Moon Child (2003)

“Eğer benim gerçekten ne hissettiğimi bilseydin yıllar önce sana sunduğum şeyi inan kabul etmezdin.”

1999’un son saatlerinde tuhaf bir ikili karanlık sokaklarda polisten kaçmaktadırlar. İçlerinde yaralı olan diğerine, onu bırakmasını, artık yaşamaktan sıkıldığını bu yüzden “vazgeçtiğini” söyler. Diğeri her ne kadar bunu kabullenemese de ertesi sabaha karşı artık tek kişi kalmıştır: İsminin Kei olduğunu öğreniriz. Onun artık ne yaşamaya ne de ölmeye cesareti kalmamıştır. Bir köşeye sinip unutulup çürümeye bırakır kendini.

Yıllar sonra… Global bir ekonomik krizden sonra dünya ard arda gelen iç savaşlarla parçalanmış, Güney Asya’da düzen tamamen çökmüştür. Japonya’yı terketmek zorunda kalan mülteciler hayat düzeyi yüksek hiçbir yere gidemediklerinden, geri de dönemediklerinden Mallupa adlı bir “serbest bölge”de Çinliler ve başka ülkelerden gelen insanlarla birlikte zor koşullar altında yaşamaya başlarlar. Dejenere bir süreç vardır ve silahı olan hayatta kalıp karnını doyurabilmektedir.

2 küçük kardeş ve bir arkadaşı bir mafya üyesinden kapkaçla çantasını çalarlar. Fakat planları daha başlamadan ters gider ve yakalanır, içlerinden biri bacağından vurulur ve diğeri (isminin Sho olduğunu öğreniriz ) de tam kafasına silah dayanmışken gölgelerden gelen bir adam tarafından kurtarılır. Bu, insanlara duyduğu nefrete rağmen bir çocuğun ölümüne seyirci kalamayan Kei’den başkası değildir. Ona, ondan korkup korkmadığını sorar, çocuk ona gülümseyerek yanıt verir. Kei yıllardır bir “kardeş” yada “arkadaşa” duyduğu dayanılmaz hale gelen yanlızlığından dolayı ona  kendi “gücünden” sınırlı olarak verir.

Sho ve Kei 2014’de Mallupa sokaklarında fırtına gibi esmektedir. Kei’nin ölümsüzlüğü ve insanüstü çevikliği, Sho’nun da çılgın cesaretiyle kısa zamanda korkulan bir ikili olurlar ve öte yandan Sho’nun yıllar öncesinde sakat kalan abisine bir balıkçı dükkanı açıp bununla teselli olmasını sağlamaya çalışırlar. Öte yandan Kei yanlış yaptığını düşünmeye başlamış, Sho ile sıkça tartışmaya başlamıştır. Kei kendisinin canavar olduğuna inanırken, Sho kendi sahip olduklarıyla yetinmemekte daha fazlasını istemektedir. Tam da bu günlerde soygun için Çin mafyasının mekanına düzenledikleri bir baskında, mekanı kendileri varken basan bir başka kişiyle karşılaşırlar.  Son adlı bu genç Tayvanlı bir başka tetikçidir ve Çinli çetenin lideri tarafından tecavüz edilen kardeşinin intikamını almak için mekanı basmıştır. Karşılaşırlar ama yenişemezler. Beraber savaşıp mekandan beraber çıkarlar ama Son onlara bir daha yollarına çıkmamalarını söyler.

Ertesi gün Sho dilsiz bir sokak ressamına rastlar ve onla arkadaş olur. Fakat Son’un kızkardeşi olduğunu öğrenmesi uzun sürmez. Son başta buna göz yumsa da daha sonra Kei ve Sho ile yüzleşip kızkardeşini ne pahasına olursa olsun koruyacağını söyler. Bu olay Kei ve Sho arasındaki iplerin daha bir gerilmesine neden olacaktır. Sho Kei’yi duygusuz olmakla, Kei de Sho’yu gamsızca hareket edip birçok insanın yaşamını tehlikeye attığının farkında olmamakla suçlar. Kendi köşesine çekilip Sho’yu yanlız bırakmaya karar veren Kei, trajik bir olay sonrasında Kei’nin hayatını kendi gücünü serbest bırakarak kurtarmak zorunda kalır. Ama bu “kardeşliklerinin” de sonu olur. Sho, Kei’yi bir canavar olarak görmeye başlar ve ona yüz çevirir, Kei de daha fazla ölümlülerin hayatına müdahele etmemek için kayıplara karışır.

Uzun bir süre geçmeden Sho büyüklük kompleksiyle hareket etmeye başlar ve şehrin en büyük mafya liderlerinden birisi olmaya doğru ilerler. Kendi çetesini kurar ve bir bar satın alır. Öte yandan Son’un kızkardeşi ile evlenir ve hatta bir kız çocuğu beklemeye başlar, Tayvanlıların çetesi de Son’u Sho’nun çetesini yoketmekle görevlendirir. Bunlar olurken Kei de Sho’nun hiç tahmin etmediği bir yerde ve zamanda yeniden ortaya çıkar: Kei, neredeyse ölümsüz olmasına rağmen artık dünyadan bezmiş bir şekilde ölümü beklemektedir.

Bu da yetmezmiş gibi kaderin Sho’ya göndermekte olduğu darbeler daha yeni yeni başlamıştır!

İNCELEME

2003 yapımı filmin başrollerinde eski Malice Mizer grubundan Gackt (Sho) ve L’arc en Ciel’den Hyde (Kei) bulunuyor. Bunlar için bile filmi izleyebileceğiniz halde film çok daha derin ve şaşırtıcı bir yapıya sahip.

Blood: Last Vampire, Blade ve bir ölçüde de Vampire Princess Miyu haricinde Vampir yapımlarına pek ilgim olmadığını itiraf edeyim, zira vampir konseptini bunlar dışında istediğim tarza yakın veren bir yapımla hiç karşılaşmamıştım. Moon Child ise %100 istediğim tarzda ve yıllardır beklediğim türde bir yapım olarak beklentilerimi karşılamakla kalmıyor aşıyor da…

Moon Child’in bir vampir filminden ziyade hibrid bir film olduğunu söylemeliyim: Filmin %70’inde “vampir” kelimesi telafuz edilmiyor (ki ilk kez kullanıldığında da Amerikalı bir bilimadamı Kei’nin özelliğini gotik anlamda vampirlikle değil bilimsel bir tür genetik anomali ile kısaca tanımlıyor), filmin tamamına yakınında Japonca kadar Çince ve İngilizce de konuşuluyor, herşeyden önce çoğu filmde göremediğiniz derecede yoğun gunfight’lar, komik anlar, melankoli dolu sahneler ve -Takeshi Kitano’nun mafya filmlerinde olduğu gibi- çok çok ani, tahmin edilemez şekilde gerçekleşen sokakta kurşunlama sahneleri ile film her türün dışında bir yere ilerliyor. Ki filmin %80’inin aslında “sahip olduklarını özümseyememe ve sahip olunamayan çocukluğa karşı telafi için başka insanlara yakınlaşma” gibi neredeyse benzersiz bir öyküsü olduğunu görüyoruz.

Benzer şekilde Kei ve Sho arasındaki ilişkinin çoğu shounen ai (İlla yaklaşık bir tanım yapmamız gerekirse, genç erkeklerin duygusal yaşamları üzerine bir anime alt türü, denebilir) janrında yapımın aksine tam anlamıyla bir gay referansı sayılamayacak olması da filmi bir tür sömürü filmi olmaktan kurtarıyor zira birçok yerde bu tuzağa düşülmemeye çalışıldığı farkediliyor.

Her yeni vampir filmi gibi Moon Child’da gotik vampir setting’ini kimi noktalarda oldukça dışına çıkıyor. Vampirler bir başkasına kendi güçlerini bir noktaya kadar verip onları kan içmeye ihtiyaç duymayan fakat insandan daha üstün yeteneklere (kurşunları görme, hayati organlardan vurulmadıkça ölmeme, kolay kolay yorulmama gibi) sahip hale getirebiliyorlar. Tam anlamıyla vampir olanlar (mesela Kei) ise kan içmeye karşı sürekli bir açlık duysalar bile bunu bastırabiliyorlar ve -güçleri çok çok azalıp onları çok çok halsiz bıraksa da- güneşe çıkabiliyorlar. (Ama yine de gardlarını inmişken pat diye güneşe çıkmaları ölüm demek) Şimdi bunu okuyup aklınıza Twilight faciasının gelmemesi imkansız belki ama filmi izlerseniz  Moon Child’in bazı vampir kurallarını yoksaysa da yakın geleceğin nispeten gerçekçi betimlenmiş distopik dünyasında geçen bir tür film noir, yer yer de avangard bir aksiyon – shounen ai – bilimkurgu bileşimi olarak vampir konseptini çok iyi taşıdığını göreceksiniz.

Filmi izledikten sonra en çok bu sahne aklınızda kalacak…

Son söz: Uzakdoğu sinemasına, vampir filmlerine ve shounen ai türüne duruşunuz ne olursa olsun şans vermeniz gerektiğine inandığım bir film. Bugüne dek izlediğim vampir temalı yapımların toplamından daha çok beğendiğim, ayrıksı bir çalışma aynı zamanda…

Hamit Gökalp (Akuma Blade)

Yazar hakkında: Misafir Koltuğu

Öteki Sinema ekibine henüz katılmamış ya da başka sitelerde yazan dostlarımız her fırsatta harika yazılarla sitemize destek veriyor. Size de okuması ve paylaşması kalıyor...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir