, yağmurlu bir günde kahve pence­resi ardında oturan, ölümün sınırına yaklaşmış ihtiyar bir adam vardı. Bu ihtiyar adam, mazisi içinde bir gezi yapı­yordu, gezintisi sırasında öl­müş olan yakınlarını görüyordu. Ölümün sınırına yaklaşmış bir insanın geride kal­mış bazı kişi ve olayları anımsaması bana çok şeyler düşündürdü. Bu düşündürdükle­ri ise bana ‘Müthiş Bir Tren’i yaptırdı. Bazı kişiler ise, bu nedenle Sait Faik’i göremedi­ler filmimde.”[x]

Metin Erksan’ın yukarıdaki demeçte yanıldığı bir nokta bulunuyordu. Aslında bu yanılgı hemen herkesin içinde olduğu bir yanılgıydı: “Müthiş Bir Tren, Sait Faik’in bir öyküsü diye oynadı TV’de. Oysa değildi, Sait Faik’in bir çevirisiydi bu öykü. Da­ha doğrusu bir adaptesi… Yani bu öyküyü almış Türkçeleştirmiş, adları, yerleri ‘bizim’ yaparak… Kimse farkında değildi bunun. Edebiyat tarihçilerimiz bile!.. TV’ciler nerden bilsin?”[xi]

“Müthiş Bir Tren” Kimin Hikayesi?

18 Ocak tarihli Milliyet’te çıkan haberde, Siyasal Bilgiler Fakültesi Basın ve Yayın Yüksekokulu öğretim görevlisi, yazar Sami N. Özerdim, öyküyü Macar yazar Ferenc Hertzeck’in “Bujdoso Emleykek” adlı yapıtından “Göçen Hatıralar” adıyla çevirdiğini bildiriyordu. Özerdim çevirdiği öykünün 1 Mayıs 1953 tarihinde Ankara’da çıkan Arayış adlı dergide yayınlandığını açıklamış, ayrıca bu öykünün İmece dergisinin 1964’te çıkan 7 Metelik adlı antolojisinde yayınlandığını da ifade etmişti. Ortaya çıkan bu gerçek üzerine edebiyat dünyasından bazı kişilerin görüşleri alınmıştı:

Oktay Akbal: “Sait Faik Hürriyet gazetesinin ilk çıktığı günden itibaren bir ay süreyle her gün bir hikaye yayınlamıştır. (Gerçekte 11 öykü yayınlamıştı) Müthiş Bir Tren bunlardan bir tanesidir. Bu hikayelerin büyük bir bölümü çeviri ya da adaptasyondu. Müthiş Bir Tren’in de böyle olduğu kanısındayım. Nitekim Sait Faik daha sonra yayınladığı kitaplarının hiçbirine bu hikayeyi almamıştır. Yazarın ölümünden sonra Yaşar Nabi, Sait Faik’in gazete ve dergilerde yayınlanmamış hikayelerini derletirken bu hikayeyi de kitaba almıştır. Bu bakımdan Müthiş Bir Tren’in Sait Faik’e ait olmaması doğaldır.

Rauf Mutluay: “Konu alınmış olabilir. Ancak sanatçı için önemli olan konu değil, onu işlemektir. Bu açıdan hikaye Sait Faik’in olabilir.”

Hilmi Yavuz: “Sait Faik’in hikayesiyle diğer hikaye arasında konu benzerliği olabilir. Esinlenmiş de olabilir. Ancak bu kesinlikle bir intihal değildir. İntihalde sadece yer ve kişi isimleri değiştirilir, bunun dışında noktası virgülü aynı kalır. Burada böyle bir şey söz konusu değildir.”[xii]

Metin Erksan Birsen Altıner’in tez çalışması için verdiği demeçte durumu şöyle anlatıyor:

“Sait Bey 1954 yılının mayıs ayında öldü, aynı yıl aralık ayında Varlık yayınlarından Sait Faik’in bir hikaye kitabı çıktı. Bu kitapta Müthiş Bir Tren Sait Faik’in hikayesi olarak gösteriliyor. Ben bu hikayeyi ilk kez o zaman okudum. Meğer bu hikaye 1948 yılında Hürriyet gazetesinde yayınlanmış. Sait Faik bu öyküsünün altına yazan değil yayınlayan diye imza atmış. (Aslında Metin Erksan 1976 Ocak’ta Milliyet Sanat Dergisine verdiği röportajda hikayenin 1948’de yayınlandığını söylemişti. Ama herhalde o sırada doğrudan gazeteyi görmemişti ve altındaki ‘yayınlayan’ ibaresini de bilmiyordu.) Son derece namuslu bir insan olan Sait Faik, çeviri, esinlenme, adaptasyon değil de yayınlayan diye imza atarak bu hikayenin kendisine ait olmadığını orada söylemiş. (Sait Faik’in yine de öykünün altında kimden uyarladığıyla ilgili bir bilgi vermesi tüm bu karışıklıkları önleyebilirdi.) 1970 yılında Bilgi Kitabevi Sait Faik öykülerini yeniden bastı. Burada da Müthiş Bir Tren Sait Faik’in öyküleri arasında geçiyor. Yine kimse çıkıp bir şey söylemiyor. Aynı kitabevi ancak 1984 yılında çıkardığı baskısında Müthiş Bir Tren’i uyarlama öyküler bölümünde geçiriyor. Yani, bu film çevrilene kadar kimse bunu bilmiyor. En azından Türkiye’nin büyük yayınevlerinden ikisi bilmiyordu.”[xiii]

Gerçeği açığa çıkarmış olan Özerdim, Ferenc Hertzeck’in öyküsüyle Sait Faik’inki arasındaki tek tük farkları aktardıktan sonra, filmi görünce çevirdiği öyküyle olan benzerliğini hemen fark ettiğini söylemiş “TRT yöneticilerine de durumu duyurdum. Ancak, aman kimse duymasın cevabını verdiler”[xiv] demişti. Yani bir devlet kurumunun gerçekleri örtbas etme tutumu TRT özelinde de devam etmekteydi.

Tartışmalar süregiderken ertesi hafta 28 Aralık’ta beş hikayeden ikincisi, “Sazlık” yayınlandı.

Sazlık

Film, Ali Reis’in sazlıkta kayığıyla gezerek bir şeyler aradığı bir sahneyle başlar. Bir süre sonra yüzlerine şeytani imgelerden oluşan maskeler takmış çocuklar koştura koştura gelip onu korkutmaya çalışırlar. Ali Reis onlara kızar, “Kaçtı işte! Siz ürküttünüz onu, defolun gidin buradan!” Çocuklar neyi kaçırdıklarını, Ali Reis’in neyi aradığını anlayamamıştır. Ali Reis cevaplar: Kaybettiği aşkını, Hayriye’yi aramaktadır… Onu bu sazlıkta görenler olmuştur, bu yüzden gece gündüz onu aramaktadır. Ali Reis’in bu sözleri çocukları güldürür, “Sen delisin Ali Reis” derler. Ali Reis, sevgilisine sürekli bakabilmek için saçını tararken bile aynayı kendisi tutan, yüzünü kalbinin üstüne dövme yaptıracak kadar Hayriye’ye sevdalı, -ona ayna tutma alışkanlığını göğsündeki dövmeye el aynası tutarak sürdürür- Hayriye’yi kaybetmesinin ardından aşkından delirmiş biridir. (Şimdi burada olsa ona deli dediğimiz için, çocuklara olduğu gibi bize de, “Terbiyesiz keratalar!” diye çıkışırdı mutlaka.)

Sazlık 02

Ali Reis umutsuz şekilde Hayriye’yi sazlıkta karış karış aramakla yetinmez, sık sık dalyandaki gözcü direğine çıkıp uzun saatler boyunca gölü gözleyip durur. Hayriye’nin kaybolmasından sonraki iki yıl boyunca olduğu gibi her gün onunla geçirdiği zamanları hatırlar. Bu hatırlama sahneleriyle Hayriye’yi biz de tanırız. Hayriye Ali Reis’in kapatmasıdır ama Ali Reis onunla nikah kıyacak ve karısı yapacaktır. Hayriye de bunu istemektedir ama onun durgun hali ve bir şeylerden çekindiğini belli eden sözleri dikkatten kaçmaz. Bir kadın tarafından söylendiğinde alarm zillerinin çalması gereken “Kaderimizin kötü olacağından korkuyorum. İçimde garip bir acı var”, “Senden ayrılırsam kendimi öldürürüm, beni bırakmayacaksın değil mi Ali?” sözleri, Hayriye’nin Ali Reis’e açıklamadığı bazı şeyler olduğunu düşündürür.

Hayriye’nin dediği gerçekleşir ve bir gün Ali Reis eve geldiğinde onu bulamaz. Her yerde arar ama sonuç çıkmaz. Kendini içkiye vurur, balığa çıkmaz olur. Giderek delirir ve Hayriye’nin bir gün sazlıktan çıkıp geleceğini umut ederek tahta iskelede yolunu gözler.

Metin Erksan, çekim yaptığı göl ve çevresinden en iyi şekilde yararlanarak müthiş görüntüler oluşturmuştur. Ali Reis’in aşkını arayıp durduğu gölü çöle, Ali Reis’i de o çölde aşkından yanıp tutuşan Mecnun’a dönüştürür. Filmin başında diğer balıkçılar Ali Reis ve Hayriye hakkında konuşurken onun durumuna üzülürler, onu “Hayriye’yi sazlıkta görmüşler” diye kandırarak eğlenen, Ali Reis’in yardımcısı Mustafa’ya kızarlar. Hayriye’nin başına ne geldiği ise belli değildir. Ya kendi kaçmış, ya kaçırılmış ya da öldürülmüştür. Ama hangisi olduğu Ali Reis için önemli değildir. Çünkü o aşk deliliğini yaşamaktadır. Gerçeği öğrense bile kendi çölündeki sonsuz arayışını sürdürecektir.

Sazlık 03

Filmin sonunda ise Hayriye’ye ne olduğuyla ilgili bir bölüm görülür. Mustafa ona tecavüz etmiş, gerçekleri Ali Reis’e anlatırsa ikisini de öldürmekle tehdit etmiştir. Ya Mustafa’nın kapatması olacak ya da buradan gidecektir. Filmi sonlandıran sahnede Mustafa gözcü direğinde yine sevdiğini aramakta olan Ali Reis’i tüfekle üç el ateş ederek vurup öldürür ve kaçar. Öyküde de aynı şekilde gelişen bu olayın nedeni nedir, Mustafa Ali Reis’i neden öldürmüştür? Herhalde Hayriye başta dediği gibi Ali’den ayrı kalınca kendini öldürmüş olsa gerek. Ali Reis’in bir deli aşık haline gelmesine neden olan kişi Mustafa’dır ve işlediği bu sembolik cinayet, sonda gerçek bir cinayet olarak tekrarlanır.

Sazlık açıkça Metin Erksan’ın daha önceki Sevmek Zamanı ve Ölmeyen Aşk filmlerinden izler taşır. Müthiş resimlerle, karakterin yaşadığı yapayalnız acı, özlem, tutku dolu aşkı seyircisine de aktarır. Ali Reis böylece izleyicileri de sazlığın durgun sularında Hayriye’yi arattırır bize. Müthiş Bir Tren’de olduğu gibi bu filmde de geniş açılı objektiflerle yaratılmış deforme birkaç görüntü bulunur. Bu planlar Ali Reis’in aşk deliliği içinde yaşadığı dünyasının içine alır seyirciyi. Metin Erksan karakteri öyle sevmektedir ki, onun delice sefil aşkını yücelttikçe yüceltir. Gözcü direği üzerinde Ali Reis, yaşadığı yüce duyguyla herkesten yukarda, herkesten üstün bir varlığa dönüşür.

“Sazlık” herhalde Beş hikaye içinde izleyicilerin en sevdiklerinden biri olmuştur. Filmde anlaşılmayacak bir şey yoktu, ama yine de Hayriye’nin sonunun açıkça belirtilmemesi ve Ali Reis’in gözcü direğindeki planlarının uzunluğunun pek çok kişiyi sıktığı öne sürülüyordu. Metin Erksan’ın Beş Hikaye’yi seyircilerin aşina oldukları kalıplar ve bilindik anlatımlar dışına çıkarak çektiği iyice anlaşılmaya başlanmıştı. Bu yargıyı kesin olarak verdirtecek film ise 4 Ocak’ta yayınlanan bir sonraki hikaye, “Bir İntihar” oldu.

Bir İntihar

Metin Erksan’ın daha sonra “Sensiz Yaşayamam” filminde benzerini işleyeceği bir konusu vardır “Bir İntihar”ın. Bazı Metin Erksan filmlerinin imzalarından olan dev fotoğraflar bu filmde de görülür. Ama bu sefer bu fotoğrafların kullanım amacı farklıdır. Film, bir karı kocanın birbirlerinin dev fotoğrafları önünde durmuş yine birbirlerine bakarlarken açılır. Adam karısından kendini vurarak öldürmesini ister, bunu kabullenemeyen kadını ikna etmeye çalışır. Bu konuşmalar aralarında son derece soğukkanlı şekilde yapılır. Kocasının dediğine göre kadın ünlü olma sevdasındadır. “Kocasını sevdiği kadar aynı zamanda meşhur olmayı, herkesin ondan bahsetmesini ister.” Kocasını öldürdüğünde de bu ünü kolayca elde etmiş olacaktır.

Bir İntihar 01

Filmin adı “Bir İntihar” olmasına rağmen adam ölümünün deliler gibi aşık olduğu karısının elinden bir cinayet şeklinde olmasını ister. Kadın da onu aynı şekilde sevdiği için bu öldürme işi imkansız görünür. Oysa bu gerçekten de bir intihardır. Kadın en başta ilişkilerini tanımlayan konuşmasında “Altı yıldan beri ortak bir hayatı paylaştık. Bu altı yılın hem gecelerini hem gündüzlerini birlikte gördük. Geride bıraktığımız zaman beraber yaşadığımız aşkımızla dolu. Büyük kederleri, acıları, sevinçleri ve gerçek bir dostluğu ikimiz bölüştük. Yüzünün her bir çizgisinin varoluşunu, saçlarında son zamanlarda birden bire çoğalan beyazları ilk ben gördüm. Ciğerlerinin derinliklerinden gelen manalı sesinle bütün düşüncelerini, bütün hayallerini önce bana anlattın. Bir erkek bir kadının hayatına bunda fazla giremez …” der. Bu mükemmel ve ideal bir birlikteliğin tanımıdır. Bu iki kişi aşkın en üst düzeyine ulaşarak “bir” haline gelmişlerdir: “Biz seninle aynı bedende yaşayan ve aynı şeyleri duyan iki ruh gibiydik.” Yani kadın adamı öldürerek aslında onun intihar etmesini sağlayacaktır. Metin Erksan bu anlatımı görselleştirmek için büyük fotoğrafları kullanmıştır. Böylece dev fotoğrafları önünde birbirlerine silah doğrulttuklarında aslında kendilerine doğrultmuş olurlar.

“Bir İntihar” filmi nerdeyse bütünüyle sembolik bir anlatımla aktarılır. İki aşık bir sarayın dev bir salonundadırlar. Bir sahnede kadın yine dev bir salonun ortasındaki büyük bir yatakta rüya görür. Kocasını öldürdükten sonra yaşanacakları kurdukları senaryoyu konuşurlarken, mahkeme yine yüksek saray merdivenlerinin tepesinde oturmakta olan yargıçların gözüktüğü bir mekanda yapılır. Savcı, kadını sorgularken yine büyük bir salonun ortasındaki uzun bir masanın iki ucundadırlar. Böyle bir mekan, çoğu zaman penceresiz küçücük odalar şeklinde gösterilen sorgu odalarının tamamen zıttıdır. Kadın senaryoda kendini lüks ve şatafatlı mekanlarda konumlandırır.

Film birbirlerini delice seven iki insanın bir oluşunu, dolayısıyla hem birbirlerinden ayrı kalamadıkları aynı zamanda da birbirlerini giderek yok ettikleri bir ilişkinin anlatımıdır. “Sen benim hem katilim hem yaşama kaynağımsın.” Adam karısına neden ölüp kurtulmak istediğini anlatırken “Karanlık düşüncelerim, olmayacak isteklerim ve sebepsiz kederlerimle senin de dengeni bozdum. Fakat beni bırakıp kaçamıyorsun. Ben de sensiz yapamam. Ayrılmamız için bir tek çare var, beni öldür. Ancak o zaman birbirimizden kurtulabiliriz. Senin elinden ölmek hayatımın tek güzel şeyi olacak.”

Aşk adam ve kadını birbirine bağlamıştır, fakat bu ölmek isteyen adamı hayata bağlarken kadını da şöhret -yani yaşam- hedefinden uzaklaştırmaktadır. İntiharları, yeniden doğuşlarının anahtarı olacaktır. Hayattaki amaçlarına ulaşabilmek için bu acıyı yaşamaları gerekir. “Bir İntihar” filmi, “bir” haline gelmiş iki aşığın ortak bilinçaltıdır. Metin Erksan’ın sonraları bir röportajında söylediği gibi, “Böyle bir aşk ölümle bitmeli”[xv]. Böylece iki aşık “intihar” ederek ilişkilerine son verirler.

Adam ölümüyle ilgili konuşurken aslında kendisinin de bir başka anlamda şöhret tutkusu taşıdığı anlaşılır: “Miskin bir uykuyla sonsuzluğa gitmek istemem. Bu biçim bir ölüm bana yakışmaz. Dünyayı arkamda gürültüyle bırakmak isterim. Ben öldükten sonra haykırışlar duyulmalı, sonra, sen ölünceye kadar seni görenler hep beni hatırlamalı. Sessiz, gürültüsüz ölmek… bunu düşünmek bile beni tiksindirmeye yeter. Hayır, sonum büyük bir son olmalı.” Bu filmdeki erkek karakter, Metin Erksan’ın görkemli karakterlere olan tutkusunun da yansımasıdır. Hatta belki Metin Erksan’ın ta kendisidir. Kadın, yargıca kocasını anlatırken sanki onu tarif eder: “Yeryüzünde ona acı vermeyen hiçbir şey yoktu. İnsanlardan umudunu kesmişti. Kalabalık içinde bir yalnızlığı yaşıyordu. Şimdiye kadar onun gibi düşünen, bilen, okuyan ve duyan bir insan tanımadım.”

Filmler gösterildikçe tepkiler artıyordu. Üçüncü film de yayınlandıktan sonra gazetelerde kamuoyunda eleştiriler son hızla devam ediyordu. Filmleri beğenenler, nefret edenler, yasaklanmasını isteyenler, Metin Erksan’ın Türk halkının parasını sokağa attığını söyleyenler, hikayelerin seçimini yanlış bulanlar… Halit Refiğ, “Metin Erk­san TRT için hazırladığı film­lerden stüdyoda bana bir iki küçük parça gösterdiği zaman, bunların Türkiye’de bir kültür şoku yaratacağını, büyük patırtılara yol açacağını ken­disine söylemiştim. Olaylar yanılmadığımı gösteriyor.”[xvi] diyordu.

Bir İntihar 02

Mahmut Tali Öngören isyan doluydu: “Metin Erksan’ın Beş Hikâye dizisi, kanımca anlatım dili yanlış, tutarsız ve seyir­ciye hiçbir şey vermeyen filmlerdir.”, “Kişisel görüşüme göre böyle bir anlatım dilinin aynı anda çok geniş kitlelere ulaşan TV gibi bir kitle haberleşme ara­cında uygulanması çok yanlış bir tutumdur.”[xvii], “TV seyircileri bu hikâyelerin filmleri­ni sevmedi, beğenmedi ve anlamadı. Çünkü bunların sevi­lecek, beğenilecek ve anlaşılabilecek nitelikleri yoktu.”, diyor, filmleri kötülemeye doyamayıp ekliyordu: “Düşününüz. Yirmi mil­yon kişinin yaşadığı bir bölgeye yayım yapan TRT Televizyo­nundan bir hikâye dizisinin filmlerini yayımlayacaksınız. Hikâ­yeleri hiçbir seyirci anlamayacak. Çünkü bu hikâyelerin fil­me alınışında yine anlaşılmayan bir film anlatım dili kul­lanılacak. Üstelik bu filmlerde topluma hiçbir yorum, değer ya da düşünce getirmeyeceksiniz. Yirmi milyon kişiden kaçı TV izliyorsa, bu insanlara yararlı olabilecek tek bir özelliğe yer vermeyeceksiniz. Seyircinin en yoğunlaştığı 20.30 gibi bir saatte onu şaşırtacak, tedirgin edecek ve hatta bazılarının ‘TV önemli bir film yayımladı, ama galiba ben bir şey anla­madım’ diye kuşkulanmasına ve kendine olan güvenini yitir­mesine yol açacaksınız. Böylece salt seyircilere değil, filme aldığınız hikâyelerin yazarlarına da büyük haksızlık edeceksi­niz. Sonra da kalkıp ‘Halk anlamıyor’ diyeceksiniz. Böyle bir anlayışa, böyle bir uygulamaya ve böyle bir yayım politika­sı içinde yer alan bir yapıta nasıl saygı duyulabilir?”[xviii]

Atilla Dorsay da aynı kanıdaydı: “Saplantı ve ‘Tik’lerini Yansıtan Filmlerle Erksan’ın TV Macerası Bir Fiyasko İdi” başlıklı yazısında, “Erksan’ın filmleri hemen her yerde, gazetelerin okuyucu sütunlarında, meslekten ve özellikle TV çevresinden kişilerin beyanlarında, toplantılarda, yalnızca ve yalnızca ağır biçimde eleştirildi. Bu eleştirilerin hemen yanında yer almak öylesine kolay ki… Bu kolaylığa kapılmamayı ve Metin Erksan olayının neler getirip neler götürdüğünü incelemeye çalışalım.” diyerek filmlere nesnel bir gözle bakmayı vaat ettikten sonra, “Erksan, şimdiye kadar görebildiğimiz 3 filminde sinemasal başarıyı ancak çok kısa olarak yakalayabilmiş, elinde tutamamıştır. Bunda başlıca neden Erksan’ın özellikle ‘Kuyu’dan beri musallat olan bir ‘tik’in, bir kötü alışkanlığın bu filmlerde doruğuna çıkmasıdır. Erksan, sinema dilinde zaman ve doz kavramlarını yitirmiş bir sanatçı. Belli bir etkiyi sağlayabilmek için o sahnenin alabildiğine uzatılmasını gerekli saymaktadır. 10 saniyelik bir bölümle elde edilecek etkiyi 2 dakikada, 2 dakikalık bir bölümün etkisini 5 dakikada daha iyi biçimde elde edeceğini sanmaktadır. Böylece büyük ölçüde sinema ustalığına, kurgu bilgisine dayanan, sonuç olarak bir ‘atmosfer’ elde etme çabası olan soyut/fantastik sinema dünyasını kuramamaktadır Erksan.”[xix] diye devam ediyordu.

Atilla Dorsay’ın o zaman bu filmlere sıradan bir izleyici gözüyle bakmakla yetindiği ve bu filmlerdeki sinemasal anlatımların hiçbirisini göremediği ya da aktarmak istemediği, yaratılan atmosferi de -herhalde beğenmediği için- yok saydığı ortadadır. Ama bu konuda kesinlikle yalnız değildi. Hayat Dergisinin 29 Ocak tarihli sayısında konuyla ilgili yazıyla birlikte dört seyircinin görüşlerine yer verilmişti. Bunların genel seyirci kanısını yansıtacağı düşünülmüştü.

Avukat Dürver Madenci: “Tek kişinin arzuları televizyona aktarılamaz! Metin Erksan filmleri kendisi için yaptığını söylüyor. Hiç kimse kendi duygularını tatmin için televizyonu alet edemez. Mecbur değil 20 milyon televizyon seyircisi onun anlaşılmaz filmlerini seyretmeye! Çekim sıkıcı, konular basitti ve eğitici hiçbir taraf göremedim.”

Eczacı Bilge Aladağ: “Filmler televizyon seyircisi için sıkıcıydı. İstanbul’da yaşayan kişiler bile(??) bu filmlerden bir şey anlamadı. Özellikle Bir İntihar’ı anlamak için büyük çaba gösterdim. İnsan adeta komplekse kapılıyor. Yeteri kadar kültürü olmadığını sanıyor…”

Nesrin Tabakoğlu: “Çekim güzel, konular ilginçti. Bugüne kadar görmeye alıştığımız filmlerden başkaydı. Modern resim gibi düşünmek gerek. Herkes anlamak istediği şeyi kendisi bulup çıkarmalı. En çok Sazlık’ı beğendim. Bir psikolojik incelemeydi.”

İşletmeci Engin Akyüz: “Bütün günün yorgunluğundan sonra evine dinlenmek için giden insanlara bu filmleri göstermek, eziyet etmekten başka bir şey değildir. Anladığıma göre rejisör bir psikolojik inceleme yapmak istemiş. Bunda ne derece başarılı olmuş? Onu sinema eleştirmenleri cevaplandırır. Fakat bir seyirci için fazla düşünmeyi gerektiriyor. Anlamaya çalıştım, pek bir şey anlamadım. Halkın kültür seviyesi ve sosyal durumu hiç dikkate alınmamış. Erksan bu filmleri kendi sinemasında oynatabilir. Arzu eden gider seyreder, etmeyen gitmez. Fakat yegane eğlenceyi televizyonda arayanlar için tam anlamı ile haksızlık.”[xx]

Yalnızca 45 dakika süren bir filmin Türk seyircisine yaptığı haksızlık büyük olmuştu. Meğer her akşam ona haksızlık edilmeyen programlar yayınlanıyordu ve birden bire Metin Erksan filmiyle onlara eziyete kalkışılıyordu. Seyirciler TV izlerken fazla düşünmek istemiyordu. Peki, televizyonda alışıldık şeyler değil de yeni ve farklı şeyler izlemek isteyenlere, diğer günlerde 45 dakika değil, saatlerce, günlerce yapılan haksızlık ne olacaktı?

“TV’deki filmleri, terliklerini giyip hazım cihazlarının çalışmasında hiçbir rahatsızlık duymadan seyretmek isteyenler, çoğunluğun vergi verdiğini bunun için rejisörün böyle konularla uğraşmaması gerektiği gerekçesiyle karşılaşmalıydılar. Çünkü bu anlayışlı azınlık herhalde vergilerini onlarınkini çok aşan bir intizamla ödedikleri, her Allah’ın akşamı da manasızlıklar uğrunda kilometrelerce pelikül yakıldığını gördükleri halde, bu tür gerekçelere tenezzül etmemişlerdir. Yenilikler, hamleler daima ilk önceleri rahatsız edici olmuştur. Türk Sineması kamerasını, gişe hesabı bakımından seyirci cebini araştıran röntgen cihazı olmakta devam etmekten kurtaran Metin Erksan, kamerayı şuuraltına indirmişti ve bizce en azından bulucu ve tedavi edici tutumuyla, sinemamızın Freud’u heybetinde karşımıza çıkıvermiştir.”[xxi]

Hikayelerin Seçimi

Metin Erksan filmler henüz televiz­yonda gösterilmeden önce yap­tığı konuşmada, “Bu öyküle­ri hiçbir etki altında kalma­dan, tam bir bağımsızlık içinde seçtim. Bu seçimim Türk öykücülüğü üzerinde bir değer yargısı niteliğinde değil­dir. Seçtiğim öyküler ne mevcut olanların en güzelidir, ne de bunlardan baş­ka filme alınacak öykü yok demektir. Türk edebiyatının öykü kesimi geniş bir alandır. Elbette benim seçtiğim bu öy­külerden daha güzelleri vardır. Bu öyküler benim kişisel değer yargımla seçilmiştir”[xxii] demişti. Ama bu konuda da karşıt görüşler çarpışıyordu.

Alim Şerif Onaran hikaye seçiminin iyi yapılmadığını, TV yapımlarının yalnızca dünyada değil tüm evrende büyük seyirci kitlelerini doyuracak nitelikte yapıldığını söylüyordu:

“İlki kadar olmasa bile, ‘Sazlık’ ve ‘Bir İntihar’ için de duyulan karşıt duygu, ge­niş halk kitlelerinde yoğunlaş­tı. Sokaktaki adam, hatta kimi aydın çevreler bu filmleri be­nimsememiş; yönetmenin öz­lediği, seyirci ile kendisi ara­sındaki özdeşlik kurulama­mıştı. Önce şunu kesinlikle vurgulayayım: Ben, gösterilen üç filmi de beğenenler arasındayım. Özellikle ‘Müthiş Bir Tren’i… Bu üç filmde de ken­dine özgü sinema dilini büyük bir başarı ile kullanmış bir sanatçı ile karşı karşıya bulunduğum bilincine vardım. Her ne kadar Erksan’ın büyük resim tutkusu ve gerçek-üstücü ya da psikolojik-yorumlama filmlerinde hoş görülen uzun ve yinelemeli sahneler bakımından, filmde biraz abartmalar varsa da… Metin Erksan bence oyuncu seçimi ve yönetimi, çerçeveleme, alıcı aygıtın tüm yeteneklerinden yararlanma, estetik değeri olan görüntüler elde etmede; bu filmlerde de alabildiğine başarılı idi. Ancak öyküleri iyi seçemediği; bu yüzden, televizyon seyircilerinin büyük çoğunluğu ile özdeşlik kurma olanağını yitir­diği de alınan sonuçtan bel­li… Seyirci bu denli karam­sar atmosferi ve bu tür yorumlamayı tutmamıştır ben­ce. . . Oysa televizyon filmle­ri, tüm evrende, büyük seyir­ci kitlelerini doyuracak nitelikte yapılmaktadır.”[xxiii]

Burçak Evren filmlerin yayınlanmasına karşı olsa da hikaye seçiminde Metin Erksan’dan yanaydı: “Erksan kendisine tanınan olanaklar içer­sinde özgür bir seçim yaptığını, bu seçimin de kendi beğenilerinden oluştuğunu söy­lemişti. ‘Filmlerimi kendim için yaparım’ sözüyle de adeta bu düşüncelerinin altını çizmişti. O halde Müthiş Bir Tren’de Sait Faik’i aramak, ya da öykülerin seçiminden Erksan’ı suçlu tutmak o den­li yanlış bir şeydir.”[xxiv]

Atilla Dorsay da bu seçimleri irdelemişti: “Nedir 5 öykünün ortak yanları? Bizce Erksan, gayet doğal olarak kendi sanat anlayışına ve yapısına yaklaşan öyküler seçmiştir. Bu 5 öykü, bizce bir yandan Türk öykü edebiyatında açıkça veya göreceli olarak ‘soyut’ bir anlayışın örnekleridir. Diğer yandan da, Erksan’ın sinemacı kişiliğinin başlıca birleştirici öğesi olan bir ‘tutku’, ‘saplantı’ (obsession) düşüncesini içerirler…” Atilla Dorsay daha sonra garip bir önermede bulunuyordu: “Erksan eğer 5 öyküyü seçiminde soyut/fantastik öğelerin ve ‘tutku’, ‘kara sevda’ motifinin baş etken olduğunu önceden açıklasaydı, bu kuşkusuz, ilginç ve saygıyla karşılanacak bir çaba olurdu ve öykülerin ‘soyut’ niteliğinin getirdiği şaşkınlık ve tepki bir yere dek önlenmiş olurdu. Erksan bunu yapmamış veya yapamamış, seçimini ve çabasını açıklayıcı hiçbir ölçüt, hiçbir değer ölçüsü verememiştir.”[xxv]

Bir sanatçının eseriyle ilgili bir değerlendirme ölçütü vermesi nasıl olabilir? Filmi izleyenlerin ‘görüş’lerini kısıtlamak, “hayır hayır öyle değil, şu çerçevede bakın, lütfen ona göre değerlendirin” demek, olmayacak bir iştir. Zaten bu ölçütü vermeye kalkan hiçbir sanatçı da ciddiye alınamaz. Bazen kendisi de uymamış olsa da Metin Erksan’ın şu sözlerinin doğruluğu kuşku götürmez: “Yaratıcı eğer insanlara saygı duyuyorsa, eseri hakkında konuşmaz. Eserin kendisini insanlar nasıl anlıyorlarsa doğru olan yargı budur. Konuşuyorsa, saygısızlık ediyor demektir. Yani özgür düşünceyi şartlamak demektir. Bu da sansürün yaptığı şeydir.”[xxvi]

Bununla beraber Atilla Dorsay’ın hikayelerin seçimiyle ilgili görüşü gerçeği yansıtıyor. Metin Erksan kendi sanatsal anlatım isteğine en uygun hikayeleri seçmişti. Fakat Müthiş Bir Tren, Dorsay’ın saydığı tutku, saplantı, kara sevda öğelerinden bağımsız bir hikayedir. Diğer dört öykü bu temalar üzerinden ilerlerken Müthiş Bir Tren, vicdan, suçluluk duygusu ve toplumun geçmişiyle yüzleşmesi öğelerini içerir. Metin Erksan’ın neden tüm öykülerini de aynı tema üzerine kurmadığı ve Müthiş Bir Tren’le diğerlerinden farklı bir hikaye seçimi yaptığını bilmiyoruz. Hikayelerin tamamında bir bütünlük aramadığı, Müthiş Bir Tren’de farklı anlatımlar yapabileceği bir malzeme görmüş olduğu gibi nedenler öne sürülebilir. Ama Müthiş Bir Tren’de karakterin geçmişiyle olan hesaplaşmasına belki bir saplantı olarak bakmak da mümkündür. Kendisi ise bu hikayelerin ortak yanının “olağanüstülük”[xxvii] olduğunu söylemişti. Fakat bu olağanüstülük yalnızca filmlerin anlatımında ortaya çıkar. Özellikle Sazlık ve Hanende Melek filmlerindeki öykülerin içeriklerinde hiçbir olağanüstülük bulunmaz.

Bir Hikaye Nasıl Uyarlanır?

Beş hikayenin yazarları içinde o sırada yaşayan tek kişi olan Samet Ağaoğlu şöyle diyordu: “Bana öyle geldi ki, sayın Metin Erksan hikâyeleri ya­zanların duygularını ken­disi nasıl anlatırdı, işte bunu yapmış. Kendi ‘Bir İn­tihar’ hikayemden bir örnek yereyim: Sevdiği kadının eliyle ölmek isteyen erkeğin, kadının şöhret ve gösteriş ih­tirasını harekete getirmek isteyen telkinlerini, bu şöh­ret ihtirasına uygun, ger­çek dekorlar içinde dü­şünmüştüm. Bildiğiniz mah­keme salonu, o salonu dol­duran kalabalık, jandarma ve polisi ile meselâ İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi salonu. Ama sayın Metin Erksan, ‘mademki hikâyeyi yazan, kadının şöhret ve gösteriş ihtirasını ele al­mış, o halde mahkeme sa­lonu da bu ihtirasa uygun olmalı’ diye düşünerek bir sarayın kocaman salonunu sadece üç hakimden başka hiç bir insan bulunmayan bir mahkeme haline koy­muş. Bu hikâyedeki gerçek değil, onu filme alanın bir çeşit yorumu demektir. Sa­yın Erksan, böylesine yo­rumdan önce yorumun na­sıl karşılanacağını yazardan veya başkalarından sorsaydı iyi olurdu.”[xxviii]

Bekir Yıldız konu hakkında zehir zemberek bir açıklama yapmıştı: “Metin Erksan’ın Müthiş Bir Tren filmini izlediğimde içim cız etti. Sait Faik hikayecilik anlayışı belki bugüne yetmiyordu ama Metin Erksan, Sait Faik’i kendi bulunduğu yerden de gerilere götürmüştü. Demek istediğim, Sait Faik hikayeciliğini yansıtan eser Müthiş Bir Tren olamazdı. Bu hikayenin seçilişinde bir kurnazlık vardı. Salt derme çatma biçim oyunları ile Sait Faik hikayesi halkımıza yanlış tanıtılıyordu.”[xxix]

Bekir Yıldız da o sırada Müthiş Bir Tren’in tam olarak Sait Faik’e ait olmadığından habersizdir. Ama sonuç değişmiyor. İki yazarın söyledikleri de -daha pek çokları gibi- sinema sanatını tam olarak bilmedikleri ve bir edebiyat uyarlamasının, “hikaye tanıtımı yapan” bir film olması gerektiği düşüncesi taşıdıklarını gösteriyor. Kitaplarından, hikayelerinden yapılan “iyi” filmleri beğenmeyen yazarların düştükleri hata da aynıdır. İki sanatın anlatım dilinin çok farklı olduğunu ve bir hikaye uyarlanırken bu anlatım farklarından doğacak değişimlere uğrayacağını göremezler. Ondan da öte, sinema sanatçısı hikayede anlatılan ana konuya, hikayede anlatılan duyguları aktarmaya da zorunlu değildir. Hikaye onun için bir çıkış noktası olabilir ve bu malzemeyle bambaşka anlatımlar yapabilir. Bunu isteyip de yapmadığı/yapamadığı takdirde o sanatçının özgür üretiminden bahsedilemez.

Metin Erksan, Ali Gevgilili’nin düzenlediği bir forumda uyarlamalarla ilgili düşüncelerini aktarmıştı: “Bazı çevreler ele aldığım öykülerdeki içerik ve şekli çarpıtmakla, bozmakla da suçladılar. Sinema sanatçısı, nasıl bir yaratıcı olmalı ki, aldığı başka bir sanatçının yapıtını aynen uygulayabilsin? Bazı çevreler, sinema sanatçısını, yoksa sıra­dan bir kopyacı mı sanıyorlar? Bunları nasıl aynen tatbik eder, kişi?.. Bu yaratıcılık sorunlarını aslında tartışmak bile gerek­siz. Türkiye’de öyle bazı değerler ve kavramlar üzerinde tartışıyoruz ki, bunların tartışılması bile ‘ayıp’. Ama önümüze gelen sorunlar karşısında bazen bu tartışılması bile gereksiz mutlak doğruların üzerinde bir kere daha durmak kaçınılmazlaşabiliyor. Elbette sinema yaratıcısı, bu öyküleri kendine göre yapacak, gerek içeriğinde, gerekse biçimlerinde kendi sözünü edecektir. Ancak, bü­tün bunları yaparken öyküsün­den yararlandığı sanatçıya karşı saygıyı da sonuna kadar koruyacaktır. Fakat ‘saygıyı korumak’ demek, o yapıtı ay­nen sinemaya çekmek demek değildir… Burada, elbette, sanatçı ve yaratıcı kişiliğin de damgası basılacaktır. Televiz­yon için hazırladığım filmlerde ben de öyle yaptım.”[xxx]

Metin Erksan’ın sinema sanatı kapsamında öyküleri uyarlayış biçimi, özgün ve yaratıcı katkısı, eserlerin iyi veya kötü olmasından öte kesinlikle kutlanması gerekirken eleştiriye tutulmuştu. Vecdi Bürün sanatçının hikaye seçimindeki cesaretine dikkat çekiyordu: “Metin Erksan sanat şahsiyetinin temelini meydana getiren araştırıcı bir ruhtan yoksun bulunsaydı, hiç şüphesiz böylesine güç bir yolda ilerlemeye kalkışmaz, moda filmlerin minyatürü sayılabilecek bir hikayeyi seçer, hem şöhret konforunu sürdürür hem eskilerin deyişiyle kapkara anlayışsızlık bulutlarını üzerine çekmekten kurtulurdu.”[xxxi]

Beş hikayeden üçüncüsü de yayınlandıktan sonra tartışmalar devam ededursun henüz asıl fırtına kopmamıştı. Bu fırtınayı bu sefer seyirciler, eleştirmenler, yazarlar, sanatçılar değil bizzat TRT’nin kendisi yaratacaktı. 7 Ocak’ta TRT, beş hikayeden son ikisi olan “Eski Zaman Elbiseleri” ve “Hanende Melek” filmlerinin gösterimini yasakladı…

(Bu yasaklamanın iç yüzü ve devamında yaşanan ibretlik gelişmeler yazının ikinci bölümünde yer alacak.)

Devam edecek…

[i] Milliyet Sanat Dergisi, 16 Ocak 1976, Sayı 167

[ii] Ortadoğu, 25 Aralık 1975

[iii] Cumhuriyet, 13 Ocak 1976

[iv] Milliyet Sanat Dergisi, Sayı 167

[v] Beyazperde, Nisan 1990, Sayı 6

[vi] Cumhuriyet, 19 Ocak 1976

[vii] Tercüman, 25 Aralık 1975

[viii] Tercüman, 09 Ocak 1976

[ix] Milliyet, 13 Ocak 1976

[x] Milliyet Sanat Dergisi, Sayı 167

[xi] Oktay Akbal, Cumhuriyet, 21 Ocak 1976

[xii] Milliyet, 18 Ocak 1976

[xiii] Birsen Altıner, Metin Erksan Sineması, Pan, 2005

[xiv] Milliyet, 18 Ocak 1976

[xv] Vizon, Haziran 1987

[xvi] Milliyet Sanat Dergisi, Sayı 167

[xvii] Milliyet Sanat Dergisi, Sayı 167

[xviii] Cumhuriyet, 19 Ocak 1976

[xix] Cumhuriyet, 13 Ocak 1976

[xx] Hayat, 29 Ocak 1976, Sayı 5

[xxi] Vecdi Bürün, Ortadoğu, 08 Ocak 1976

[xxii] Metin Erksan’la Konuşma, 21 Aralık 1975 TRT Yayını

[xxiii] Milliyet Sanat Dergisi, Sayı 167

[xxiv] Milliyet Sanat Dergisi, Sayı 167

[xxv] Cumhuriyet, 13 Ocak 1976

[xxvi] Hayat, 29 Ocak 1976, Sayı 5

[xxvii] Milliyet Sanat Dergisi, Sayı 167

[xxviii] Milliyet Sanat Dergisi, Sayı 167

[xxix] Cumhuriyet, 13 Ocak 1976

[xxx] Milliyet, 18 Ocak 1976

[xxxi] Ortadoğu, 08 Ocak 1976

Yazar hakkında: Murat Kirisci

1979 yılında Aydın’da doğdu. İstanbul Üniversitesi Radyo-TV Bölümünü birincilikle bitirdikten sonra Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Sinema-TV bölümünden 2008 yılında mezun oldu. 2000 yılında ilk kısa filmi olan “Bebek”le Altın Portakal Jüri Ödülü ve Seyirci Ödüllerini kazandı. 2006’da ilk 3D animasyon filmi olan “Gazap”, IAF İstanbul Uluslararası Animasyon Festivali Jüri Ödülü ve Yıldız Kısa Film Festivali En İyi Animasyon Film ödüllerini aldı. Senaryo ve yönetmenlik çalışmalarının yanında 2013’ten beri Öteki Sinema’da sinema üzerine yazılar yazıyor.

Bir yorum var

  1. Mustafa Yılmaz

    Nihayet bu filmler hakkında yazan birisi çıktı. Size çok teşekkür ederim.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: