Kadın Düşmanı ve Takıntılı: Mission Impossible Filmleri

 

İyi yazılan ancak harcanan senaryoların, güzel başlayan ancak kötü biten ve kafasını dini hurafelerle bozmuş kaçıkların ruh halini en iyi yansıtan filmlerin yönetmeni Brian de Palma, serinin ilk filminin yönetmenliğini yapıyor. Ancak tam da kendinden beklendiği gibi dini takıntılarından kurtulamayarak casusların kullandığı bütün gizli kodları İncil’den seçip almaktan başka bir şey yapmıyor ve film boyunca insanlar nasıl bir araya gelip nasıl dağılıyorlar belli değil ve cılız bir ihanet izleği dışında konu bütünlüğü yok. Ayrıca ilk film olmasından dolayı “Uluslararası Para Fonu” ile karıştırılmaması için “IMF” sadece birkaç kez telaffuz ediliyor. Uzatılmış, gereksiz ve uyduruk aksiyon sahnelerinin her yeri sardığı, amaçsız, sırtını TV dizisinin bilinirliğine dayamayı tercih eden ikinci film John Woo’ya emanet edilmiş ancak Zeki Demirkubuz’un kapanmayan kapıları gibi, çatışma sahnelerinin arasında uçuşan güvercinler olmasa filmin yönetmeninin John Woo olduğunu anlamak nerdeyse imkânsız. Seyirciyi şaşırtmak istercesine ilk yarısı aşırı durgun geçen, Bond özentiliğinin her yere sindiği tuhaf ve John Woo’nun en kötü filmi ortaya çıkmış.

Biriyle yatmanın ve yalan söylemenin yani ihanetin kadının doğasına ilişkin” olduğunun iddia edilmesi ve “kadınlar maymun gibidir, bir sonraki dalı tutmadan, ellerindekini bırakmazlar” sözleri, filmin Hollywood’un son zamanlarda çektiği en kadın düşmanı film olmasına yol açıyor. Filmin yapımcısı da olan Tom Cruise’un senaryoya müdahale ettiğini ve bu sözleri, o sıralarda boşanmak üzere olduğu eşi Nicole Kidman için eklettiğini tahmin etmek hiç zor değil. Komünizmin dine ve aileye değer vermediğini iddia eden Hollywood, aileye ve dini bir sembol olan haç’a aşırı vurgu yapar. Bu film yoluyla Tom Cruise, aileye ve evliliğe aşırı vurgu yaparak hem komünizm eleştirisi yaparken hem de Nicole Kidman’a gönderme yaparak bir taşla iki kuş vurmayı deniyor diyebiliriz.

Üçüncü filmin yönetmeni J.J. Abrams, kötü adamlarla işbirliği yaparak hükümeti kandıran işbirlikçi ajanları anlatırken parçalanan arabalar, havaya uçurulan köprüler, bitmeyen mermiler ve susmayan silahlar eşliğinde serinin kaldırabileceğinin üzerinde aksiyonu, kaçma kovalamayı getirerek filmi kana boğmuş. Dördüncü film Brad Bird tarafından yönetilmiş ve serinin en iyi filmi ortaya çıkmışken, son film Tom Cruise ile birçok filmde çalışmış Christopher McQuarrie’a emanet edilmiş. Son filmin dünya çapında büyük başarı elde etmiş olması, sonraki filmde de aynı yönetmeni göreceğimizi düşündürmektedir.

Zirvelere çıplak elleriyle çıkan, okyanuslara tüpsüz dalan, yakışıklı, karizmatik, cesur, iyilerin dostu, kötülerin düşmanı, herkesin kılığına kolaylıkla girebilen imkânsız görevlerin adamı Ethan Hunt ve her biri alanında uzman ekibi bir kez daha “dünyayı kurtarmak” için harekete geçiyor. Daha ilk andan itibaren o kadar çok ve vurgulu bir şekilde IMF sözü kullanılıyor ki, bunu “Uluslararası Para Fonu” ile karıştırmamak mümkün değil. Karşılaştıkları en büyük düşman olduğu vurgulanan uluslararası suç örgütünün adının Sendika olması da bu algıyı güçlendirmeye yardım ediyor. Daha önceki filmlerde bu yönde bir algının oluşmaması için asgari seviyede kullanılan IMF sözünün, bir çırpıda, bütün filmlerin toplamından daha fazla kullanılmış olması manidardır. Peki, niçin “IMF” ve “Sendika” bir filmde düşman olarak karşı karşıya gelmiştir, merak edenler için geçmişe kısa bir yolculuk yapalım.

Dünyanın yeni bir aydınlanma çağına ihtiyacı olduğuna, bunun “Amerikan çağı” olması gerektiğine ve dünyayı yönetmek için kendilerinin seçilmiş olduklarına inanan Amerikalı yöneticiler, İkinci Paylaşım Savaşı’nın sona ermesiyle birlikte savaş harcamalarını tazmin edebilmek için yeni pazarlara ihtiyaç duysalar da güvenli bir pazar için öncelikle Avrupa’nın kalkındırılması gerektiğini biliyorlardı. Avrupa’nın “pax americana” yoluyla güvenli hale getirilmesi hedefiyle bir “haçlı seferine” çıktılar ancak benzer iddiaları farklı bir şekilde dile getiren Sovyetleri rakip olarak karşılarında buldular.

“Özgürlük ilkesinin merkezi olan Amerika, büyük okyanusların kendisine sağladığı güvenliğini, ilahi takdirin bir işareti olarak yorumlamayı ve eylemlerine, güvenlik marjı yerine, başka herhangi bir ulus tarafından paylaşılmayan üstün bir ahlaki değer yüklemeyi doğal bulmuştur.” (Henry Kissinger, Diplomasi)

 

Savaş esnasında Ruslara duyulan sevgi bütün dünyaya yayılmış, “Joe Amca” lakabı takılan Stalin bütün Amerikalıların sevgilisi olmuştu. Avrupa’da ve Amerika’da, Nazileri durdurmak için olağanüstü bir güçle savaşan Ruslara karşı oluşan sempati, halkların kardeşliğini, ideallerinin ortaklığını ve kültürlerinin benzerliğini öne çıkarmasına karşın bu durum Batılı liderlerin işine gelmiyordu. Joe Amca efsanesini yıkmak ve Sovyetleri kısa bir sürede yok edebilmek mümkün gözükmediğinden, yeryüzünün, Batı Avrupa’da Amerika için bir küre, Doğu Avrupa’da Sovyetler Birliği için bir küre ve her ikisinin arasında bölünmüş bir Almanya’nın bulunduğu iki nüfuz bölgesine ayrılması kararı alındı ve uygulandı.

“Hiçbir önlem almadan, yetersiz bir şekilde bir şey olmasını beklememeliyiz ki, bu olacak şeyin de kötü bir şey olacağını sanıyorum. Batılı ülkelerin ellerinde atom bombaları varken ve Komünist Ruslar bu bombaya henüz sahip değilken…” harekete geçmeliyiz diyerek Rusların bir an önce sınırlandırılması gerektiğini dile getiren Churchill, modern dünyanın bir “demir perde” ile ikiye bölünmesinde büyük rol oynamıştır.

“1950 Nisan tarihli bu belge, Soğuk Savaş stratejisi hakkında Amerika’nın resmi açıklaması olarak kabul edilmiştir. NSC-68, Amerikan Kurucu Babalarının, uluslarının bütün insanlık için bir özgürlük feneri olduğu doktrini, Amerikan Soğuk Savaş felsefesinin iyice içine işlemiştir. John Adams’ın “yabancı ülkelere gidip yok etmek için canavar arama”ya karşı uyarısında ifade edilen Amerikan düşüncesini reddeden NSC-68’i kaleme alanlar, Amerika için bir haçlı sefercisi rolünü seçmişlerdir: “içte ve dışta kendi bütünlüğümüzü koruyabilmemiz, ancak belli başlı değerlerimizin uygulamada doğrulanmasına bağlıdır ve bu da Kremlin’in niyetlerine engel olunması demektir. Bu sözlere göre, Soğuk Savaş’ta amaç düşmanın bizim yanımıza çekilmesidir.” (Henry Kissinger, Diplomasi)

Domuzlar Körfezi Çıkarması başarısızlığı ve Küba Devrimi ile “kalbinin hemen altından” yara alan, Sovyetlerin uzaya ilk insanı göndermesi ve atom silahına sahip olması üzerine Soğuk Savaş’ta geride kaldığını düşünerek zorunlu yumuşamaya giden Amerika, “zihinleri ele geçirmenin” yollarını aramaya başlamıştır. Asyalıları, Afrikalıları, Latin Amerikalıları, “Kızılderilileri”, Vietnamlıları, Türkleri, Müslümanları, Arapları kısaca “kendinden olmayanı” kötü ve düşman olarak ilan etmedeki başarısından aldığı güçle harekete geçen Hollywood, Amerikan rüyasını yaşayanların korkularını yenmek üzere komünizme karşı en ön cephede savaşan “ajanlarının” maceralarını beyazperdeye taşımış ve binlerce propaganda filmi çekilmişse de dağıtım imkânlarının kısıtlı olması ve herkesin sinemaya gidememesi üzerine, daha büyük kitlelere erişebilmek için onlara “evlerinin tam ortasından” seslenen, kapitalizmin en büyük icadı televizyon devreye sokulmuş ve dizi filmler, reklamlar, kısa filmler, TV filmleri çekilmeye başlanmıştır.  Görevimiz Tehlike isimli TV dizisi de bu dönemde çekilen dizilerden yalnızca bir tanesidir.

“Everette Hunt’un talepleri giderek artıyordu; eski sekreterini istiyordu. New York’ta güvenli bir telefonu bulunan bir ofis istiyordu, en ileri teknoloji ürünü ses kaydediciler istiyordu. Kızıl bir peruk, ses değiştiren bir alet, sahte kimliklerle dolu bir çanta servis tarafından kendisine verilmişti.” (Tim Weiner, Küllerin Mirası)

Yetenekli olmayı ukalalıkla ve ekip çalışmasını saygısızla karıştıran, sürekli sakız çiğneyen ve her fırsatta arkadaşlarından rol çalan Tom Cruise’un ilk filmde ortaya koyduğu tipleme o kadar itici bulunmuştur ki devam filmlerinde çeki düzen verilmek zorunda kalınmıştır. Bütün filmler hala onun üzerine inşa ediliyor olsa da olgun, ağırbaşlı, arkadaşlarına saygı duyan ve uyum sağlayan bir ajana dönüşen Ethan Hunt karakterinin Everette Howard Hunt isminden hareketle oluşturulduğunu düşünüyorum. Kendini tanıyanlar tarafından “eşsiz bir karakter, tamamen kendine odaklanmış, tamamen ahlaksız ve hem kendisi hem de etrafındakiler için tam bir tehlike kaynağı”  olarak nitelendirilen Hunt’un, Başkan olmak üzere üst düzey yöneticilerle doğrudan irtibat kurduğu ve “istediklerini yerine getirmesi için kayıtsız şartsız yetkiye” sahip olduğu iddia edilmiştir.

“Soğuk Savaş’ın doruğa çıktığı bir sırada Birleşik Amerika, Batı Avrupa’da gizli bir kültürel propaganda programına büyük miktarlarda para ayırmıştı. Bu programın ana özelliği, böyle bir programın olmadığı iddiasıydı. CIA bu programı büyük bir gizlilik içinde yürüttü. Başarısının doruğa ulaştığı günlerde otuz beş ülkede bürosu vardı, onlarca personel çalıştırıyor, yirminin üzerinde saygın dergi yayımlıyor, resim sergileri açıyordu, bir haber ve film servisine sahipti, tanınmış kişilerin katıldığı uluslararası toplantılar düzenliyor, müzisyenlere ve ressamlara ödüller dağıtıyor, konser ve sergi olanakları sağlıyordu. Tek amaç, uzun zamandır Marksizme ve komünizme yakınlık duyan Batı Avrupa aydınlarını yavaş yavaş “Amerikan tarzına” daha yakın bir bakış açısına ısındırmaktı.” (Frances S. Saunders, Parayı Verdi Düdüğü Çaldı)

Bu programın başındaki kişilerden biri Michael Josselson isimli bir asker olmuştur. 1908 yılında Estonya’da bir Yahudi bir tüccarın oğlu olarak doğmuş, 1917 Devrimi’nden sonra diğer Yahudilerle birlikte Baltık ülkelerine, daha sonra da Berlin’e gelmişti. Ailesinden birçok kimse Bolşevikler tarafından öldürüldüğü için ülkesine dönemediği için 1936 yılında Amerika’ya göç ederek Amerikan vatandaşı olan, 1946’da terhis olmasına karşın Berlin’de kalıp Amerikan Askeri Yönetimi’nin Kültür İşleri Görevlisi olarak, daha sonra Dışişleri Bakanlığı’nın ve ABD Yüksek Komiserliği’nin Kamu Hizmetleri görevlisi olarak çalışan ve Amerikan işgal gücünün subay kadrosu içinde değeri hiçbir şeyle ölçülemeyecek biri olarak tanımlanan Josselson, başına gelen her şeye karşın “Sovyetler’e karşı hiçbir düşmanlık duymadığını, daha sonra yaşanan “siyasal gelişmeler” neticesinde düşmanlık hissetmeye başladığını” anılarında yazmıştır. Siyasal gelişmelerden kasıt ise Soğuk Savaş olmalıdır ve bu da başta Fransa olmak üzere Avrupa’daki Amerikan karşılığının boyutu göz önüne alındığında Soğuk Savaş’tan en fazla kazanç sağlayanların kimler olduğunu gözler önüne sermektedir.

“Sovyetler direnmeseydi Nazizm, İngiltere de içinde olmak üzere bütün Avrupa’ya yayılacaktı ve Birleşik Amerika en iyi olasılıkla ya tam bir yalıtılmışlığa teslim olacaktı ya da en kötü olasılıkla faşizme teslim bayrağı çekecekti -ya da ben öyle düşünüyorum. Bu bakımdan savaş sonrası birden Sovyet aleyhtarı kesilmek büyük bir alçaklıktı” diyen Arthur Miller’a göre Almanların yeni dostlar, kurtarıcı Rusların ise düşman olması “çok iğrenç” bir durumdu. “Daha sonraki yıllarda düşündüm de, böyle 180 derecelik bir dönüş yapmak, “iyi ve kötü” etiketlerini bir ulusun göğsünden söküp alarak ötekinin göğsüne iliştirmek, varsayımsal olarak bile ahlaklı bir dünya düşüncesinin kökünün kurumasında rol oynadı gibi geldi bana. Dünkü dostumuz çarçabuk bugünkü düşmanımız olabiliyorsa, iyi ile kötünün nasıl derinlikli bir gerçeği olabilir?” (Frances S. Saunders, Parayı Verdi Düdüğü Çaldı)

Emperyalist Batı karşısında Türkiye ile Sovyetler Birliği, 1921’de bir Dostluk Antlaşması imzalayarak, birbirlerinin ulusal birlik ve bağımsızlıklarını tanıyarak Sevr gibi zorla imzalattırılan antlaşmaları tanınmayacaklarını bütün dünyaya ilan etmişlerdir. 1939 yılına kadar Cumhuriyet Bayramı kutlamalarında Türk ve Sovyet bayraklarının sokaklara beraber asıldığını yazan ve Atatürk zamanında kurulan Türk-Rus dostluğunun, Atatürk’ün ardından hızla bozulduğunu söyleyen Niyazi Berkes, savaşın sona ermesiyle birlikte göstermelik demokrasi ve çok partili yaşam adımlarının atılması sırasında, olmayan Sovyet korkusu yaratıldığını iddia etmektedir.

Geçmişten gelen Rus düşmanlığını Soğuk Savaş politikaları ile harmanlayan Hollywood bu savaşın belirleyicilerinden olmuştur. İzlediğim filmler etkisiyle olsa gerek henüz küçük bir çocukken Ruslardan çok korktuğumu hatırlıyorum. Ülkemizi işgal etmek için fırsat kolladıklarını düşünür ancak güleryüzlü, en zorlu şartlarda bile espri yapabilen, merhametli, korkusuz ve zor durumdakilere yardım eli uzatan, yakışıklı, karizmatik Amerikan ve İngiliz askerlerinin acımasız, aksi, kaba, çirkin, asık suratlı ve kürk şapkalı Ruslara karşı yardımımıza geleceğini “bilir” ve korkumu böylece yenerdim. Bir çocuk olarak ben, bu filmlerden ve televizyondan etkilenerek yanı başımızdaki komşumuzdan korkup, binlerce kilometre uzaktaki “müttefiklerimizin” bizler için canlarını tehlikeye atacağını düşünecek kadar etkilenmişsem Hollywood’un propaganda faaliyetlerinde ne kadar başarılı olduğu bir kez daha ortaya koymaktadır.

Dünya üzerinde ve ülkemizde, benzer şekilde etkilenen ve ancak bu etkinin farkında olmayan milyonlarca insanın yaşamakta olduğunu düşünebiliriz. Kapitalizm kitlelerin alışkanlıklarını değiştirmeden düşüncelerinin değiştirilmesine yönelik muazzam işler yapmaktadır. Zaten, en etkili propaganda tarzı, kişinin, inandığını zannettiği nedenler yüzünden, aslında sizin arzu ettiğiniz yönde hareket etmesi değil midir? Aldanış içerisinde rahat bir hayat sürmek isteyenler, istedikleri için aldanırlar ve gerçeklerin kendilerine hatırlatılmasını istemezler. Engels’in tabiriyle “yaşadıkları gibi düşünen”, rahat yaşamayı ve keyif sürmeyi bırakamadığı için sorumluluktan kaçmak için kitleleri aşağılamayı ve “eğlenceyi” hayatının merkezine yerleştiren –ki günümüzdeki duygusuz, sevgisiz ve her gece farklı birisiyle yaşanan cinselliğinin mezbahalardaki ölü bedenlerin birbirine temas etmesinden hiçbir farkı olmadığı, tatminin asla gerçekleşmediği zaten dile getirilmiştir- kalemini bir takım “vakıflara” satarak fitne ateşini körükleyen yazılar yazmayı eleştiri zanneden ve toplumun parçalanmasından zevk duyan beyni içkiden uyuşmuş kitlenin “yaşadıkları” dışında bir şey düşünmesini beklemenin büyük bir hayalden öteye geçmeyeceği bilinmektedir.

Senato’ya hesap verirken gösterilen IMF’in “küresel güvenliğe” katkısının inkâr edilmezliği vurgulansa da, sonuçların şans eseri olduğunun görmezden gelinemeyeceği hatırlatılıyor ve IMF’nin şansını kaybettiği söyleniyor. Ne var ki, malum teşkilatın bile bilmediği “Sendika” isimli örgütün IMF tarafından biliniyor olması her şeyin temelinde yatanın “sermaye” olduğunu ortaya koyuyor. Ancak malum teşkilatın direktörü, IMF’nin hem kundakçılık hem de itfaiyecilik yaptığını ve yerini sağlamlaştırması için bir örgüt uydurduğunu iddia ediyor. Tabii bu sözleri “edinilmiş öfke” kapsamında değerlendirmek zorundayız.

Kahramanın yüzüne söylenen ancak söyleyenin kimliğinden hareketle kolaylıkla çürütülebilecek ve hiçbir derinliğe sahip olmayan bu sözler gerçek bir eleştiriden çok “edinilmiş öfke”’ kavramı içerisinde değerlendirilmelidir. Propagandanın dengelenmesi maksadıyla, edilgen konumdaki seyircinin arkasına yaslandığı koltuğunda, büyüsüne kapıldığı filmin tamamen nesnel olduğuna inandırılmasıdır. Seyircinin filmin ortasında bir arınma (katharsis) yaşayarak finalde daha büyük bir kandırmacanın içine düşmesine yol açan edinilmiş öfke söylemleri Hollywood tarafından filmlerin doğasına eklemlenmekte, böylece olaylar ve olgular arasında sebep-sonuç ilişkisi kuramayan cahil beyinler tarafından bir sömürü kaynağı haline dönüştürülmektedir. Kendini filmin kahramanı ile özdeşleştiren ve önceden koşullandırılmış seyirci kendi yerine eleştiri yapıldığını görerek daha mutlu olacaktır.

Sendika’yı İngilizlerin kurduğunun hatta İngiliz başbakanının kaçırılmasına cüret edilmesinin hayli manidar olduğunu düşünüyorum. “Bizim dostlarımız yoktur, çıkarlarımız vardır” diyen İngilizlerin kendi silahlarıyla vuruluyor olmasının anlamı nedir acaba? İngilizler başta olmak üzere Avrupalıların izlediği emperyalist yaklaşım Darwin’in “güçlü olanın ayakta kalacağı” ve Kipling’in “beyaz adamın yükü” ilkelerine dayandırılarak temellendirilmiştir. Kendi çıkarlarını hayırseverlik maskesiyle gizleyerek bu politikayı savunanlar, “kendilerini yönetmekten aciz durumdaki ilkel halkların” uygar ve Hıristiyan hale getirilmesi için yola çıktıklarını iddia etmişler ve ülkelerin işgal edilmesi, halkların sömürülmesi, cinayet, yağma, talan ve hırsızlıklar meşru hale getirilmiştir. Nasıl malum teşkilatın yöneticisi, Senato’ya hesap verirken “daha yüce bir amaç uğruna” başka bir örgüt olan IMF’i kötüleyebiliyor ve yeminli olduğu halde “gerekli yalan” söyleyebiliyorsa filmin genelinde de aynı “yüce amaç” uğruna İngilizlerin kötülenmesinde bir sakınca görülmüyor diye düşünüyorum. Amerika’nın Avrupa Birliği içerisindeki “eli” olarak görülen İngilizlerin “Brexit” kapsamındaki “yanlış” tavrına önceden bir gönderme sayılabilir mi bilemiyorum ancak filmdeki bütün “İngiliz” göndermelerinin “Alman” olarak okunması gerektiğini düşünüyorum. Yine de Amerikalılar ile aralarında özel bir ilişki olduğunu düşünenler için “brexit” sonrası kaleme alınan bir analize değinmeyi zorunlu görüyorum.

“Britanya kadar Avrupa’da Amerikan istihbarat topluluğunun rehini konumunda başka bir ABD müttefiki yok. Dolayısıyla, Britanya, AB kurumlarının iç entrikalarına yönelik istihbarat sağlamak için yararlı bir kanal sağladı. Ve Amerika, Avrupa Birliği Konseyi’ndeki pozisyonu ve çıkarlarını temsil etmek üzere Britanya’ya güvendi. Şimdiyse Birleşik Krallık AB’den ayrılırken bunun ABD-Birleşik Krallık arasındaki istihbarat ilişkisine nasıl bir etki doğuracağını izleyip göreceğiz. Britanyalılar dünyanın güç yapıları içerisindeki yerlerini unuttuklarında veya Washington DC’deki daha özel güçlerle karşı karşıya kaldıklarında, ABD onlara patronun kim olduğunu ve ilişkinin gerçek anlamda niteliğini anımsatmaktan çekinmedi. Britanya İngiltere-Amerika arasındaki “özel ilişki” fikrine artık güvenemez. 2016 yılında Londra’ya yaptığı bir ziyaret sırasında, Obama, eğer Birleşik Krallık AB’den ayrılırsa ticaret anlaşmaları anlamında özel bir muamele olmayacağını belirtti ve Birleşik Krallık’ın “kuyruğun en arkasına geçeceğini” açıkça söyledi.” (Matthew Jamison, Stratejik Kültür Vakfı)

Serinin bütün filmlerinde ihanet eden üst düzey yöneticileri ortaya çıkarmak için mücadele edilmesi, ajanlar arasındaki güvensizlik, rüşvet, cinayet, kandırma ve görevi kötüye kullanmanın işlenmesi sistemin aslında ne kadar yozlaşmış olduğunu ve komünistlerin sızdığı iddiasını gösterir. 1975 yılında ABD Senatosu’nda gizli servis faaliyetlerini araştıran ve kamuoyunda, Senatör Frank Church’den dolayı ‘Church Komitesi’ olarak bilinen kurul bir rapor yayımlamıştır. Bu rapor ile komünistlere sempati duyduğu düşünülen Dominik Cumhuriyeti Devlet Başkanı Trujillo’nun bir suikast sonucu öldürüldüğü, Sovyetlerle işbirliği yapan Kongo Başbakanı Lumumba’nın darbe ile iktidardan uzaklaştırıldığı ve ardından öldürüldüğü, Küba lideri Castro’ya çeşitli suikast girişimi ve darbe planları yapıldığı, Şili’de, sosyalist Allende yönetimini devirmek için yürürlüğe konan darbe neticesinde on binlerce Şili vatandaşının öldürüldüğü gibi birçok örtülü operasyon açığa çıkarılmıştır. Church Komitesi’nin gizli operasyonlar dosyasına el koymak suretiyle “ülkenin istihbarat yeteneğini yok ettiği” daha ilk filmde “şeytanla el sıkışmak” olarak işlenmiş ve Amerikan gençlerinin ölümüne yol açan hainlerin mutlaka yok edileceği açıkça vurgulanmıştır. Church Komitesi gibi benzer “sorunlarla” bir daha karşılaşmamak için “gerekli yalan” kavramı icat edilmiş ve başarıyla uygulandığı serinin son filminde gösterilmiştir. Malum teşkilatın direktörünün Senato’ya açıkça yalan söylemesi ve kendini Senato’nun üzerinde görmesi ancak böyle anlaşılabilir.

Amerika’nın savaş sonrası diplomasisinde “gerekli yalan” kavramını ilk kez ortaya atan kişi George Kennan olmuştur. “Komünistler”, demiştir, “Avrupa’da çok güçlüler, hiç utanmadan, büyük bir ustalıkla söyledikleri yalanlar sayesinde, bize göre çok güçlü durumdalar. Bize karşı gerçek dışı, akıl dışı şeyleri silah olarak kullanıyorlar. Onların yalanlarına karşı biz akılcılık, doğruculuk, dürüstlük, iyi niyetli ekonomik yardım silahlarını kullandığımız sürece savaşı kazanabilir miyiz?” diyerek Amerika’nın kendi amaçlarını kabul ettirmek istiyorsa yeni bir dönemi, gizli savaş dönemini kucaklaması gerektiğini iddia etmiştir.

Büyük paylaşım savaşları ile ellerindeki her şeyin alınmasına, sürekli baskı altında tutulmasına hatta hep yendiği ve küçümsediği Fransa’nın BM Güvenlik Konseyi’nde veto hakkına sahip bir üye olmasına katlanamayan Almanya’nın, bir dünya gücü haline gelmek istemesi yeni bir savaş peşinde oldukları vurgusuyla simgelenir. Almancayı AB’nin resmi dillerinden biri haline getirme çabası, ekonomik olarak AB üzerinde hegemonya kurması ve Ortadoğu’da yeniden harekete geçmesine cevap Şansölyenin öldürülmesiyle verilir. Almanya’nın “yenilenebilir” enerji gücünü gösteren rüzgâr türbinlerinin birer birer çökmesi ve Amerikan ajanlarının, Alman ağır sanayisini simgeleyen fabrika bacalarının suya düşen siluetine basarak “parçalaması” bu şekilde anlam kazanır. İngiliz emperyalizminin simge isimlerinden Kipling’e yer verilmesi, Amerikan-İngiliz karşıtı hareketlerin dizginlenmesine yönelik olarak görülmeli ve eski İngiliz Başbakanlarından Margaret Thatcher’in “Her kim ki dünyadaki Anglo-Sakson egemenliğine kafa tutmaya kalkar, onların alını karışlarım” sözleri unutulmamalıdır.

Almanya’da rüzgâr türbinlerinin dibinde ve Fas’taki sahnelerde karşılaşılan koyun sürüleri Almanların İslam ülkeleri üzerindeki etkisini ifade ederken, Hollywood’un Müslümanlar için yeni bir simge kullanmaya başladığının göstergesi sayılabilir. Ayrıca ezan okunurken ilkel ve pis yerlerin gösterilmesi, “4×4” olduğu ısrarla vurgulanan cipin yanından geçerken ekrana sıkıştırılan sarıklı adamın at arabası teknoloji ve gelişmişlik düzeyine yapılan vurgulardan sayılabilir. IMF ajanlarına verilen ve serinin alamet-i farikası sayılan “bu mesaj beş saniye içerisinde kendi kendini imha edecektir” kaydının yer aldığı cihazlar hep başarıyla kendi kendini imha etmişken, Rusya’daki cihazın “yumruklamadan” çalışmaması da benzer şekilde düşman olarak görülenlere bakışı ifade eder.

Birinci Paylaşım Savaşı öncesi Müslümanlar öyle büyük bir Alman propagandasına maruz kalmıştır ki Alman İmparatorundan İslam’ın dostu ve “koruyucusu” Wilhelm diye söz edilmiş ve birçok kişi buna inanmıştır. Buna hala inanan ahmaklar olduğunu düşünüyorum. Ne var ki, böyle bir “koruyucu edinme” Kur’an’a aykırı olduğundan, İmparatorun sünnet olduğu, gizlice Müslümanlığa geçtiği ve “hacı” olduğu iddia edilerek bu sorun aşılmaya çalışılmıştır. Yeri gelmişken gizli Müslümanlık kavramını hiç anlamadığımı söylemeliyim. Allah’tan başkasına “kul” olmayacağını bilen bir Müslüman niçin “gizli” kalmayı tercih eder. Yıllarca İngiliz Prenslerinden bazı Papalara ve Amerikan Başkanlarına kadar birçok ismin gizli Müslüman olduğu iddia edilmiştir. Bu “gizli” ibaresinin de bir propaganda aracı olduğu ve egemenlerin bundan kazanç sağladığı çok açıktır. Hacılığı uydurma olsa da, sömürge yarışına geç katılan Alman İmparatoru Çolak Wilhelm, İngiltere, Fransa ve Rusya’ya karşı, kendi güdümünde bir İslam Birliği kurulabilmesi için bu oyunu oynamaktan ve bu yolda Osmanlı mareşal üniforması giyerek dolaşmaktan çekinmemiştir. Bu abartılı Alman hayranlığı bizlere Birinci Paylaşım Savaşı’nda “Wilhelm bıyığını”, İkinci Paylaşım Savaşı’nda ise “Hitler bıyığını” hediye etmiştir. Artık bıyık bırakmak moda olmadığı için günümüzdeki Alman hayranları “etek giymeyi” tercih edeceklerdir, düşüncesindeyim.

“Ecnebî bir devletin himaye ve sahabetini kabul etmek insanlık evsafından mahrumiyeti, aczü meskeneti itiraftan başka bir şey değildir. Filhakika bu derekeye düşmemiş olanların isteyerek başlarına bir ecnebî efendi getirmelerine asla ihtimal verilemez. Hâlbuki Türkün haysiyet ve izzeti nefis ve kabiliyeti çok yüksek ve büyüktür. Böyle bir millet esir yaşamaktansa mahvolsun evlâdır! Binaenaleyh, ya istiklâl ya ölüm!” (Mustafa Kemal Atatürk, Nutuk)

Amerikan Başkanlarından John F. Kennedy’nin 1961 yılında Izvestia Gazetesi’nde yayımlanan “Birleşik Devletler, her halkın istediği türde bir hükümeti özgürce seçme hakkı olduğu fikrini destekliyor” sözlerinden seçilmiş hükümetin “Marksist” de olabileceği anlamı çıkarılabiliyordu. Amerikan Başkanı Marksist olsa dahi seçilmiş bir rejime saygı duyacağını ilan etmiş olsa da Amerikan siyasetinin en etkili kişilerden Henry Kissinger “İnsanları sorumsuz olduğu için bir ülkenin Marksizme yönelmesine izin vermemiz için bir neden göremiyorum” diyerek buna asla izin vermeyeceğini açıklamıştır. Serinin filmlerinin hiçbiri Amerikan topraklarında geçmiyor. Bir filmde doğrudan Pentagon’a bağlı olduğu söylenen IMF’nin, kapitalizmin çıkarlarının bekçiliğini yapması için kurulmuş olduğu çok açıktır. Hiçbir kurala, kısıtlamaya tabi değildir ve o kadar gizlidir ki, yakalandıklarında yaptıkları her şey kolayca inkâr edilebilir. Bu kural tanımazlık, filmde “malum teşkilatın” direktörü tarafından “modası geçmiş, başıboş, şeffaflığı, gözetimi olmayan” sözleriyle eleştirilmektedir ki asıl ironi budur. Aşağıdaki metin IMF ve benzeri teşkilatların varlık sebebine açıklık getirmektedir.

“19 Aralık 1947’de Truman’ın Ulusal Güvenlik Konseyi’nin çıkardığı bir kararnameyle –NSC 4A- George Kennan’ın siyasal felsefesi yasal yetkiye kavuşmuş oldu. NSC-4A gizli operasyonlara izin veren ilk resmi yetki belgesi oldu. Büyük bir gizlilik içinde hazırlanmış olan bu kararnamelerde “Amerika’nın güvenlik anlayışının sınırları, temelde Amerika’nın kendi suretinde bir dünya yaratmasını gerekli kılacak kadar” genişletilmişti. “Birleşik Amerika’nın ve öteki Batılı güçlerin amaçlarını ve eylemlerini karalamak ve boşa çıkarmak için” Sovyetler Birliği ve onun uydusu olan ülkelerin şeytanca bir gizli eylem programı başlattıkları “inancından” yola çıkılarak hazırlanan bu kararnameler hükümete her türlü gizli operasyon yetkisi veriyordu. “Doğrudan önleyici eylemlerde bulunma, bu amaçla propaganda, ekonomik savaş, sabotaj, tahrip, düşman yönetimleri devirmek, bu amaçla yeraltı direnişçilerine, hareketlerine, gerillalara, özgürlükçü sığınmacı gruplara destek vermek” bu eylemlerden birkaçıydı. Ancak bütün bu eylemler “öyle bir şekilde planlanmalı ve uygulamaya konmalıdır ki, Birleşik Amerika hükümetinin bu eylemlerdeki sorumluluğunu yetkisiz kişiler açıkça göremesin, gören olursa da Birleşik Amerika hükümeti bunu inandırıcı bir şekilde reddedebilsin.” (Frances S. Saunders, Parayı Verdi Düdüğü Çaldı)

Serinin tüm filmlerinde sürekli 20 saat, 10 saat, 7 dakika, 3 dakika, 48 saniye, 6 saniye gibi geri sayımlarla seyirci zaman karşı yarışa sürükleniyor. Kapitalizmin hızla eşitlendiği bir dünyada kapitalizmin bekçiliğini yapan filmin insanları zamana karşı yarıştırmaya ve hıza alıştırmaya çalıştırması belirgin bir şekilde görülmektedir. Burjuvazinin Zincirlikuyu Mezarlığının girişinde bulunan “Her canlı ölümü tadacaktır” ayetinden rahatsızlığından hareketle, kapitalizm ve hız birlikteliği bir kez daha anlam kazanıyor. Sürekli tüketimi aşılayan zihniyet ölümü unutturma peşindedir. Öleceğini ve hiçbir şeyi yanında götüremeyeceğini bilen insan, yaşamını tüketmekle değil haysiyetli davranmakla, komşusu aç iken israf etmemekle, milyarlarca insan içecek su dahi bulamazken lüks içinde yaşamamakla yükümlüdür. Kapitalizmde ise tüketimin artırılmasına yönelik ilkelerden biri, malların hızla eski hale getirilip gözden düşürülmesidir. Yeni ürünlerin ortaya çıkmasıyla diğerlerinin sıradan, bayağı, ilkel, işe yaramaz, modası geçmiş ve eski görünmesi hatta bunları kullanmaya devam edenlerin eski kafalı olduğunu gösterecek etkiler yaratılır. Yapay ihtiyaçların sürekli olarak üretildiği ve tüketicilere dayatıldığı tüketim kültüründe, eğer diğerleri gibi tüketmiyorsa bireyin kendisini kültürel olarak alçaldığını veya itibarını kaybettiğini hissedeceği yapay bir ortam inşa edilir. Kişinin saygınlığını ve konumunu koruması için, piyasanın sunduğu değişimlerin gerisinde kalmaması gerekir. Nerdeyse her gün yeni bir modelin piyasaya sürüldüğü akıllı telefon satışları ve insanların tavırları bu duruma iyi bir örnektir. Ayrıca geçmişte yerde görülünce öpülüp başa koyulan ekmek israfının inanılmaz boyutlarda olduğu bilinen bir gerçektir ve tüm bu “israf” kapitalizm tarafından teşvik edilmektedir.

Kapitalizm insanlar durup düşünmesine fırsat vermeyecek şekilde nefes nefese koşturmak için çalışmakta ve kültür endüstrisi ürünleriyle insanları ikna etmektedir. Çünkü kapitalizm hızlandıkça, insanlar da hızlı yaşamak zorunda ve hızlı yaşam, daha çok çalışmak ve daha çok tüketmek demektir. Ortalama insan ömrü uzamasına karşın çalışma saatlerini, trafikte, televizyon karşısında, bilgisayar karşısında harcanan saatleri düşündüğümüzde kapitalizmin daha fazlasını geri aldığı görülmektedir. Batı’nın sözde biliminin insanların kapitalist sömürülmesini eleştirmeye değil, el üstünde tutmaya yönelik olduğunu, “kapitalistin ideolojik temsilcisi” ve “sermaye ve onun dalkavuğu” sözleriyle eleştiren Karl Marks bu konuda şöyle demektedir.

“Makine aslında çalışma süresini kısalttığı halde, kapitalist tarzda kullanıldığında iş gününü uzattığı; aslında işi kolaylaştırdığı halde, kapitalist tarzda kullanıldığında emeğin yoğunluğunu artırdığı; aslında insanın doğa güçleri üzerindeki zaferi demek olduğu halde, kapitalist tarzda kullanıldığında insanı doğa güçlerinin boyunduruğuna soktuğu; aslında üreticilerin zenginliğini artırdığı halde, kapitalist tarzda kullanıldığında bunları sefilleştirdiği için burjuva iktisatçısı, basitçe, makinenin, bizzat makine olarak ele alınması halinde, bütün bu somut çelişkilerin sırf sıradan gerçekliğin görünümünden ibaret olduğunu, ama aslında ve dolayısıyla aynı zamanda teoride mevcut olmadıklarını mutlak bir kesinlikle kanıtladığını açıklar. Burjuva iktisatçısı, böylece, başını daha fazla ağrıtmaktan kurtulur ve üstelik makinenin kapitalist tarzda kullanımına karşı değil, makinenin kendisine karşı savaşmak gibi bir aptallığın günahını hasmının sırtına yükler. Burjuva iktisatçısı, açısından, makinenin kapitalist tarzdan başka bir tarzla kullanılması olanaksızdır. Yani, ona göre, işçinin makine tarafından sömürülmesi ile makinenin işçi tarafından sömürülmesi özdeştir. Dolayısıyla, her kim, makinenin kapitalist tarzda kullanımının gerçek yüzünü ortaya koyuyorsa, bunların kullanılmasını hiç istemiyordur ve toplumsal ilerlemenin bir düşmanıdır!” (Karl Marks, Kapital)

Ülkemizde, bankalarda bir milyon liranın üstünde parası olanların sayısının yüz bin kişiye yaklaştığı ve açılmış tüm hesapların yarısının bu kişilerin oluşturduğu geçtiğimiz günlerde gazetelerde yer almıştı. Maaş hesapları, askerlik sebebiyle açılan hesaplar, memur ve emeklilerin hesapları, öğrenci hesapları, çiftçilerin hesapları gibi zorunlu açılan hesaplar çıkarıldığında, geride fazla bir hesap kalmadığı ve bankaya para yatıracak bir milyon liranın altında parası olan kimsenin olmadığı ortaya çıkıyor diyebiliriz. Ülkenin yüzde birinin, ülkenin servetinin yarısından fazlasına hükmetmesine yol açan ve bunu utanılacak bir şey değil gurur duyulacak, özenilecek bir şeymiş gibi anlatan sisteme kapitalizm denir. Test uçuşunda düşerek dört kişinin ölümüne sebep olan A400M uçağının imajını düzeltmek için kazanın üzerinden çok kısa bir süre geçmişken dünya çapında izleneceği bilinen popüler bir filmde kullanılması ve Tom Cruise’un tehlikeli uçak sahnelerinde dublör kullanmayarak bütün dikkatleri üzerine çekmesinin ne anlama geldiğini seyircinin takdirine bırakıyorum.

İngilizcede polis dilinde “suçlu” anlamında kullanılan “rogue” hırsız, serseri, sıra dışı, yoldan çıkmış gibi anlamlara da gelmektedir. “Rogue state” kavramı Amerikan Dışişleri Bakanlığı’nın 1990’lı yıllarda uluslararası ilişkilere soktuğu bir deyimdir. Genel olarak “otoriter, insan haklarına riayet etmeyen, terörizme destek veren ve kitle imha silahlarının kullanılmasını yaygınlaştıran” ülkeler için kullanılan bu deyim dilimize “haydut devlet” olarak çevrilmiştir. Filmin isminin “rogue nation” olarak belirlenmiş olması ve IMF-Sendika savaşını gündeme taşıması “daha yüce bir amaç uğruna” çalışıldığının göstergesi olarak görülmelidir. Bir sahnede IMF’nin Kremlin’e sızmadan önceki ve sızdıktan sonraki hali gösteriliyor ki, kapitalizmin ülkeleri nasıl perişan ettiği bundan daha iyi gösterilemezdi. Günümüzde şartlar değişmiş, ülkeler IMF ile ilişkilerini bitirmeye başlamışlardır. Filmin tam da bu dönemde çekilmiş olması ve gözdağı verircesine her yeri havaya uçurmaları manidar değil midir?

“Muazzam borçları yüzünden uzun zamandır Washington’a bağlanmış olan Brezilya, IMF ile yeni bir anlaşmaya girmeyi reddetmektedir. Aynı şey IMF’in eski “model öğrencisi” Arjantin için de geçerlidir. Başkan Nestor Kirchner 2007 yılında “IMF ile anlaşma yapmaktansa cehennemde yer ararız kendimize” demiştir. Sonuç olarak 1980’lerde ve 1990’larda müthiş bir güce sahip IMF kıtada bir güç değildir artık. Latin Amerika 2005 yılında IMF’in toplam kredi portföyünün yüzde 80’ini oluşturuyordu. 2007’ye gelindiğinde kıta sadece yüzde 1’lik bir oran gösteriyordu. IMF’in dünya çapındaki kredi portföyü üç yıl içinde 81 milyar dolardan 12 milyar dolara gerilemiştir. Krizlerin kazanç yaratma fırsatları olarak görüldüğü pek çok ülkede bir parya haline gelen IMF tükenmeye başlamıştır.” (Naomi Klein, Şok Doktrini)

Zihinlerin ele geçirilmesi savaşına dönüşen Soğuk Savaş kapitalizmin işine gelmiş, yaşanan krizlere kılıf bulunmuş hatta krizler çıkartılmıştır. Soğuk Savaş döneminde yani Sovyetler Birliği ayaktayken insanlar “tüketmek” istedikleri ideolojiyi, en azından teorik olarak seçebiliyor ve kapitalizm tam da bu yüzden “tüketicileri” kazanması gerektiğini biliyorken, iyi ürünlere ihtiyaç duyuyordu. Oysa günümüzde rakipsiz kalan, tarihin sonunun geldiğini iddia eden, iyi ürünlere ihtiyacı kalmayan, küresel bir tekele dönüşen kapitalizm dünyanın her yanında en vahşi, en acımasız ve en sömürücü şeklini alıyor ve artık çarpıtmalara gerek duymuyor ve serinin son filmi bu arsızlığın ve şımarıklığın doruk noktasını oluşturuyor. Yazımı, kim olduğunu ve dünya ekonomisindeki önemini merak edenlerin öncelikle Washington Konsensüsü’ne göz atarak fikir edinebileceği John Williamson’un sözleriyle bitiriyorum.

“Reformlarla ilgili siyasal engeli aşmak için kasıtlı olarak bir kriz başlatmayı düşünmenin mantıklı olup olmadığı sorulacaktır. Örneğin Brezilya’da zaman zaman, bu değişiklikleri kabul ettirmek üzere insanları korkutmak amacıyla hiper enflasyonu körüklemenin faydalı olacağı önerilmiştir. Muhtemelen tarihsel öngörüye sahip olan hiç kimse 1930’ların ortalarında, yenilgilerinin ardından gelecek süper gelişmelerden yarar sağlamak için Almanya ya da Japonya’nın savaşa girmesini savunamazdı. Fakat aynı işlevi gören daha küçük çaplı bir kriz olamaz mıydı? Gerçek bir krizin bedelini ödetmeden aynı olumlu işlevi görebilecek sahte bir kriz düşünmek mümkün müdür?” (John Williamson)

Öteki Sinema okurları için yazan: Salim OLCAY

Yazar hakkında: Salim Olcay

1979 yılında İzmir'de doğdu. Yeşilçam etkisiyle başladığı sinema yolculuğunda bir ara Hollywood etkisine girmişse de, çabuk kurtuldu. Sanat toplum içindir diye düşünür ve yeni nesil Türk yönetmenlerini gönülden destekler.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir