Mulholland Dr. (2001)

“Bütün mutlu aileler birbirine benzer; mutsuz her ailenin mutsuzluğuysa kendine hastır.”

(Lev Tolstoy, Anna Karenina)

Kendisinin her geçen gün kocaman bir çöplüğe dönüştüğü yetmezmiş gibi elindeki tüm gücünü, yönlendirebileceği ve manipüle edebileceği tek tip bir sinema anlayışının yerleşmesi için kullanan Hollywood’un, ‘’kendi filmini’’ yapabilen ender yönetmenlerinden David Lynch’in başyapıtlarından Mulholland Dr. hakkındaki bu yazının sona ermesiyle “her şeyi” anlayabileceğini düşünen okurun böyle bir beklentiye girmemesini gerektiğini söyleyerek başlamak isterim.

François Rabelais, Gagantua’nın giriş bölümünde “(…) ilikli bir kemik bulan köpek ne hayranlıkla bakar ona, ne özlemle koklar onu, ne coşkunlukla yakalar, nasıl bir dikkatle dişler, ne sevgiyle kırar, ne helecanla yalarsa onu, okur da aynı coşkuyla özlü iliği aramalıdır” diye yazar. Doğasında “filozofça bir yan” bulunan köpeğin amacı kemiğin içinde bulunan küçücük iliğe ulaşmaktır. Bu yazıda oyuncuların yüzlerindeki maskeyi söküp atmak değil maskenin anlamı üzerine açıklama getirmek ve seyircinin kemiğin içinde saklı ‘’iliği’’ bulabilmesine yardımcı olmak için filme birkaç ısırık atmanın ve üzerinde bir iki çatlak oluşturmanın faydalı olacağını düşünüyorum.

Sokrates’in fiziksel açıdan Yunanlıların “silenos” yüzlü dedikleri cinsten yassı burunlu, kalın dudaklı, sürekli sarhoş olduğu için eşeğinden ikide bir düşen, çok çirkin olmasına karşın ancak son derece akıllı ve bilge bir kişi olduğunu söylenir. Platon’un Şölen isimli eserinde Alkibiades, Sokrates’i, çirkinliği ve bilgeliği dolayısıyla silenos’a benzetir.

“Ben Sokrates’i övmek için, dostlarım, bazı benzetmelere başvuracağım. Şaka ettiğimi sanacak Sokrates. Ama bu benzetmeleri şaka için değil, doğruyu göstermek için kullanacağım. (…) Onu dinlemeye başlayınca sözleri ilkin abuk sabuk gelir insana. Kelimeleriyle, cümleleri dışardan alaycı bir Satyr postuna bürünür; semerli eşeklerden, kazancılardan, çarıkçılardan, dericilerden bahseder, hep aynı kelimelerle aynı şeyleri söyler gibi gelir. Cahili, budalası onun sözlerini alaya almaya kalkarlar ama bu sözleri bir de açıp içlerine bakarsanız, ne manalı, ne dolu sözler olduklarını ve hepsinin içleri en yüce erdemlerle dolu tanrı sözlerine benzediklerini görürsünüz.’’ (Platon, Şölen)

Rabelais, Gargantua isimli eserinin giriş bölümünde “Alkibiades, Platon’un hocası Sokrates’i -ki filozofların şahı olduğu su götürmez, başka sözler arasında silen’lere benzetir” dedikten sonra şöyle devam eder. “Eskiden silen’ler küçük kutulardı, bugün ilâç satan dükkânlarda gördüklerimiz gibi, üstlerinde gülünç, saçma sapan yaratık resimleri vardı: Harpya’lar, satyr’ler, yularlı kazlar, boynuzlu tavşanlar, eğerli ördekler, uçan tekeler, koşumlu geyikler ve insanları güldürmeye yarayan daha birçok uydurmalar. Ama bu kutuların içinde nadide ilâçlar saklanırdı: Balsam, akamber, kakule, misk, zebbat, mücevherler ve daha başka değerli şeyler. Sokrates’i de onlara benzetiyordu Alkibiades çünkü ona dışardan bakıldığı, dış görünüşüne göre değerlendirildiği zaman bir soğan kabuğu kadar para etmezdi. Öylesine çirkindi bedeniyle, gülünç halleriyle, sivri burnu, boğa bakışı, deli suratıyla, kaba davranışları, köylü kılığıyla, züğürtlüğü, kadından yana bahtsızlığı, devlet işlerine elverişsizliği, durmadan sırıtması, her önüne gelenle içki içmesi, boyuna maskaralık etmesiyle o tanrısal bilgisini her zaman gizleyerek. Ama kutuyu açtınız mı, içinde göklerden inme, paha biçilmez bir ilâç bulurdunuz: İnsanüstü bir anlayış, görülmedik erdemler, yenilmez yiğitlik, eşsiz bir kanaatkârlık, kesin bir yetinirlik, kendine şaşmazca güvenirlik ve insanların, uğrunda sabahladıkları, koşuştukları, çabaladıkları, denizlere açıldıkları, savaştıkları her şeye karşı inanılmaz bir küçümseme.”

Filmin bir silenos olarak kabul edilmesi durumunda eleştirmen filmin içerisine gizlenmiş hazineye ulaşmaya çalışacaktır ama silenos olarak tanımlanmaya daha uygun görünen yaşamsal öneme sahip ‘’mavi kutu’’ nedir? Mavi kutunun silenos olması durumunda içindeki ‘’gizem’’ ne olabilir, bunun üzerinde durmaya çalışacağım. Mavi kutunun gizemini çözdüğümüzde filmin içinde gizlenmiş olan hazineye de ulaşmış olabileceğiz, düşüncesindeyim.

Çocuğun yetişkinliğe geçişi ‘’günümüz’’ toplumlarında yıllar süren eğitimle gerçekleşirken, ‘’geçmişte’’ toplumların dinsel takviminin en önemli törenlerinden “erginlik ritleriyle” birdenbire tamamlanırdı. Kadının bir çocuğun geçici gövdesini, erkeklerin ise ruhsal yönünü doğurduğuna inanılır, kadınlar bu törenlere alınmaz, sadece seyirci olmalarına izin verilirdi. Yetişkinliğe geçişin tamamlanması, yetiştin olarak yeniden doğmak için “ağzı süt kokan” bebeğin ölmesi gerekir ancak bazen kişisel yapının belirgin bir bölümü başarısızlık konumunda kalabilir. Geleneksel geçiş ayinlerinin amacı, benlik duygusunu olabildiğince bastırmak ve bütünle uyum içine sokmak için gösterilen katılım duygusunun güçlendirmek kısaca bireye ölmeyi ve gelecekte yeniden doğmayı öğretmektir diyebiliriz. Bunun başarılamaması ve gelişim sürecinin belirli bir döneminde takılı kalmak nevrozlara yol açar. Hemen her kültürde bu türden çeşitli törenler yapılırken eski Yunan’daki kadar aşağılık olanına rastlamadığımı söylemeliyim.

“Oğlancılık topluma kabul edilme kuralıydı. Yetişkin olan yani erastes, oğlan çocuğuyla yani eromenosla birleştiğinde, erişkin erkeğin sperminin, oğlan çocuğuna erkeklik aktarıyordu. Oğlan çocuğunun bu dönemden geçmesinin belirli amaçları vardı. Çocuğu o ana kadar birlikte yaşadığı kadınların arasından çekip, yetişkin erkeğin kollarına vermek, onun edilgin ortamdan kurtarılıp iyi bir baba, iyi bir vatandaş haline getirilmesi demekti. Böylece iyi bir vatandaş olarak yetişen oğlan, ileride bir erastes, savaşçı, avcı olabilecekti. Bu durum genç oğlanın kıllanmaya başlamasıyla son buluyordu. Çünkü bu sadece erkekliğe geçiş evresiydi ve bu evre kılların çıkmasıyla birlikte sona ermiş sayılıyor, oğlanın güzelliğinin bozulduğuna inanılıyordu.” (Duygu Kocabaş Atılgan, Eski Yunan’da Toplumsal Cinsiyet Rollerinin Temsili)

Ruhsal gelişimini tamamlayamadığı, dış dünyadan beklentilerinin toplumla bütünleşmesinin üzerinde olduğu filmin kahramanı Diane’in nevrotik bir yapıya sahip olduğunu, alabilmek uğruna Hollywood’a geldiği rolü olağanüstü bir şekilde oynadığı bölümden çıkartabiliyoruz. Burada babasının en yakın arkadaşı tarafından istismar edilen bir kadını canlandıran Diane’in aslında kendisini oynadığı açıktır. Bu ‘’babanın yakın arkadaşı’’ aslında babanın kendisi olabilir. İstismarı bir oyun olarak yaşamış veya “oyuncu” kişiliğinin sonucu istismar edilmiş ve dolayısıyla da her oyuncunun mutlaka sıra dışı cinsel yaşamı olabileceği düşüncesine kapılmış olabilir. Böylece oyunculuk hayalleri ve cinsellik iç içe girmiştir. On iki yaşından itibaren yıllarca babası ile ilişkiye girdiğini itiraf eden Rita Haytworth’un durumunu yönetmenin bilmemesi olanaksız olduğuna göre, filmde Rita Haytworth imgesinin yoğun kullanımı da ensest ilişkiyi yani babayı işaret etmektedir düşüncesindeyim. Hatta bu bağlamda lezbiyen ilişkisini de çocukluğunda zorlandığı ensest ilişkinin ve nevrotik eğilimlerinin bir sonucu ‘’çocuk doğurmaktan’’ kaçınma anlamında bir sapma olarak yorumlayabiliriz. Ayrıca mavi kutunun halının üzerine düşmesiyle birlikte Ruth halanın ortaya çıkarak yere bakması ancak mavi kutuyu yani gerçeği ‘’görememesi’’ babasının istismasına uğrayan Diane’in durumunun aile tarafından bilindiği ancak ‘’sır’’ olarak saklandığını gösterir. ‘’Mavi kutu’’ bu ensesti ve Diane’in bir gün bu yıkımdan kurtulabilme umudunu simgelemektedir.

Ensest ilişkiler her zaman bir kapalı kutu olarak ve bir tabu olarak kalmaktadır. Duruma tanık olan en yakın kişiler bile yaşanan durumun acımasızlığı karşısında çaresiz kalmakta, en iyi yolun susmak olduğuna inanmaktadırlar. Bu yeryüzünün her yerinde böyledir. Silencio isimli klüpte her iki kadın başlarına gelenlere, çocuklukta yaşadıklarına ağlarlar. Her şeyi bilmelerine rağmen sessiz kalırlar çünkü konu konuşulacak gibi değildir ve “kutuda” kapalı kalmalıdır. Diane’in kimselere anlatamadığı şeylerin Rita Haytworth posteri üzerinden aktarılması kutunun açılması sayılabilir.

“Gerçek benlik kavramı, bütün insanların sahip olduğu ancak her bireyde kendine özgü bir biçimde bulunan, insanın gelişiminin kaynağındaki iç güç olarak tanımlanabilir. Benliğin idealize edilmesi dış dünyadan belirli bazı davranışların beklenmesine yol açmaktadır. Bu talepler karşılanmadığında ise öfke, haklılık duygusu, kendi kendine acıma, haset, yoksunluk, bedenselleştirme gibi belirtiler ortaya çıkar. Kendi benliğini idealize eden kişinin, ayrıca kendisinden de beklediği önemli şeyler vardır ki, bu suretle, kendini idealize ettiği benliğinin kalıplarına sokması mümkün olabilecektir. Bu imge nevrotik bir gurur duygusuyla dolu olduğu için çok önemlidir. Öte yandan, sözü edilen gurur kolayca yaralanabilme özelliği taşır ve kişi her ne zaman gerçek, mükemmel olmayan bedenini görse, yoğun bir utanma duygusu yaşar. Eğer başka kişiler tarafından gururu kırılırsa, aşağılanma duygusu yaşaması söz konusudur. Bu iki güçlü duyguya bağlı olarak endişe, depresyon, öfke, psikoz ve pskomatik tepkilerin ortaya çıkması mümkündür. Söz konusu duyuları yatıştıracak alkol ve uyuşturucu kullanımı, aşırı derecede yaşanan cinsellik gibi olguların nevrotik gururun kırıldığı durumlarda daha çok devreye girmesi söz konusudur.” (Karen Horney, İç Çatışmalarımız) 

Nevrotik süreç kişiyi ikili bir kimlik sahibi olmaya zorlar. Bu kimliğin bir tarafı idealize benlik, diğer tarafı ise aşağılanan benliktir. Bunun sonucunda birbirinin yerini alan zıt tutumlar, hatalı davranışlar ve gündelik yaşamdaki çalkantılar ortaya çıkar. Karen Horney, nevrotik eğilimleri, insanlara yönelmek, insanlara karşı çıkmak ve insanlardan kaçmak olarak üç grupta toplamaktadır. Bu eğilimlerin birbirleriyle çatışmaya girmesi halinde kişi, kendine ilişkin idealize edilmiş bir imge geliştirerek içsel çatışmanın çeşitli unsurlarını dışlaştırmaya çalışır. İnsanın bilinçdışında taşıdığı ‘’idealize benlik’’ imgesinin geliştirilmesi gerçek bir güven ve gurur duygusunun yerini tutmaya yarar ve endişe içindeki kişiye diğerlerinden daha iyi durumda olduğu, varlığının bir anlam taşıdığı duygusunu verir. İdelize benlik kavramının tam aksi yönünde ise kişinin kendine ilişkin ‘’aşağılanan’’ bir imge geliştirmesi yer alır.

Diane’in idealize edilmiş benliği seyirciye her zaman bakımlı, temiz ve olanca güzelliğiyle gösterilirken aşağıladığı benliği çirkin ve kusurlu görünür. Diane, ideal benliğini özendiği “gerçek” Rita Haytworth ile birlikte olması gerektiği düşüncesinden hareketle oluşturmuş kendi yetenekleriyle elde edemediği Hollywood yıldızlığı statüsü ile her türlü cinsel özgürlük ve toplumsal iktidarı kazandığını hayal etmeye başlamıştır. Ancak bu tutumu sürdürmek hayli zordur ve bastırdığı benliğinin yeniden su yüzüne çıkmasıyla iki dünya arasında sıkışınca ölmek ister.

Aldatılan, sünepe ve beceriksiz bir yönetmen, işleri eline yüzüne bulaştıran kiralık katil gibi Diane’in hayalindeki herkesi kusurlu görmesi, onları kabullenmeyi kolay hale getirmektedir çünkü kendisini de kusurlu görmektedir. Mafyanın, yönetmenin, aldatan karısını ve aşığını dövmeleri, Diana’in aldatılmayı ve aldatmayı onaylamadığını gösterir ki, hayalindeki Rita’nın kendisini ‘’çocuk doğurabileceği’’ bir başkasıyla ‘’aldatıyor’’ olmasına katlanamaması böyle izah edilebilir. Yalnızca doğum ölümü yenebilir ancak lezbiyen ilişkisi Diane’e ölümü yenecek bir doğum veremeyeceğinden acısı sürecek, yaşama olan inancını yitirecek ve kendini öldürmekten başka çıkar yol bulamayacaktır.

“Bilinçdışı -bir düş sırasında, güpegündüz ya da delilik esnasında- akla her türlü sisi, acayip yaratığı, korkuyu ve ürkütücü imgeyi gönderir çünkü insan krallığı, bilinç dediğimiz şu görece düzenli küçük barınağın zemini altında, akla hayale gelmeyen Alaaddin mağaralarına iner. Orada yalnız mücevherler değil, tehlikeli cinler, yaşamlarımıza katmayı düşünmediğimiz ya da buna cesaret etmediğimiz uygunsuz ya da karşı koyulan psikolojik güçler de vardır. Ve bunlar orada akla hayale hiç gelmeden de kalabilir fakat öte yandan rasgele bir sözcük, bir manzaranın kokusu, bir bardak çayın tadı ya da bir bakış sihirli bir kaynağa dokunuverir ve beyinde birdenbire tehlikeli haberciler belirir. Bunlar tehlikelidir çünkü kendimizin ve ailemizin çevresine ördüğümüz güvenlik ağını tehdit ederler. Fakat bir yandan da, şeytani derecede büyüleyicidirler çünkü hem arzulanan hem de korkulan benliğin keşfi macerasının tüm dünyasını göz önüne serecek anahtarlar taşırlar. ‘’ (Joseph Campbell, Kahramanın Sonsuz Yolculuğu)

Korkunç ‘’kişi’’ duvarın arkasında ve düşlere yer olmadığının sanıldığı gündüz vaktinde ve korkutucu olmaması gereken bir ortamda belirir ancak asıl tekinsiz olan da bu sıradan ve dingin görünümlerin ardındaki karanlık dünyadır. Nasıl yazdığı sorusuna “Bazen yürürken, bazen otururken ama genellikle kafelerde… Bu güvenli yerlerde kendimi mekândan soyutlayarak her yönde düşünülebilir ve eğer durum kötüye giderse tekrar kafe ortamına geri dönebilirim. Tıpkı sinemada olduğu gibi… Orada en korkunç şeyleri izleyebilirsiniz, ama aynı zamanda sinemanın emniyetli ortamındasınızdır’’ diye yanıt veren yönetmen, seyirciyi bilinçdışının sınırlarına götürmekte, kendisini tanıması için ruhsal bir yolculuk yapması gerektiğini göstermekte ancak korkanlar ve macera çağrısını yanıtlamak istemeyenler için de “güvenli” bir yer olan sinema salonunda olduklarını hatırlatmaktadır. Oysa insanın kendinden kaçabileceği ve gerçek anlamda güvende olabileceği hiçbir yer olmadığı gözlerden hep kaçar.

İncil geleneğindeki “ilk günah” doğanın, kadının ve cinselliğin yozlaşmış olduğu fikrine dayanır. Başka dinlerde, mitolojilerde ve anlatılarda eşine rastlanmayan kadın düşmanı bu görüşe en yakın hikâye Pandora’nın Kutusu’dur ve eski Yunan kökenlidir. Cennet’te işlenen günahın, insanı şeytana uyduğu ve Tanrı’nın insanı şeytandan fidye ile kurtarmak zorunda kaldığı şeklindedir. Bu yüzden kefaret olarak kendi oğlunu yani İsa’yı öne sürmüştür. İsa’nın şeytanın oltaya takılmasını sağlayan bir yem olarak yorumlanması Papa Gregory’e aittir ve Hıristiyanlıktaki kefaret fikri tam olarak budur. Bir başka anlatımda ise Tanrı Cennet’teki saygısız eylemden o kadar incinmiştir ki gazaba gelmiş ve insanı kendi rahmet diyarından atmıştır. Tanrı’nın gönlünü alabilecek tek şey, önemi günahın önemi kadar büyük olan bir kurban olmuştur ancak hiçbir insan böyle büyük bir kurban veremeyeceğinden, Tanrı’nın oğlu bu borcu ödemek için insana dönüşmüştür. Filmin hiçbir noktasında doğrudan dinsel tema kullanmayan yönetmen, kefaret için kadını kurban eden ve bütün suçu kadının üzerine atan bu görüşlere savaş açmış olabilir, diye düşünüyorum.

Filmin başlangıcında ve uçak yolculuğu sırasında Diane’in yanında görülen yaşlı çift ise, kendisini en güvende hissetmesi gerekirken en acımasız günlerini geçirdiği ve kaçmak istediği ailesi, belki babası ve Ruth Hala’dır. Sırlarını açık etmemesi ‘’şartıyla’’ Diane’e yıldızlık yolunda şans dilerler. Ayrıldıktan sonra bir taksinin içinde birbirlerine tuhaf, hastalıklı bir gülüşle bakmaları da bu yöndeki yorumları doğrulamaktadır. Günahkâr ailenin hastalıklı gülüşleri Diane’in yanılsamaya dayalı dünyasını simgeler. Filmin sonunda kutudan çıkıp ona saldırmaları ise ‘’sırrın’’ ortaya dökülmesinden dolayı intikam alma çabasıdır.

Amerika’da bir lisede yapılan ankette -ki bizde yapılsa da benzer sonuçlar çıkacaktır- “ne olmak isterdiniz” sorusuna öğrencilerin üçte ikisi ‘’bir ünlü’’ yanıtını vermiştir. Bir şey başarmak için fedakârlık yapma, çalışma, üretme kavramlarından habersiz yalnızca tanınmak, meşhur olmak ve şöhret peşindeki bir neslin yetiştiği çok açık… Yönetmenin “mafya” tarafından baskı altına alınması aslında önüne gelen hiçbir şeyi beğenmeyen, yapılan işlere ve alın terine saygı duymayan tatminsiz toplumun acımasız baskısı olarak nitelendirilebilir mi?

Ölümün bilincinde yaşamak, Doğu ile Batı düşünce dünyaları arasındaki belirleyici çizgidir. Kadim Doğu düşüncesi ve dinleri, insanı düşmüş ve bu dünyayı içine düşülen lanetli bir yer olarak görmemekle birlikte ‘’geçici’’ olarak tanımlamıştır. İnsanın, bir sınav yeri olmaktan başka bir değeri bulunmayan geçici dünyaya bağlanması yerine içinde devamlı bulunacağı öteki dünya için çalışması gerektiği vurgulanmıştır. Kadim Doğu geleneğinin son dini olan İslam, Peygamberinin ağzından ‘’Kıyamet kopuyor olsa bile elinde bir hurma fidanı varsa onu dik’’ diyerek iki dünya arasındaki dengeye ilişkin son sözü söylemiştir. Doğu düşüncesi yaşamını sürdürürken ölümün unutulmaması gerektiğini söylerken Batı düşüncesi tüketim çılgınlığını ve bencilliği körükleyerek ölümü unutturmaya çalışmaktadır.

Bir bitkinin dalını keserseniz yerine yenisi çıkar ve bu yüzden Doğu düşüncesinde ölüm, ölüm değil yeni bir yaşamın başlangıcı olarak algılanır. Birey de birey olarak değil toplumun bir parçası, bitkinin bir dalı olarak görülür. Kahraman kendi hayatını gerçeğe feda etmiş kişidir. İnsanın insanı sevmesi de kişiyi bu gerçekle uyumlu hale getirmek içindir. Modern Batı düşüncesi ise açlık ve yoksulluğa çare bulmak için değil sömürmek, yağmalamak ve parçalamak için uğraşmaktadır. Bir Doğu dini olan Hıristiyanlık da Hz. İsa’nın, “Ben bir asma ağacıyım, siz de yapraklarımsınız” sözleriyle yayılmışken Batı’ya doğru gittikçe özünden uzaklaşmıştır.

İnsanın hiç hastalanmayacak, hiç ölmeyecek ve başına hiçbir kötü olay gelmeyecek gibi yaşamasını isteyen modern Batı dünyasında aile ilişkileri zayıflamış, hasta, aile, akraba, arkadaş ziyaretleri unutulmuştur. Hocaların hocası kabul edilen, yaşayan en önemli toplum bilimcilerden Alain Touraine geçtiğimiz günlerde ‘’Batı’da toplumun öldüğünü, değer yargılarının yıkıldığını, uğruna yaşanacak inançların kalmadığını, evli çiftlerin ekmek alır gibi porno film aldığını ve evde de genellikle bu filmleri çocuklarla birlikte izlediğini’’ söylüyordu. Pek çok hali vakti yerinde Batılı insanın, ‘’sahip oldukları toplumsal statüye dönmeyecek’’ şekilde hastalanmaları veya işten çıkartılmalarıyla birlikte üzerinde durdukları sanal ortamın yıkılmasıyla, doğrudan ‘’evsizler’’ arasına düşmesinin başka bir açıklaması yoktur. Kredilerini ödemek için para bulabileceği kimsesi yoktur çünkü kendisi kimselere borç vermemiştir, yanlarına gidebileceği kimseleri yoktur çünkü her şey yolundayken kimselere kapısını açmamıştır, bir tabak yemek için kapısını çalabileceği kimse yoktur çünkü o da kimselere bir tabak yemek vermemiştir. Çocukları dâhil kimse ziyaretine gelmez, sigortası varsa hastane odasında yoksa sokakta yalnız olarak ölür çünkü kendisi de kimseleri ziyaret etmemiştir. Konular daha çok uzatılabilirse de anlatmak istediğimin anlaşılabildiğini düşündüğümden kısa kesiyorum.

“İnsanın ruhuna, onu geri çekmeye çabalayan belirli insani fantezilerin tersine, onu ileri götüren simgeleri temin etmek mitoloji ve ayinin hep başlıca işlevi olmuştur. Doğrusu, aramızdaki yüksek nevrotiklik oranı, böylesine etkili bir ruhsal yardımcının çöküşünden kaynaklanıyor olabilir. Çocukluğumuzun arındırılmamış imgelerine takıntılıyız ve bu yüzden de yetişkinliğimizin zorunlu geçişlerine karşı ilgisiz kalıyoruz. Birleşik Devletler’de üstelik bir de tersyüz edilmiş vurgu pathos’u vardır; amaç yaşlanmak değil, genç kalmaktır. Anneden uzaklaşıp büyümek değil, ona yapışmaktır. Ve böylece, kocalar avukat, tüccar ya da ailelerinin istediği işin ustası olup kendi çocukluk tapınaklarında tapınıyorlar. Karılarıysa ondört yıllık evlilik ve doğurulup büyütülmüş iki çocuktan sonra bile, ya düşlerdeki gibi ya da ekrandaki en son ünlülerin makyajını yapıp vanilyaya bulanmış şehvet tanrıçası tapınaklarında olduğu gibi onlara sadece tekboynuzlardan, sirenlerden, satirlerden ve Pan benzeri, uyuyan kadınlarla sevişen kösnül demonlardan gelebilecek olan bir aşk beklentisi içinde…’’ (Joseph Campbell, Mitolojinin Gücü)

Mulholland Dr. bir başyapıttır, modern Batı’nın dünyaya dayattığı hastalıklı kapitalist düşüncenin girdabında sıkışıp kalan insanların çıkmazlarının anlatıldığı bir peri masalı tragedyasıdır.

Salim OLCAY – [email protected]

Yazar hakkında: Salim Olcay

1979 yılında İzmir'de doğdu. Yeşilçam etkisiyle başladığı sinema yolculuğunda bir ara Hollywood etkisine girmişse de, çabuk kurtuldu. Sanat toplum içindir diye düşünür ve yeni nesil Türk yönetmenlerini gönülden destekler.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir