Metin Erksan’ın Şeytanları

“Bilginin erişemediği yerde büyük bir çaresizlik içindeyim…”

Exorcist filminin tüm dünyada sansasyon yaratması üzerine, fantastik filmlere meraklı bir sinemacımız olan Hulki Saner, Exorcist’i Türk Sinemasına uyarlamaya karar verdi. Bu uyarlamayı Metin Erksan’dan başkasının yapamayacağını düşünerek, uçak biletini alıp onun filmi Londra’da izlemesini istedi.

Öteki Sinema için yazan: Murat Kirisci

Metin Erksan, Türkiye’de ilk baskısını Kasım 1972’de yapmış olan “Şeytan” kitabını da okuyup Mart 1973’te Londra’da gösterime girmiş olan filmi görmek üzere yola çıktı. Londra’daki sinemanın girişinde herkese bir broşür dağıtılıyordu. Bu broşürde, filmde İsa’nın şeytan üzerindeki gücünün yansıtılamadığı, şeytani olguların oldukça gerçekçi gösterildiği, bu yüzden izlemenin tehlikeli olduğu, filmin strese ve bunalıma yol açabileceği şeklinde uyarılar bulunuyordu. Metin Erksan filmi görüp yurda döndü ve Hulki Saner’e, Türk Sinemasının o günkü ekonomik ve donanımsal koşulları dahilinde bir Exorcist uyarlaması yapılmasının imkansız olduğunu söyledi…

exorcist_1797959i

Ama şeytanlar iş başındaydı: “Bu film hakkında orada (Londra) pek çok yazı okumuştum. Filmi buzdolabında çekmişler. Yani ağızdan çıkan dumanlar için stüdyoya buzdolabı yapılmış. Filmin operatörü Amerikan kameramanlar mecmuasında, kızı yukarıya çelik tellerle çektiklerini, bu tellerin hepsinin gözüktüğünü, kare kare bu tellerin silindiğini yazmış. Hulki Saner benim ‘Bu film olmaz’ dememe kulak asmadı, allem etti kallem etti bana bu filmi çektirdi…” (Altıner, 2005) Fakat, Hulki Saner’in ısrarları ve Erksan’ın ekonomik sıkıntıları dışında onun filmi çekmeyi kabul etmesinde başka nedenler de olmalıdır. TRT için çektiği öyküler ve daha sonraki sinema filmleri olan Kadın Hamlet ve Sensiz Yaşayamam da fantastik öğelerle dolu, bazıları tedirgin edici, gerilimli sahneler içeren yapımlardır. Metin Erksan’ın sinema filmi üretimlerinin son dönemlerinde fantastik anlatımlara yönelmiş ve ilgi duymuş olduğu ortadadır. Şeytan filminin de o güne kadar Türk Sinemasında yalnızca 2 örneği verilmiş olan bir türe ait olacağının da bilincinde olmalıdır. Açıkça bu fantastik korku filmini, kendi anlatım kaygılarını ve “şeytanlarını” yansıtmak adına bir fırsat olarak görmüş olması olasıdır. Aşağıda filmi incelerken bunun izlerini göreceğiz.

Şeytan filminin Exorcist’ten birebir kopyalanmış olduğuyla ilgili yaygın ama son derece yanlış bir kanı vardır. Filmin farklılıkları asla İncil’in ve Roma Ayin Kitabı’nın Kuran’a, kutsanmış suyun zemzem suyuna çevrilmiş olmasından ibaret değildir. Öncelikli fark ana karakterlerde ortaya çıkar. Tuğrul, Amerikan uyarlamasındaki Peder Karras gibi inancını sorgulayan bir din adamı değil, bilimin pek çok alanına ilgi duyan ateist bir doktor ve yazardır. (O güne kadar bir Türk filminde ateist başrol karakterinin bulunup bulunmadığını incelemek de ilginç sonuçlar ortaya koyabilir.) Ayten de Regan’ın annesi Chris gibi bir film yıldızı değil, kocasından ayrılmış sosyetik modern bir kadındır.

4aac8a96110196b8590a0ca32445bcaa“The Exorcist” 95, “Şeytan” ise 75 sahneden oluşur. (Karşılaştırmada doğal olarak Exorcist filminin 1973 versiyonu dikkate alındı.) Bu sahnelerden, kitapta olmayıp da her iki filmde de aynı olan yalnızca 6 sahne vardır. Buna karşın Amerikan uyarlamasında olmayıp Şeytan’da var olan sahne sayısı da 6’dır. Bunlardan 4 tanesi kitapta da olmayan özgün sahnelerdir. Amerikan uyarlaması ve kitaptan farklı yorumlanmış sahne sayısı ise 21’dir. (Filmdeki bu farklılıklar ve içerdikleri son derece ilginç anlatımlar yazının devamında irdelenecek.) Yalnızca bu sayılar bile iki filmin birebir aynı olmadığını kanıtlar. Bununla birlikte Şeytan filmi sadık bir uyarlama olarak temelde The Exorcist kitabının ve filminin anlattığı olay örgüsünü kullanır.

Şeytan filmini değerlendirirken yapılacak en büyük yanlış, filme yalnızca İslamiyet penceresinden bakmak olur. Filmde İncil’in Kuran’a, kutsal suyun zemzeme çevrilmiş olması, sonda ana kızın camiye gidiyor olmaları filmin bütünündeki olayları ve şeytanın eylemlerini yalnızca İslami yönden incelememizi zorunlu kılmaz. Öncelikle İslamiyet’te şeytanın insan ruhunu ele geçirmesi diye bir olgu yoktur. Buna en yakın varlıklar kötü cinlerdir. Fakat cinler de ruhu ele geçirmezler, yalnızca korkutup değişen sürelerde rahatsızlık verirler. Bir cinin insanın içine girebileceğiyle ilgili Kuran’da bir ayet yoktur, aktarılmış olan hadislerde ise; tuvalete gidildiğinde cinlerin avret yerlerinizi görmemeleri için bismillah çekmek, gece uyandığınızda abdest alırken ağzı çalkalamaktan ibarettir. (Çünkü gece gelip ağzın içinde konaklarlarmış.) İnsan içine şeytan/cin girmesiyle ilgili tek hadis İbn Meace’nin aktardığı şu olaydır:

Osman bin Ebi’l-As, namaz kılarken ne yaptığını bilmez olur. Bunun üzerine Peygamber’e giderek durumu anlatır. Hz. Muhammed “Anlattığın şey, şeytandır! Onu bana yaklaştır!” deyince Osman bin Ebi’l-As diz çöküp yaklaşır. Peygamber onun göğsüne vurup ağzına tükürür, “Çık! Ey Allah’ın Düşmanı!” der. Bunu üç kez tekrarlar. Ardından da Osman bin Ebi’l-As’a, “Git işinle meşgul ol!” der. Böylece adam cinden kurtulmuş olur. Bu olayda bile kişi cin/şeytan tarafından ele geçirilmemiş yalnızca namaz kılarken rahatsızlık duymuştur.

İslamiyet’teki “rukye” de yalnızca uğursuzluğu, hastalığı hafifletmek veya uzak tutmak üzere yapılan dualardır. Cin çıkarmak için rukye yapılması diye bir şey İslamiyet’te yoktur. Fakat günümüzde bu yönde boş inançlar varlığını sürdürür. Aynı şekilde ruhçuluk da (ispritizm) İslam inanışında yer almaz.
İnsanın içine kötü bir ruhun girmesi, eski Türk inanışlarında bulunur. Şamanların ruhlarla iletişime geçerek hastanın içindeki kötü ruhu kovma ayinleri yapması Orta Asya’daki bazı bölgelerde halen devam eden bir uygulamadır. Türkiye’de, kabul ettikleri İslam inanışına rağmen halk kötü ruhlar tarafından ele geçirilebileceği inanışını -diğer bazı eski inanışlarından öğeleri taşıyıp İslamiyet’e kaynaştırması gibi– sürdürmektedir. Türkler cini, kendi inanışlarındaki kötü ruhlarla bağdaştırıp, onun özellikleriyle donatmışlardır.

En eski Türk destanlarından biri olan Altay/Yakut Yaratılış Destanı’nda Tanrı Ülgen’e baş kaldıran Erlik, bundan böyle yeraltının tanrısı haline gelir. İnsanlara karşı Kötü Ruhlar’ı yaratan da Erlik’tir. Bu kötü ruhlar çoğunlukla insanlara zarar verip korkutmak amaçlı hareket ederler. Albastı/Al Karısı gibileri ise öldürmeyi de amaçlar.

seytan (turkish exorcist) vhs frontŞeytan filminde şeytanın ele alınış şekline baktığımızda böylece onun yalnızca İslamiyet’teki şeytanı değil eski Türk inanışlarındaki kötü ruhlar ve diğer semavi dinlerdeki tanımları da kapsadığı görülür. Bunu ayrıca filmde Tuğrul Bilge’nin yazdığı Şeytan kitabının alt başlığında bulunan “Evrensel Dinlerde Şeytanın Ruh Zaptetmesi” ibaresinden ve Şeytan çıkaran Hoca’nın “Bu şeytanla daha önce de karşılaşmıştım” sözünden de anlarız. Hoca’nın İslamiyet’teki Tanrı’ya baş kaldırmış olan Şeytan’ı değil, onu temsil eden ve sayıları birden fazla olan daha alt düzey varlıklardan bahsettiğini düşünmek gerekir. Hoca İslam dinine mensup biri olarak şeytan kovma ayinini de İslam terminolojisini kullanarak yapmak durumundadır.

Hıristiyanlıktaki dinsel ve mitolojik ögelerin resmedilmesi geleneği İslamiyette olmadığından şeytanın asıl şeklinin nasıl olduğuyla ilgili görsel veriler bulunmaz. Şeytanla ilgili imgelemimizi (çirkin bir yüz, sivri uzun kulaklar, sivri dişler, uzun kuyruk vs.) Hıristiyanlık kaynaklı görsellerden edinmişizdir. Ama iyi bilinen bir örnek Mehmet Siyah Kalem adlı, kimliği kesin kanıtlanmamış sanatçı/sanatçıların şeytani yaratıklar odaklı resimleridir. Bu resimlerdeki şeytani varlıklar Türklerin şeytan/kötü ruh/cin olgularını nasıl tasavvur ettikleri üzerine önemli bilgiler verir.

Seytan PosterŞeytan filmi bu iki şeytan imgesini de kullanır. Şeytan çıkaran Hoca’nın Ortadoğu’daki kazılarda yüzleştiği heykel, Hıristiyan imgelemindeki şeytanı hatta Dracula’yı andıran (son derece amatörce yapılmış) bir heykeldir. Tuğrul Bilge’nin evinde şömine duvarına yerleştirilmiş şeytan imgesi ise, Siyah Kalem’in resimlerindeki şeytanlara benzer. Film bu şeytan imgesiyle açılır…

Kitapta ve Amerikan uyarlamasında olmayan ilk ayrıntı, tavan arasındaki gürültülerin duyulduğu gecenin sabahındaki sahnede görülür. Ayten, yardımcısı ve kızı Gül’ün öğretmeni olan Suzan’a o gün ne çalışacaklarını sorar ve “Matematik” cevabını alır. (Suzan’ı canlandıran Ahu Tuğba’nın ilk filmidir Şeytan.) Ayten “Nasıl gidiyor matematik?” diye sorunca Suzan “Doğrusunu söylemek gerekirse şöyle böyle” diye cevaplar. Ayten akşam eve döndüğünde ise yine Suzan’a “Matematik dersi nasıl gitti?” diye sorar. Gül çıkagelince onu “16 kere 16 kaç eder?” diye sınava çeker. Gül geçiştirmeye çalışır, “Bırak şu matematiği anne, asıl, yaptığım heykelleri gör.” Annesi ise matematik konusundaki takıntısını sürdürür: “Biliyorum güzel resim yapıyorsun ama matematik de bilmek gerek.”

Bu sahnelerdeki matematik vurgusu, matematikteki sonradan başarısızlığın, Gül’de ortaya çıkacak hiper kinetik davranış bozukluğunun bir belirtisi olduğu için yapılır. Şeytan filmi, bu ayrıntıyı kitaptan daha belirgin kullanır ve Gül’ün matematik dersindeki başarısızlığını, şeytanın etkisi altına girmeye başladığına dair bir ipucu olarak verir. Ama filmde hastalık ve matematik ilişkisinin neden önemli olduğu açıklanmadığı için bu konuşmalar yalnızca ilgili doktorların anlayabileceği bir ayrıntı olarak kalır.

Ayten’in tenis oynadığı sahne de ne kitapta ne Amerikan uyarlamasında bulunmaz. Bu sahnede Tuğrul’la birlikte yoldan geçmekte olan Ekrem Ayten’i görüp “Ben de sana gelmek istiyordum” der. Kitaptaki ve Amerikan uyarlamasındaki film seti sahnesi en ekonomik şekilde tenis sahnesiyle değiştirilmiştir.

Önemli bir sahne de Gül’ün, annesine yaptığı heykelleri göstermesidir. Gül, Regan’ın aksine ilk başta daha akıllı uslu ve esprili bir kızdır. Heykellerini gösterirken “Bu meşhur heykeltıraşın tek müşterisi olarak heykellerimi satın alacak mısın?” diye sorar ve gülüşürler. Annesi heykellerden birine bakarak hafif endişeli gözlerle “Ne garip bir dünyan var” der. Bu replikle, Şeytan’ın kızı etkisi altına almaya başlamış olduğunu göstererek Amerikan uyarlamasında olmayan güzel bir anlatım oluşturulmuş olur.
Tuğrul’un eve gelip dayısıyla karşılaştığı sahne de kitapta ve Amerikan uyarlamasında yoktur. Dayısı onu beklerken Tuğrul’un yeni yazmakta olduğu kitabın taslaklarını okumuştur, “Yine saçma sapan bir sürü şey yazmışsın, kim anlar bunları?”. Tuğrul annesinin evinden ayrılıp onu yaşlı ve hasta halde bıraktığı için vicdan azabı çekmektedir: “Annemin durumu beni de çok üzüyor dayı.” Tuğrul, orijinal metindeki Karras gibi bir din adamı değil doktordur. Ama mesleğini para kazanmak için kullanmamakta, “kimsenin okumadığı” kitaplar yazmaktadır. Annesinin ise iyi bir bakıma yani paraya ihtiyacı vardır. Bu sahnedeki “kimsenin okumadığı kitaplar yazan yazar” karakteri, Metin Erksan’ın senaryosunu yazdığı “Fırtına Gönüller” (1985) filminde de vardır. Erksan’ın tutkunu olduğu konulardaki yazı ve araştırmalarının, en severek çektiği ama iş yapmayan veya Sevmek Zamanı gibi gösterime bile girmeyen filmlerinin başka kimsenin ilgisini çekmediğiyle ilgili kaygısının ifadesidir bu.
Gül’ün kendi kendine oynadığı ruh çağırma tahtası sahnesi de farklı başlar. Gül Suzan’la bale çalışırken annesi ruh çağırma tahtasıyla çıkagelir. “Bu ruh çağırma tahtasıyla sen mi oynuyorsun?” Gül’ün bale eğitimi de alıyor olması, daha önceki tenis sahnesiyle birlikte Batı kültürünün etkisindeki Türk burjuva ailesine vurgu yapar. Gül’ün, ruh çağırma tahtasında birlikte oynadığını söylediği isim Kaptan Larsen’dir. Exorcist’teki Kaptan Howdy’ye yeni bir boyut kazandırır bu isim. Kaptan Larsen, Jack London’un Deniz Kurdu kitabındaki acımasız, küfürbaz, bazen canileşen, tayfalarda nefret uyandıran bir karakterdir. Şeytan filmi Kaptan Larsen’in bu özellikleriyle, Gül’ün içine giren şeytanın karakterini de anıştırmış olur.

Seytan Metin Erksan

Gül’ün annesine Ekrem’le ilgili “Onu babam kadar seviyor musun?” sorusuna karşılık Ayten “Ben babandan başka kimseyi sevemem.” der ama sonra şehirlerarası aramayla kocasına ulaşmaya çalışırken kızgınlıkla “Bütün suç, babası olacak o adamda” diye çıkışır. Gül’ün, yatağı sallandığı için annesinin yatağına gelmiş olduğunu gördüğümüz sahnenin başında Ayten telefon sesiyle uyanır. Operatör şehirlerarası aramayı kabul etmek isteyip istemediğini sorunca Ayten “Hayır görüşmek istemiyorum” deyip telefonu kapatır. Böylece Ayten’in aslında ayrıldığı kocasıyla konuşmak istemediği ve Gül’e tersini söyleyerek onu kandırdığı ortaya çıkar. Babayı reddederek geleneksel Türk aile yapısını baltalamaktadır.

Orijinal metinde olmayan en önemli farklardan biri Ayten’in tavan arasında bulduğu kitaptır. Şeytan üst başlığı altında okuya okuya bitmeyen bir alt başlığı vardır bu kitabın: “Şeytan: Akıl Hastalıkları Hakkındaki Çağdaş Görüşlerin Işığı Altında Evrensel Dinlerde Şeytanın Ruh Zaptetmesi ve Şeytan Kovma Merasimi – Tuğrul Bilge”. Bu kitap ismi, Metin Erksan’ın gazete yazılarını takip etmiş olanların hemen kavrayacağı gibi, tam da onun yazacağı bir başlıktır. Ayten kitabı kimin tavan arasına koyduğunu sorar hizmetçilere, kimse bilmemektedir. Bu sahnede o güne kadar Türk filmlerinde hemen hiç görülmemiş olan yinelemeli plan tekniği kullanılmıştır. Ayten’in “Kitabı sen mi koydun oraya?” diye sorduğu üç sefer de aynı açıdan, aynı şekilde çekilmiştir.

Akıl hastalıklarıyla ilgili böyle bir kitap yazmış olan Tuğrul Bilge’nin annesi akıl hastanesine yatırılmıştır. Tuğrul’un, annesinin içler acısı haliyle karşılaştığı sahnede, annesinin yatağa bağlanış şekli Gül’ün sonradan yatağa bağlanış şekliyle birebir aynıdır. Bu ayrıntı, Tuğrul’un yaşadığı derin vicdan azabının görsel karşılığının Gül karakteriyle devam ettirilmesi açısından önemli ve güzel bir anlatımdır. Daha sonra Tuğrul’u acı içinde annesinin tabutunu taşırken görürüz. Cenaze sahnesi Amerikan uyarlamasında yoktur. Tuğrul’un annesini toprağa verdikten sonra evde dayısıyla dertleştiği sahne de farklıdır. “Bu suçluluk duygusundan kurtulman gerekir” der dayısı. Tuğrul ise “Yıllarca beni okutmak için türlü çileler çekti, dilencilik bile yaptı.” diyerek kitapta olan ama Exorcist filminde belirtilmeyen bir bilgi verir. Tuğrul’un bunları söylerken katıla katıla ağlaması, vicdan azabından ne kadar etkilenmiş olduğunu göstermek açısından daha başarılıdır.

Gül’ün doğum günü partisi kitapta film setinde yapılır. Exorcist filminde bu sahne yoktur. “Şeytan”da ise Ayten’in evde düzenlediği parti Gül’ün doğum günü partisine çevrilmiştir. Bu son derece başarılı kararla, Gül’ün belirgin değişiminin başlangıcı 12. yaş gününe (sembolik olarak ergenliğe adım attığı yaşa) denk getirilmiş olur. Kitapta ve filmde hiç karşılaşmayan Burke ve Regan karakterlerinin aksine Ekrem ve Gül birbirleriyle hiç anlaşamayan kişiler olarak sunulur. Ayten “Bıktım usandım bu kavgalarınızdan” der. Bu yerinde anlatımlarla hem Ekrem “Babanın doğum gününe gelmeyişine sıkılıyorsun değil mi?” diye Gül’ü kızdırarak Gül’ün babasızlık acısına vurgu yapmış olur hem de daha sonra Gül’ün Ekrem’i öldürmesi için bir neden oluşturulur.

Partideki altına işeme sahnesinden sonra Ayten Gül’ü yıkayıp yatırır. Gül yatmadan önce annesine “Allah neden insanların yanılmasına izin veriyor?” diye sorar. Annesi ise sevecen bir şekilde gülümseyip “Bunları sonra konuşuruz” der. Böyle bir sorgulama sahnesi Amerikan uyarlamasında yoktur. Bu sahne Gül’ün Regan’ın tersine Allah kavramından haberdar olduğunu, annesinin de kitaptaki gibi bir ateist olmadığını gösterir. Bir sahnede Komiser’in evdeki Şeytan kitabına bakıp “Böyle şeylere inanır mısınız?” sorusuna “Hayır inanmam” demesi, şeytana değil, şeytan tarafından zapt edilmeye inanmamaktır. Sosyetik bir yaşam sürseler de bu anne-kız Allah’a inancı olan kimselerdir.

Şeytan filmi Türk Sineması kapsamındaki ilk korku filmlerinden biri olsa da bunca yıldan sonra onu bir korku filmi olarak izlemek olanaksızdır. Yalnızca küçük çocuklar ve korku filmlerine aşina olmayıp Exorcist’i de izlememiş olanlar bazı sahnelerde korkup gerginlik yaşayabilirler. Ama filmdeki üç sahne bu atmosferi onlar için de yerle bir edecektir.

Filmde kahkahayı patlattığımız ilk yer; Gül’ün çığlığıyla onun odasına koşan Ayten’in, yatakta zıplayıp duran Gül’ün “Durdur şunu anne!” diye yalvarması üzerine yatağa atılması ve birlikte zıpladıkları sahnedir. Oysa Amerikan uyarlamasında aynı sahne olmasına rağmen bu izleyene komik gelmez. Şeytan filmindeki sahnede asıl komik olan şey oyuncuların zıplama şekillerinden doğar. Amerikan uyarlamasında yatak anneye pek etki etmezken Şeytan’da anne-kızın senkronize zıplayışları ister istemez komik bir görüntü oluşturur. Böylece o zamana kadar Türk filmlerinde pek görülmemiş garip bir havada ilerlemekte olan filmin etkisi bu sahneyle yara alır. Gül’ü canlandıran Canan Perver bir televizyon programında, dekorun altına yerleştirilmiş özel bir mekanizmayla yatağın zıplatıldığını söylemiştir. Ama belli ki çekimde bu güçlü mekanizmanın ayarlarında bir değişiklik yapılamamıştır.

Filmin diğer bir komik sahnesi şok tedavisidir. Bu sahnede Gül’ün tedavi esnasında çektiği işkenceyi görmemiz gerekirken çocuğun titreyip duran başı yine ister istemez gülmeye yol açar. Buna da Gül’ün ağzına sıkıştırılmış peçete ve kızın donuk bakışları neden olur. Oysa acı çektiğine dair tepkiler vermesi sağlansa bu etki tersine dönebilirdi.

Psikolog sahnesinde Gül’ün doktorun hayalarına yumruk atması da gülmeye yol açabilir. Bu sahnede Gül’ün hayaları tutup sıkması gerekirken bir oto-sansür uygulanıp yumruğa çevrilmiş ama sonuç pek iyi olmamıştır. Sahnenin başında Gül’ü hipnotize eden psikologun “Çok kolay oldu, hayret” demesi yalnızca kitapta olan bir ayrıntıdır. Bu sözle, Gül’ün belki de hipnotize olmadığıyla ilgili bir gerginlik yaratılmış olur.

Seytan 2 Metin Erksan

Doktor grubunun Ayten’le bir toplantı masasının etrafında konuştuğu sahne Amerikan uyarlamasıyla aynıdır. (Filmde doktorlardan birini de Yavuz Özkan oynamıştır.) Ama burada doktorlar son çare olarak bir şeytan çıkarıcıyı değil, çocuğun içindeki “ikinci kişiliği” çıkaracak bir telkinci önerirler. Böylece Exorcist’teki doktorların bir rahip bulması önerisi yerine daha gerçekçi olan bir telkinci (terapist) önerisi yer alır.

Gül’ün kitap açacağını cinsel organına saplayıp durduğu kanlı sahne filmdeki çocuk cinselliğini çağrıştıran tek yerdir. Bu sahnenin devamında Gül başını 180 derece çevirirken, baş modeli yerine çok daha ekonomik olan vücut modeli kullanılmıştır. Böylece gerçekçi bir kafa yapma zorunluluğu ortadan kalkmış oyuncunun vücut modeli arkasından başını çevirmesi yeterli olmuştur. Fakat bu vücut modeli, oyuncunun gerçek vücudunu saklayabilmek için daha büyük yapıldığından sahteliğini belli eder. Yine de sahne alt açıdan çekilerek bu sorun atlatılmaya çalışılmış ve belli oranda başarılı olmuştur.

Doktorlardan sonuç alamayan Ayten, Ekrem’in ona daha önce bahsettiği Tuğrul’la buluşur. Ondan kızının içine girmiş olan şeytanı çıkarmasını ister. Tuğrul “Artık böyle şeylere inanılmıyor” deyince Ayten “Ama sizin bu konuda bir kitabınız var?” der. Tuğrul’un bilim konusundaki netliği bir kez daha vurgulanır: “Ben inandığım şeyleri değil bildiğim şeyleri yazdım.” Yine de Gül’ü görmek üzere onunla eve gelir. Tuğrul’un Gül’le ilk karşılaştığı sahne kitaptakiyle aynıdır ama Gül’ün Tuğrul’un inancıyla ilgili söyledikleri yalnızca Şeytan’da bulunur. Gül’ün içindeki şeytan Tuğrul’a “Sen inanmıyorsun.” der, “Üstelik bana da inanmıyorsun.”

Tuğrul gördüklerinden sonra Gül’ü bir akıl hastanesine yatırmayı önerir. Ayten “O bir akıl hastası değil o bir şeytan!” diye bağırıp ağlamaya başlar. Ayten, Chris’e göre daha güçlü bir kadındır. Bu sahne nadiren sinirlerine hakim olamayıp ağladığı yerlerden biridir. Tuğrul’a “Gül’ün başını arkaya doğru döndürdüğünü kendi gözlerimle gördüm, ancak şeytanlar yaparmış bu hareketi” demesi de yalnızca Şeytan’da bulunur. Bu doğaüstü hareketi haber vermesi önceki uyarlamada bulunmaz.

Gül’ün ses kayıt cihazına kaydedilen konuşmaları da farklıdır. Cümleleri tersten okuduğu anlaşıldığında Amerikan uyarlamasında Regan “Bize zaman tanı… Bırak ölsün” demektedir. Şeytan’da ise “Rahat bırakın beni. Çekil karşımdan… Sen ne biçim adamsın? Şeytanım dedim sana… Gökyüzünde işaretler göründü, cehennemin kapıları açıldı” dediği ortaya çıkar. Son cümle açıkça kıyamet gününe işaret eder. Tuğrul’un kıyameti yaklaşmaktadır…

Aynı zamanda bir din bilgini olan Tuğrul, din eğitimini aldığı hocalarından birinin yanına gider. Hoca da onun inancını sorgular: “Sen şeytan tarafından zapt edildiğine inanıyor musun?” Tuğrul’un gördükleri karşısında kafası karışmıştır ama bilime inancı sürer. “Ben şeytan kovmanın kuvvetli bir telkin olduğuna inanıyorum ama bilginin erişemediği yerde büyük bir çaresizlik içindeyim.” Bu konuşmanın, Metin Erksan’ın anlatıma yerleştirdiği kendi kaygıları olduğu çok açıktır. “Ben yalnızca bilime inanırım” diyen, evindeki kütüphanesinde 20 binden fazla kitap bulunan gerçek bir entelektüel olan Metin Erksan, yalnızca bilime inanan bir karakterin bilimin çözemediği bir olgu karşısında yaşadığı çaresizliği anlatarak, filmi korku türünde kişisel bir anlatıya dönüştürmüştür. Metin Erksan’ın şeytanları, bilginin erişemediği yerlerdedir.

Başta gördüğümüz arkeolog Hoca tüm bu olanlardan sonra Gül’ün içindeki şeytanı kovmak üzere gelir. Kitapta olup ilk uyarlamada olmayan şu sözleri söyler: “Şeytanın asıl hedefi, ruhunu çaldığı kişi değil biziz.” Bu çok önemli konuşmanın kullanımı, filmdeki korku öğelerinin hedefinin Tuğrul olduğunu bir kez daha vurgular.

Şeytan kovma ayini başladığında Gül’ün yatağı yükselir. Arkasından, yataktan bağımsız kendi havalanır. Bu özel efektli sahneler başarılı şekilde çekilmiştir. Metin Erksan bu sahneyle ilgili olarak “Filmde kızın yatağında yatarken yukarıya doğru havalanması sahnesi var. Biz de kızı Hollywood’un yaptığı gibi tellerle yukarıya çekeceğiz. Önce kızı bağladık. Hollywood kızı elektrikle yukarıya çıkardı, bizde böyle bir teknik yok. Ben Haliç’ten getirttiğim bocurgatla kızı sağa sola sallamadan yukarı çektirdim. (…) Tellerin gözükmemesi için duvarlara çizgili kağıt aldırdım. Horizontal basılmış çizgileri ben vertikal kullandım. Ayrıca tellerin gözükmemesi için farklı bir ışık düzeni kurdurdum. Işık kontürden gelince teller gözükmedi…” diyor. Ama sahnede yalnızca bu planlarda değişen ışıklar hemen göze çarpar. Görüntü yönetmeni planlar arasında bir denge oluşturamayıp sahne içinde ani ışık atlamaları yaşanmasına neden olmuştur.

Exorcist’te Regan’ın yataktan bağımsız yükseldiği sahnede Peder Merrin ve Karras “İsa’nın gücü seni çıkmaya zorluyor!” sözünü 14 defa söylerler. Şeytan’da ise bunun karşılığı olarak seçilmiş “Allah’ın rahmeti üzerine olsun!” repliği insanı canından bezdirecek şekilde arka arkaya 23 kez tekrarlanır. Üstelik belli ki daha da fazla söylenmiş ama kurguda kesilmiştir. Sahnenin sonunda ise yine kitap ve ilk uyarlamadan farklı bir olay gerçekleşir. Gül’ün yanında filmin başında gördüğümüz şeytan heykeli belirir ve Gül bu heykel gibi kollarını kaldırıp önünde eğilip kalkarak ona tapınma hareketleri yapar. Böylece şeytan, Hoca’ya deminden beri ettiği dua ve gayretlere rağmen küstahça bir karşılık vermiş olur.

Şeytan Tuğrul’un suçluluk duygularını ateşleyecek şekilde onun sesiyle konuşmaya başlayınca buna dayanamayan Tuğrul “Sen annem değilsin, sen bir şeytansın!” der. Şeytan bu sırada gerçekten annesi olarak görünür. “Demek şeytana inanmaya başladın… Ben senin annenim Tuğrul, hani o harap evde bıraktığın zavallı annen. Ömrüm hamamböceklerinin kaynaştığı evlerde çürüdü.” diyerek vicdan sömürüsünü sürdürür. Tuğrul’un şeytanı olan bu vicdan azabı onu giderek yıkmaya ve sona yaklaştırmaya başlamıştır. Ayten “Kızım ölecek mi diye sorduğunda son bir gayretle “Hayır ölmeyecek” diyerek odaya çıkar. Hoca’nın ölmüş olduğunu görünce nefretle Gül’ün üzerine atılır. Boğuşma sırasında şeytan Tuğrul’a geçer ve onun elleriyle Gül’ü boğmaya çalışır. Ama Tuğrul buna karşı koyarak kendini pencereden atar ve Gül’ü kurtarır. Pencereden atlama sahnesi Amerikan uyarlamasından çok daha güzeldir.

Önemli bir fark da Tuğrul ölürken gerçekleşir. Yanına koşan komiser, sorularına elini sıkarak cevap vermesini ister. “Evet” için bir, “hayır” için iki kere… Komiser sorar: “Pencereden seni birisi mi attı?” Tuğrul İki kere el sıkar. “İntihar mı ettin?” Bir kere el sıkar.

“Doğru mu söylüyorsun?” Tuğrul cevap veremeden ölür. Yalan olsa bile bunu Gül’ün suçlanmaması için yapmış olabilir ama zaten bildiğimiz üzere yalan söylemesi için başka bir neden yoktur. Tuğrul Gül’ü kurtarıp kendi şeytanından kurtulmak için intihar etmiştir.

Seytan 3 Metin Erksan

Kitapta ve Amerikan uyarlamasında olmayan son sahne ise camide geçer. Ayten ve Gül camiye geldiklerinde Kuran okunmaktadır. Camide hiç kimse yoktur. Yalnızca Tuğrul’un yardım için başvurduğu hoca ayakta durmuş onlara bakmaktadır. Gül ona koşup elini öper ve annesinin yanına geri döner. Hep yanlış söylendiği gibi dua etmezler, yalnızca bir cami ziyareti söz konusu gibidir. Bu sembolik sahneyle, Batı kültürü etkisinde yaşamakta olan Ayten’e geleneksel değerleri hatırlatılmış olur. Film, kameranın cami avizesinin oluşturduğu çemberin altında sema hareketini çağrıştıran şekilde dönüp durmasıyla sonlanır.

Şeytan özgün müzik çalışması içermez. Exorcist’te tek bir sahnede duyulan Mike Oldfield’ın Tubular Bells melodisi film boyunca bonkörce kullanılmıştır. Aydınlatma sorunu ise başka sahnelerde de bulunur. Filmin en başında camdan yansıyan, rüzgarda sallanan ağaçların gölgeleri ve salonun loş ışıklandırması çok başarılı bir atmosfer yaratırken hemen arkasından Ayten’in çıktığı üst katta, zaten aydınlık olan ortamda ışık yakıldığında çok da bir değişiklik olmaz. Bu durum birkaç sahnede daha tekrarlanır. Bir korku filminde atmosferin en önemli öğesi olan aydınlatma Gül’ün odasındakiler dışında genel olarak başarısızdır.

Canan Perver’in olağanüstü oyunculuğunu da anmak gerekir. Henüz 12 yaşındayken oynadığı bu filmde, özellikle doğum günündeki huysuzlukları, hastanedeki hırçın halini, şeytana dönüşme aşaması ve dönüştükten sonra da küçük bir oyuncu için oldukça zorlayıcı olacak şeytani ifadeleri yansıtmada müthiş başarılı bir oyun vermiştir. Şeytan bünyesinde üç farklı karakteri ve şeytanın sürekli değişen; bazen acınası, bazen korkutucu, bazen sinsi ve çılgınlık içeren sahnelerinde de karakterlerin devamlılığını bozmadan oynamayı bilmiştir. Tabi bu başarının kaynağını asıl olarak Metin Erksan’ın oyuncu yönetiminde aramak gerekir.

Şeytan filmi, bazıları çok iyi olan anlatımsal öğeler barındırmasına rağmen bütünde dağınık kalmış ve senaryo üzerinde yeterince durulmamış gibi bir izlenim uyandırır. Sahnelerin kurulumunda, özel efektlerinde, aydınlatmada pek çok eksikler vardır. Bunda filmin “imkansızı” başarmaya çalışırken yüzleştiği ekonomik koşullar ve çekim süresi etkilidir. Canan Perver, her çekimin -o zamanki tüm Türk filmlerinde olduğu üzere- tek tekrarda yapıldığını söylüyor. Film 1974 yılının temmuz ayı içinde muhtemelen 2-3 haftalık bir süre içinde çekilip bitirilmiştir. Amerikan uyarlamasının çekim süresi ise William Friedkin’in verdiği bilgiye göre (10 ay çekim, 4 ay kurgu ve ses çalışmaları olmak üzere) tam 14 aydır.

Şeytan’ı bugün korku filmi olarak değil, gülüp eğlenmek için izliyoruz. Ama film yukarıda anlatılan anlatım çabaları ve Metin Erksan özelindeki çok ilginç ayrıntılar da dikkate alınarak nesnel bir gözle izlenip tekrar değerlendirilmeyi hak ediyor.

Yazar hakkında: Murat Kirisci

1979 yılında Aydın’da doğdu. İstanbul Üniversitesi Radyo-TV Bölümünü birincilikle bitirdikten sonra Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Sinema-TV bölümünden 2008 yılında mezun oldu. 2000 yılında ilk kısa filmi olan “Bebek”le Altın Portakal Jüri Ödülü ve Seyirci Ödüllerini kazandı. 2006’da ilk 3D animasyon filmi olan “Gazap”, IAF İstanbul Uluslararası Animasyon Festivali Jüri Ödülü ve Yıldız Kısa Film Festivali En İyi Animasyon Film ödüllerini aldı. Senaryo ve yönetmenlik çalışmalarının yanında 2013’ten beri Öteki Sinema’da sinema üzerine yazılar yazıyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir