Monsters (2010): The Road’la District 9’ın Evliliği

Kısa bir süre öncesine kadar kıyamet sonrası filmleri saymaya kalksak, aklımıza Mad Max haricinde kaç film gelirdi bilmiyorum. Ama son 2 yılda bir o kadar kıyamet sonrası temalı film çekildiğini düşünmeye başladım. Üstelik, söz gelimi 70’lerde “uzay operası” türünü patlatan Star Wars (Yıldız Savaşları) gibi, başı çeken bir film de görünmüyor ortalıkta. Yani bu furyayı oluşturan başka sebepler olmalı. Belki seçimleri kaybeden Cumhuriyetçiler, 11 Eylül’ün etkisinin azalmaması için Hollywood üzerinden felâket tellallığına devam ediyordur. Sebep ne olursa olsun şikâyetçi olduğumu söyleyemem. Çünkü bu filmlerin hemen hepsi, saçma sapan The Book of Eli (Tanrı’nın Kitabı) da dâhil, türün gereklerini iyi kötü yerine getiren filmler. Monsters da bu zincirin son halkası.

Film, alternatif bir “bugün”de geçiyor. NASA, 6 yıl kadar önce Güneş sisteminde yaşayan başka canlılar olabileceğini tespit ediyor. Örnek toplamak için insansız bir araç gönderiliyor ancak araç iniş sırasında New Mexico yakınlarına düşüp parçalanıyor. Bir süre sonra Orta Amerika’da garip yaratıklar görülmeye başlıyor. Meksika’yla Amerika sınırının da dâhil olduğu 200 kilometre genişliğinde bir alanın etrafı devasa duvarlarla çevriliyor ve karantina bölgesi ilan ediliyor. Meksika ve Amerika, yaratıklarla savaşmaya başlıyor. Böyle bir ortamda fotoğrafçılık yapan Kaulder’e, gazetenin patronunun kızını kurtarma görevi, biraz da zoraki olarak veriliyor. Trenle karantina bölgesinin dibindeki limana gidip feribotla Amerika’ya ulaşmaya karar veren ikili, daha yolculuğun başından itibaren aksiliklerle boğuşuyor. Yaratıkların taarruza geçmeye müsait bir şekilde toplanmaya başlamış olması yüzünden ordunun 48 saat içerisinde limanı kapatacağı bilgisi gelince feribota yetişmek için hızlı hareket etmek zorunda kalıyorlar. Üstelik feribota yetiştikten sonra fahiş fiyata bilet satan fırsatçılarla uğraşmak zorunda kalıyorlar. Aksilikler bu noktadan sonra da peşlerini bırakmıyor. Feribotun kalkmasına dakikalar kala Kaulder’in soyulması yüzünden Samantha’nın da pasaportu çalınıyor ve gemiye binme ihtimali tamamen ortadan kalkıyor. Kaulder’le Samantha’nın güvenilmez insanlar eşliğinde karantina bölgesinden geçmekten başka çaresi kalmıyor.

Monsters, Yol  (The Road) filmindeki gibi bir yol hikâyesini District 9’un (Yasak Bölge 9) belgeselimsi anlatım tarzı ve aynı şekilde kullandığı karantina unsuruyla harmanlıyor. Arada Richard Wagner’in Die Walküre operasının askerler tarafından tema müziği olarak kullanılması veya arka planda sürekli olarak savaşın kalıntılarının görünmesi gibi enstantanelerle Coppola’nın unutulmaz klasiği “Apocalypse Now!” (Kıyamet) filmine selam durmayı da ihmal etmiyor. Sürekli açık olan televizyonlardaki haber bültenlerine kulak kabarttığınızda neler olacağını tahmin etmek hiç zor olmasa da, tüm bu unsurların bir araya gelmesi, başarılı bir atmosfer ortaya çıkarıyor. Sadece 2 kişilik ekiple çekildiği, çekimlerden önce izin alınmadığı, başroldekiler haricindeki bütün oyuncuların oradan geçen insanlar olduğu ve 15.000 dolara mal olduğu söylenen bir film için hiç fena değil. Ama hal böyle olunca filmden aksiyon veya efekt anlamında hiçbir şey beklememek gerekiyor. Zaten toplum eleştirisine ve zekice diyaloglara dayanan filmin hikâye tarzı da büyük savaş sahnelerine pek izin vermiyor ama bu durum yüzünden pek bir amaca hizmet etmeyen aksiyon anları ve yaratıkların göründüğü bazı sahneler olduğundan eğreti görünüyor. Senaryonun sürekli olarak sordurmayı başardığı “şimdi ne olacak?” sorusunun cevabı genellikle “hiçbir şey” oluyor ve bir süre sonra beklentilerinizi buna göre ayarlıyorsunuz. Çünkü film yaratık savaşlarıyla değil, 2 başkahramanın ve çevrelerindeki toplumun çıktığı yolculukla ilgileniyor.

Bu anlamda 2 başkarakterin, fotoğrafçı Kaulder’la patronunun kızı Samantha’nın kaslı Amerikan askerleri yerine eli silah tutmayan sıradan insanlar arasından seçilmesi hikâyeye hizmet ediyor. Aslında bu karakterler birbirlerinden gece ve gündüz kadar farklı. Sahada çalışmanın Kaulder’a getirdiği iş bitiricilikle girdiği her ortamda “zengin kızı” olmanın Samantha’ya getirdiği nispi kapalılık sürekli gözümüzün önünde. İki karakter tek ve önemli bir noktada birleşiyorlar: İkisi de kaçıyor. Kaulder oğlunu yeterince göremediği için çektiği acıdan (ve hikâyesini anlattığı zaman anlıyoruz ki bir anlamda geçmişinden), Samantha’ysa nişanlısından ve istemediği evlilikten, yani geleceğinden kaçıyor. İki karakter de en çok bu alanlarda belirginleşiyor. Yani Kaulder’in sadece geçmişini, Samantha’nın da sadece geleceğini biliyoruz. Dolayısıyla karakterlerin bu kaçış meselesi üzerinden tanımlandığını söylemek mümkün. Zıtlıkları ve ortak noktaları birbirlerini hemen fark etmelerini sağlasa da, kurulu düzenden kopmak her ikisi için de pek kolay olmuyor. Bize de seyirci olarak ikilinin arasında ilk karşılaştıkları andan itibaren giderek artan cinsel gerilimin ne zaman filiz vereceğini beklemek düşüyor. Kaulder’le Samantha hiçbir sahnede karikatürize bir biçimde karşımıza çıkmıyor ve suiistimal edilmiyor. Bu da karakterleri daha organik kılıyor ve filmin benimsediği gerçekçi anlatım tarzına yakışıyor.

Monsters’ın en fazla parladığı yerse topluma ayna tutmaya soyunduğu sahneler. Aslında tasvir edilen toplum, henüz evrimini tamamlamamış ama yaratıklar şimdiden önemli değişikliklere sebep olmuş durumda. Mesela “kültür”e çoktan girmişler. Televizyonlarda yayınlanan çizgi filmlerde hem çocukların yaratıklarla karşılaştıklarında ne yapacağı gösteriliyor, hem de küçük dimağlara “yaratık = düşman” algısı yükleniyor. Şehirlerdeki graffitilerde de yaratık resimlerine rastlamak mümkün. Doğal olarak durumdan faydalanan fırsatçılar da vakit kaybetmeden peyda olmuşlar. Bu durum, fotoğrafçıların felâket üzerine para kazanmasıyla ilgili diyalogla birleştiğinde güçlü bir kapitalist sistem eleştirisi olarak göze çarpıyor. “Doğaya karşı durulmaz” gibi çevreci mesajların da eksik edilmediği filmde, beni en çok etkileyen filmin sonundaki, “Amerika’ya dışarıdan bakmak”la ilgili tespitler oldu. Karantina bölgesinin Amerika tarafındaki duvarını aşıp içeri girdiklerinde karşılaştıkları manzara, Amerika’nın süper gücünü kullanarak kendi çevresine ördüğü duvarların aslında ne kadar kırılgan olduğunu anlatıyor ve bir anlamda “11 Eylül’den ders al, bu iş yakıp yıkmakla, duvarla muvarla olmaz” mesajı veriliyor. Bu mesajı tamamlayan en önemli unsur, kendi haline bırakıldıklarında zararsız olan yaratıkların askerî uçaklara karşı aşırı agresif olması. Başka bir deyişle film, tıpkı Irak meselesinde olduğu gibi Amerika’yı (veya onun simgelediği süper güç kavramını diyelim) “sataşan” konumuna oturtuyor. Dünyaya kendi elimizle getirdiğimiz, sonra da öldürmeye kalktığımız yaratıklar ise yaşam hakkı için mücadele veriyor. Bu açıdan bakıldığında, sınırı geçtikten sonra Kaulder’in kelimeleriyle “şehir dışındaki kusursuz evlerinde yaşamaya devam eden” Amerikalıların yerine yıkıntıların arasında dolaşan delirmiş bir insana rastlamaları, daha önce benzerlerini görmüş olsak da manidar bir simge olarak göze çarpıyor ve duvarların yıkılması halinde bir “süper güç” halkının yaşayacağı travmaların muhtemel etkilerini özetliyor.

Hangi açıdan bakarsanız bakın, Monsters yenilikçi bir film değil. Belgeselvari çekim tarzını daha önce gördük. Kıyamet sonrası yol hikâyelerini de. Türün patlama yapmış olması yüzünden etraf yıkıntı görüntülerinin sergilendiği filmlerden geçilmiyor zaten. Cüzi bir bütçeyle çekilip maliyetini katlayan filmlerse, Blair Cadısı gibi felâketlerden sonra temkinle yaklaşılması gereken bir konu. Bütünlük bakımından üzerinde etkisi en çok hissedilen iki filmle, yani The Road ve District 9’la aşık atamayan Monsters’ın, onlar kadar büyük bir külte dönüşüp dönüşemeyeceğini şimdiden söylemek zor. Ancak akıllıca yazılmış diyaloglar, yaptığı göndermeler ve toplum konusundaki tespitlerini yaparken kullandığı simgeler gibi birkaç güçlü silahı olduğunu söylemeden de geçmemek gerekir. Monsters’ın işlemeyen yanları, işleyen yanlarının verdiği hazla dengeleniyor ve ortaya ne tadından yenmeyen, ne de ağız tadınızı bozan bir film çıkıyor.

Yazar hakkında: Kaan Zanbakcı

1976, İstanbul doğumlu. Sinema denen sanatın ne kadar büyülü bir şey olduğunu 1986’da, Şişli Site sinemasında izlediği Return of the Jedi ile farkına vardı. 10 yıldır çevirmenlik yapıyor. Önce Divxplanet bünyesinde, ardından Öteki Sinema’da film eleştirileri yazdı. Sender’in açtığı senaryo atölyelerine katıldı. Hayalî İcraat adında bir bilimkurgu/fantastik sinema sitesi hazırladı ancak o büyüklükte bir siteyi tek başına hazırlamanın zorlukları, hosting firmasının saçmalıklarıyla birleşince 6 yılda büyük mesafe kat eden, 800’ü aşkın makale içeren sitesini kapadı ve Öteki Sinema’ya geri döndü.

13 Yorumlar

  1. Bu sene izledigim en iyi filmlerden biri!

    District9´dan cok daha samimi, inandirici ve yurkeli buldum ben. District9, Independence Day gibi, ozel efektleri ve pazarlamasindaki deha ile sinema tarihinde yerini alacak bir popcorn filmiyken. Monsters cok daha kult bir statuye ulasacak saniyorum.

    @Kaan – klavyene saglik dedikten sonra, bu guzel yazinda 2 noktaya katilmadigimi paylasmak istiyorum. Bence Book of Eli ve Road´dan bagimsiz olarak cok daha kisisel ve zamansiz bir film Monsters. Bir de “yenilikci degil” demissin, ki haklisin tabi ama filmin ruhunda yenilikcilik degil evrensellik yattigini dusunuyorum.

    Cok kucuk bir butceyle cekilmis olup maliyetini katlamasindan cok, cok kucuk bir butceyle cekilmis olup cok guzel gozukmesi cok etkiledi beni! Distrcit9´daki verite (gercekcilik) burda da var, ama dahasi cok guzel renkler ve sanat eseri bir goruntu yonetmenligi de var.

  2. Sevgili Can,

    Monsters gerçekten üzerinde konuşmaya değer bir film. Filmle ilgili yegâne şikâyetim, yazıda da söylediğim gibi, aksiyon anlarının biraz “eğreti” durduğunu hissetmem. Bu “eğreti” sözcüğünü aç desen açamam. Nasıl tarif edeceğimi bilmiyorum. Bir “olmamışlık” hissi değil bu. Ama sanki bütünlüğü bozuyorlarmış gibi geldi. Sanki film onlarsız da yapabilirmiş gibi. Galiba sen de aynı duyguya District 9’da kapılmışsın.

    Onun haricinde “evrensellik” sözcüğüne sonuna dek katılıyorum. Hatta yanına “samimiyet”i de ekleyebilirim. Açıkçası sadece 15.000 dolarla çekildiğine inanmam çok zor oldu. Hâlâ tam anlamıyla inanabilmiş değilim. Acaba o bütçeye post prodüksiyon dâhil mi?

    Bence son 2 yılda izlediğimiz şu filmler kült doğmuş, kült yaşayacaklardır: The Road, Pandorum, Moon ve District 9 (Independence Day’le aynı cümle içinde kullanarak bir kuple haksızlık ettiğini düşünmüyor da değilim :D ). Monsters’ı bunların arasına katıp katmamakta, sırf yukarıda yazdığım sebepten dolayı kararsızım.

  3. District 9’i Indepence Day ile ayni kefeye koymamin sebebi, DIstrict 9’in son 20 dakikasinda inandiriciliktan uzak bir kac kovala filmina donusuyor olmasi. Yani o adamin o gemiyi ucurdugu sahne ile Will Smith’in uzaylinin kafasina yumruk attigi sahne ayni sekilde super uyduruk sahneler degil mi?

    Halbuki Moon’da, The Road’da ve Monsters’da oyle seni filmden koparan bir durum hic yok. Sonunda kadar o dunyanin icinde teneffus ediyorsun.

    Pandorum ise.. yine kitleleri bolen bir film : ) Masis Usenmez ustadimiz daha iyi bilecektir bu konuyu. Ama Pandorum’da da izleyiciyi filmin buyulu dunyasindan koparan, inandirici olmayan, popcorn aksyon sahneleriyle filmin havasinin kactigini dusunuyorum.

    Evet Monstersin butcesi cok enteresan bir konu. Adamlar benim To My Mother and Father’i cektigim kamerayla cekmisler ya filmi… Ama tabi su var. District9’da oldugu gibi Monsters’da da filmin yonetmeni ayni zamanda bir ozel ofekt sanatcisi (ustasi) ve herseyi kendi yapmis.

    Mosters’daki aksyon sahneleri ise bana Jurassic Park’i hatirlattigi icin extra sevdim filmi : )

  4. Filmin fragmanı, canavarları göstermese de, sanki daha gerilimli-bol hareketli bir film olacakmış sinyali veriyor (Canavarlar kovalayacak-insanlar kaçacak). Posteri ise filmin içeriği ile daha uygun. Yanlış beklenti ile izlenirse ( Filmin adının “Canavarlar” olması gene içeriğinden ve tarzından farklı olarak, insanlar ve yaratıklar arasında, efekti bol çatışma sahneleriyle dolu bir macera beklenmesine sebebiyet verebilir) beğenilmeme olasılığı yüksek.

    Filmin kendisi hakkında yorum yaparsam: Canavarlar ve ağaçlara bulaşan hastalık “Dünyalar Savaşı” kitabını akla getirdi. Canavarlar, biçimleri ile hem kitaptaki uzaylıları hem de büyüklükleri dolayısı ile tuhaf uzuvları olan makinelerini anımsattı. Birde kitaptaki Marslıların beraberlerinde getirdikleri çabucak yayılan bitki gibi filmde de hızlıca büyüyüp denize doğru ulaşan bitki vardı sanırım ( Hafızam kötüdür kusuruma bakmayın, ne olduklarını tam hatırlamıyorum. Ama hızlıca yayılmaları bana bunu hazırlattı). Üstelik filmdeki uzaylılarda kitaptaki Marslılar gibi yere çakılan bir araç vasıtasıyla Dünya’ya iniyorlar. Her ne kadar filmdeki olay bir kaza olsa da kitabı anımsatıyor. Tabii bir de, kitaptaki gibi bir yolculuk durumu da mevcut.

    Son olarak söyleyeceğim biraz zorlama olabilir: Kitabın sonunda anlatıcı Marslıların sadece hayatta kalmak için saldırganlaştıklarını belirtiyor. Belki bir gün, onlarla beraber huzurlu bir dostluğun kurulabileceğinden dem vuruyordu. Filmdeki canavarlar, yazıda da belirtildiği gibi bu tip bir duruma gayet uyuyor gibiler. Onlarla barış içinde yaşama kısmı ise yazıda da belirtildiği gibi gene insanın elinde olan; onlara karşı düşmanca hareketlerde bulunmamaktan geçiyor. Canavarlardan korunmak adına yapılan sert uygulamalar, insanların hayatını, canavarların yaptığından daha kötü etkileyebiliyor.

    Film bazı yönlerden “Dünyalar Savaşı” kitabının serbest uyarlamasıymış gibi geliyor.

  5. asiri klise humanist mesaj veren bir filmdi. teknik olarak eyvallah, 15000 $’a boyle bir is cikarabilmek. ama la fontaine tadinda cilgin didaktik bir humanist mesaj verme cabasi…meh!
    ayrica ikili arasindaki ask meselesi de patetik bicimde islenmis.

  6. ben 15000 dolara nasil cekebildigine takildim ?

  7. Filmi henüz seyretmedim ama okuduğum kadarıyla bunu bir kıyamet sonrası film olarak değerlendirebileceğimiz gibi bir ilk temas filmi olarak da değerlendirmek mümkün, District 9’da öyleydi. Böylece filme bir ilk temas ve kıyamet sonrası melezi demek mümkün.

    Soğuk savaşın bitmesiyle nükleer savaş tehdidinin ortadan kalkmasının yarattığı rehavet ortamı kıyamet sonrası filmlerin sıklığını azalmıştı. Ama insanlık yeni küresel tehditler bulmakta/yaratmakta gecikmedi. Bir sürü doğal felaketlerin yarattığı kıyamet filmi çekildikten sonra artık sıra bunların sonrasını çekmeye geldi haliyle. Bütün bunları tetikleyen bir film arıyorsanız, ben “Inconvenient Truth”u aday göstereceğim. Ama herkesin göz göre göre gelen çevresel kıyameti beklediği şu sıralarda bir filmi tetikleyici olarak göstermek çok da gerekli değil.

  8. Açıkçası filmi hala izlemedim ve en kısa zamanda temin edip izlemem gerektiğine inanıyorum.

    Son dönemde post apokaliotik dahilinde ne varsa yedik bitirdik biraz da onun hazımsızlığından kelli Monsters’ın üzerine fazla düşemedim…

    The Road’a dair ise, Son yıllarda türün en güçlü örneği olduğuna ve geçtiğimiz yılın en iyi filmlerinden biri olduğuna inanıyorum yok mu arttıran :)))

    Saygılarımla…

  9. Konusuna ve girişine göre oldukça mütevazi bir film. Ülkenin yarısı “infected zone” ilan edildi filan diye giriş yapınca insan büyük mücadeleler, bol aksiyon, gerilim falan bekliyor. Ama filmin derdi başka. Konusuna, ismine aldanıp kıyamet sonrası aksiyon filmi beklemeyin.

    Ben karakterleri ve oyunculukları inandırıcı buldum. Zaten filmi götüren yazıda da belirtildiği gibi diyaloglar ve oyuncular. Normalde film sıkıcılığa varan durağanlıkta ilerliyor. Yaratıkların göründüğü sahneler ise daha sıkıcı. O sahneler geldiğinde geçsin de yine kızla, erkeğin konuşmaları başlasın diye düşündüm. Yine de “Book of Eli”ye tercih ederim bu filmi her şekilde. Çok özel bir film değil ama yönetmeni takip etmek gerekir derim.

  10. Bence en iyi kıyamet sonrası filmi “I’m legend”.Ondan sonra çıkan filmler pek tat vermedi açıkçası.

  11. Aksiyon vaat eden bir yaratık filmi olmaktan çok, ‘dramatik’ yönünü daha fazla öne çıkarmaya çalışan, insancıl bir film olmaya çalışmış, ama iki arada bir derede kalmış, herşeyi eline yüzüne bulaştırmış. Ne etkileyici bir sahne, ne sağlam bir alt metin, ne de doyurucu bir sinemasal haz. Farklı olmaya çalışan ama yarım kalmış gözüken bir deneme. Kısacası gayet kötü bir filmdi Monsters. Yasak Bölge 9 gibi mükemmel bir filmle kıyaslanamayacak derecede hemde…

  12. bir çok yorumda filmin isminden beklenen aksiyonu bulamadım tipi yorumlar görüyorum, bu mu canavarlar ismi konan film hani nerde canavarlar doğru dürüst göremedik bile diyenler bence hemen sonuca atlamadan “canavar”‘ın gerçekte kim için söylendiğini tam olarak neyi refere ettiğini iyice düşünsünler..

  13. çok açık konuşmak gerekirse, filmin %70’ini enfes atmosfer sebebiyle post-apokaliptik feelings, geri kalan %30’unu ise baş rol oyuncuları acaba sevişecek mi sorusu oluşturuyor. oktopusvari dünya dışılılardan pek haz etmedim fakat sırf jon hopkins’in candles’ soundtrack’i için dahi izlenebilir. tuhaf bir seyirlik. bitirdikten sonra biraz duraksadım, durgunluk verdi. sanırım böylesi bir filmden istediğim de daha fazlası değil.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: