Miss Peregrine’s Home For Peculiar Children (2016)

Yıl 1989. Ailece sinemaya gittik. Filmin adı Batman. Hepimiz memnun ayrıldık. Taksim’den Şişli’ye yürürken yol boyunca filmden bahsettik. Annemle babam Jack Nicholson’ın oyunculuğunu beğenirken benim aklım Batman’in alet edevatındaydı tabii. Daha 13 yaşındayım, Tim Burton kimdir en ufak bir fikrim bile yok. Yıl 1995. Mekân, Ayvalık. Gece arkadaşla dışarı çıkacağız. Gelip beni almasını bekliyorum. Kanalın birinde Beterböcek diye bir filme rastladım. Sardıkça sardı. Bir reklâm arasında kapı çalındı, yakında oturan arkadaş nihayet geldi. Filmin adını vermeden “seyrediyor musun” diye sordum, “muhteşem” dedi. Film bitirmeden çıkmadık. Sonra soruşturdum, Tim Burton diye biri varmış. Yönetmenmiş. Sürpriz, sürpriz: Batman’i de o yönetmiş. Yıl 1999. Sevgilimle sloganı “kelleler uçacak” olan Tim Burton filmi Sleepy Hollow’a gitmeye karar verdik. Başsız süvarinin hikâyesine bayıldık. Hâlâ bu öykünün en güzel uyarlaması Burton’ın filmi bence.

İşte ne olduysa ondan sonra oldu. 2000’ler geldi ve Tim Burton eski keyfini vermemeye başladı. Başlarda pek konduramadık. İstisna olduğunu düşündük. Ama geriye dönüp şöyle bir baktığımda, arada tek tük izlemediğim filmleri olsa da, 2000’ler sonrası Burton sinemasının keyif veren tek örneği Frankenweenie olmuş. Onun verdiği lezzeti de aynı yıl gelen ve bence Tim Burton’ın dip noktası olan Dark Shadows (Karanlık Gölgeler) silip süpürmüş zaten. Beni en çok üzense tarzına çok yakıştığını düşündüğüm, Burton’ın yönettiğini duyunca havalara uçtuğum Alice in Wonderland’in fos çıkması oldu. Hadi adını da koyalım. Tim Burton sineması “uçuk mu olayım, ticari mi” ikilemine ve bir dönem eşi olan Helena Bonham Carter’la Johnny Depp gibi isimlerin arasına sıkıştı ve boğulup kaldı.

Miss Peregrine’i izlemeye başladığımda kafamda bunlar vardı. Filmde Jake’in eskiden çok samimi olduğu, anılarını keyifle dinlediği ancak zaman içerisinde anlattıkları inandırıcılığını yitirdiği için arasının açıldığı dedesinin öldürülmesinin ardından çıktığı yolculuğu izliyoruz. Bir yandan akıl sağlığı için endişelenen anne ve babasıyla uğraşan kahramanımız diğer yandan dedesi Abe’in anlattıklarının ne kadarının doğru olduğunu araştırmaya başlıyor. Bu “uçuk ebeveynle barışma” meselesi, biraz Tim Burton’ın Eternal Sunshine of the Spotless Mind’ın (Sil Baştan) bir hayli gölgesinde kalan Big Fish’ine benziyor ama film kısa sürede bambaşka bir yöne sapıyor. Saparken de Burton’ın son 17 yıldır yaptığı hatalardan uzak durmaya çalıştığını fark ediyorsunuz.

Öncelikle çok daha disiplinli ve odaklı bir film Miss Peregrine. Tempo yüksek bir yere sabitlenmiş ve sürekli bir devinim var. Bu devinimi X-Men ve Kingsman serilerinden tanıdığımız Jane Goldman’ın merak uyandırmaya odaklı senaryosu sağlıyor. Miss Peregrine, bu konuda gerçekten başarılı. Filme adını veren karakterle bile filmin 30. dakikasından sonra tanışıyoruz. Yanıtlanan her sorunun yerine bir yenisi geliyor. Dakikalar geçerken film bu şekilde ilginizi canlı tutuyor. Konu Burton’ın tarzına uygun olduğundan filmin atmosferi başarılı. Günün başa sarıldığı sahne gibi kurgusu keyif veren anlar da eksik değil. Asa Butterfield, Ella Purnell, Finlay MacMillan ve Lauren McCrostie gibi genç oyuncular filme dinamizim katıyor. Dahası, Tim Burton da nicedir böyle bir enerjiye hasretmiş sanki. Film, bir Dark Shadows’tan çok daha taze hissettiriyor.

Peki Miss Peregrine, neden Beetlejuice gibi bir klasik değil? Evet, film başından sonuna dek büyük bir kusuru olmadan ilerliyor ama bittikten sonra aklınızda pek bir şey de kalmıyor. Bunda en büyük pay sahibi olan şey, kuşkusuz kötü adamın silikliği. Beetlejuice’da kötü adam filme adını verecek kadar ön plandaydı. Burada ise beşinci dakikada şöyle bir gördüğümüz baş kötümüz Barron, bir daha ortaya çıktığında 90 dakika sınırına yaklaşmış oluyoruz. Bir kötü adam olarak da daha önce görmediğimiz bir şey sunmuyor. Senaryo maalesef burada çuvallıyor ve kötü karakteri iyiler kadar enteresan yapamıyor. Filmin finaline iyice yaklaşmış olmamız sebebiyle pek çok şey olması bu hissi daha da arttırıyor. Planlar işleme koyuluyor, keyifli final sekansıyla ortalık hareketleniyor ve dikkatinizi filmin kötüsünden başka tarafa çeken bir sürü şey oluyor. Tökezlediğini düşündüğüm bir diğer unsur da Samuel Jackson. Son yıllarda yerli yersiz her filmin kötüsünü oynamak gibi bir amaç edinmiş gibi görünen aktörün role yakıştığı konusunda derin şüphelerim var. Tamam, Kingsman’da iyiydi ama burada Jim Carrey gibi bir mimik ustası daha iyi olurdu sanki.

Buradan da anlaşıldığı üzere Miss Peregrine’s Home For Peculiar Children (Bayan Peregrine’in Tuhaf Çocukları) kusursuz bir film değil. Yine de 2000’ler Tim Burton sinemasının en başarılı örneklerinden ve Frankenweenie’yle birlikte eski Burton tadını vermeye en çok yaklaşan film. Türü veya yönetmeni seviyorsanız mutlaka izlemelisiniz.

Yazar hakkında: Kaan Zanbakcı

1976, İstanbul doğumlu. Sinema denen sanatın ne kadar büyülü bir şey olduğunu 1986’da, Şişli Site sinemasında izlediği Return of the Jedi ile farkına vardı. 10 yıldır çevirmenlik yapıyor. Önce Divxplanet bünyesinde, ardından Öteki Sinema’da film eleştirileri yazdı. Sender’in açtığı senaryo atölyelerine katıldı. Hayalî İcraat adında bir bilimkurgu/fantastik sinema sitesi hazırladı ancak o büyüklükte bir siteyi tek başına hazırlamanın zorlukları, hosting firmasının saçmalıklarıyla birleşince 6 yılda büyük mesafe kat eden, 800’ü aşkın makale içeren sitesini kapadı ve Öteki Sinema’ya geri döndü.

2 Yorumlar

  1. Filme kızımı götürmüştüm. Kitaplarını okuduğu için filme de gitmek istemişti. Bana kalsa o filmi tercih etmezdim o hafta. Ama izlerken büyük keyif aldım. Bildiğim kadarıyla üç kitaplık bir seri o. Şimdi diyorum ki keşke devamı da çekilse de gitsem.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir