Mutlaka İzlemeniz Gereken 10 Sessiz Korku Filmi

Sessiz dönemde korku filmleri çıkış yaparak türe estetik bir tarz kazandırmıştır. Bugün bile bol gölgeli, kontrastlı ve baş döndürücü perspektifli Alman ekspresyonizmine sıkça rastlayabiliyoruz.

F.W. Murnau’nun Nosferatu (1922) filminden başka daha iyi bir örnek olamaz. Murnau’nun, Bram Stoker’ın Dracula uyarlamasında stüdyonun parasını koruma amacıyla ismi değiştirilerek kurnazlık yapılmıştır. Sinsice yürümesi, dişli Kont Orlok’un gölgesi, duvardaki kambur ve karaltılı silueti ve garip bir şekilde tabutundan kalkması sonrasındaki korku filmlerine öncü olmuştur.

Nosferatu’da bir korku filminden beklediğimizden daha çok şey var. Klasik gotik renklerini arıyorsanız, büyük ihtimalle hayal kırıklığı yaşayacaksınız. Nosferatu doğal ışıkta ve kehribar, eflatun ve gül pembesinin hassas tonlarında çekilmiştir. Kan görüntüsü bile yok. Orlok’un kurbanları, gölge tarafından yutuluyor ve olaylar hayal gücümüze bırakılıyor.

Nosferatu’nun anısına düzenlenen, en iyi 10 sessiz korku filmleri şu şekilde.

Infernal Cauldron (1903)

Yönetmen: Georges Méliès

Georges Méliès, ilk çekilen korku filmi The Haunted Castle (1896)dahil olmak üzere, birçok şeytan filmi yapmıştır. 1903 yapımı Infernal Cauldron, acımasız ekonomiyi ve öncü özel efektleri hatırlatarak bu listedeki yerini hak ediyor.

Dans eden yeşil bir iblis, beyazlar içinde bir kadını kazanın içine atar. Sürüngen uşağı, iki kurbanı daha içeri sürükler ve dirgeniyle ateşi hareketlendirir. Bir patlama olur ve öldürülenlerin ruhları alevler arasında etrafta gezinerek ortaya çıkarlar. Ve bombardıman altında, iblis kaçar.

 Méliès sinemanın dahisiydi ve 110 yıllık bu açıklanamaz, psikopat film oldukça ilgi uyandırıcı, zalim ve garip şekilde etkileyici.

Frankenstein (1910)

frank-cover

Yönetmen: J. Searle Dawley

Bu edebiyat uyarlaması gotik film, erken dönemin bir başka değerli eseridir. İç sahnelerin hepsinin bestelendiği, beklenmedik derecede bağlı, Mary Shelley’nin romanı sonrasında gelecek Frankenstein filmlerinin önünü açmıştır. Yapımcılar, korkutmaktan çok mistik ve psikolojik problemlerin yer aldığı hikayeyi vurgulamak amacında olsalar da canavarın yaratıldığı sahne dehşet verici. Kırmızıya boyanmış ekranda, iskelet yavaşça ortaya çıkarak birleştirilmiş parçalar hareket etmeye başlar. Tüm bunlar olurken, korkmuş doktorun kaçışını arka planda görürüz. Doğru bir şekilde yapılmış ayna hilesiyle romanın sonu uyarlanmıştır.

Sessiz filmlerin düşüşünün ardından Frankenstein, 1970’lerde yeniden keşfedildi ve 2010’da tekrardan duyurulmasını sağladı.

The Cabinet of Dr. Caligari (1920)

caligari

Yönetmen: Robert Wiene

Lunapark gezisinden esinlenilen, şeytani bir göstericinin kontrolündeki uyurgezerin bir katilin hikayesinin anlatıldığı film, Alman ekspresyonizmin görselliğinde vücut bulur. Filmin her sahnesi, delilik, kararsızlık ve korkuyla dolup taşıyor: Aşırı derecede eğik ve kıvrımlı boyanmış arka planından, uyurgezer Cesare’nin maskesine kadar.

Oldukça popüler ve etkili The Cabinet of Dr. Caligari’nin kaosu bir sanat eserine dönüşür ve izleyiciyi şaşırtıcı sonuna dek ter içinde bırakır.

Tartışma yaratan bir görüşte Siegfried Kracauer, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonrasındaki Weimar için bir alegori olduğunu söyler. Tabi ki Robert Wiene’in filmi tüm bu olanlardan daha korkutucu, çünkü tüm düzgün açıklamalara karşı koyuyor.

Dr. Jekyll and Mr. Hyde (1920)

Mr Hyde

Yönetmen: John S. Robertson

Robert Louis Stevenson’ın popüler romanından uyarlanan filmde, hem bir adam, hem de bir canavar olan karaktere hayat veren, Shakespearevari oyuncu John Barrymore’a çok iş düşüyor. Başka bir tiyatrocu olan Brandon Hurst, Jekyll’in meslektaşı Dr Carew’ı canlandırırken, Nita Naldi de alt belik olan Hyde’ı ortaya çıkaran dansçı rolünde. Ara başlıklar gerginliği arttırırken, izleyiciye ahlaki sorumluluk yüklüyorlar: “Hepimin içinde iki tür savaşır; iyi ve kötü. Hayatımız boyunca kavga sürer ve en sonunda biri başa geçer. Ama kendimiz her zaman seçme gücüne sahibiz.”

Barrymore’un korkunç derecede uzamış, boğumlu parmakları, ünlü Lasky’nin makyaj bölümüne övgü niteliğinde. Son sahnede biraz hüzün eklemek için bir önceki sahne uyarlamasındaki Jekyll’ın nişanlısı Millicent yeni bir karakter olarak araya sokuluyor.

The Golem, How He Came into the World (1920)

golem-header

Yönetmenler: Paul Wegener ve Carl Boese   

Paul Wegener, üç Golem filminde hem oynadı, hem de yönetti ama bu film en akılda kalıcı olanı. İki filmin başlangıcı olan filmde, bir Golem efsanesine dayanarak 16. yüzyılın Prag’ında bir din adamı, Yahudileri savunmak için kilden devasa bir yaratık heykeli yapar. Filmde Golem başlangıçta görevini yerine getirirken, iblisin etkisi altında kalır ve çevresine karşı saldırıya geçer. Sonu tam bir klasik ve şaşırtıcı derecede kalpleri yumuşatan türden.

Setlerin tasarımını mimar Hans Poelzig yapmıştır ve sinematografi ustası Karl Freund filme uygun olarak eşit, keskin ve ekspresyonist bir hava katmıştır. Wegener tarafından canlandırılan hantal ama kalbi yumuşak Golem, sinema evreninde Frankenstein tarzı filmlerin öncüsü olmuştur.

The Haunted House (1921)

maxresdefault

Yönetmenler: Buster Keaton ve Eddie Cline

Hayaletler, şeytanlar ve animasyon iskeletlerle içi doldurulmuş iki kara komedi listede bulunuyor. Zarif kahramanımız, Scooby Doo tarzı sahte hayaletlerle birlikte, korkunç bir evde kendisini bulan bir banka memurudur. Georges Méliès’in abartılı ve dans eden şeytanlarına saygı niteliğindeki Buster Keaton’ın sahte perili evini okumamak neredeyse imkansız. Kahramanımızı korkutan ikizlerle ve şaşırtıcı olaylardaki adrenalinle izleyici kendisine geliyor.

Bu, korku kültürünün takdire şayan bir oyunudur. Buster’ın tutkal, çekiç ve sıcak suyla ne yaptığını izleyin ve işkence porno meraklılarının nerede ortaya çıktığını kendinize sorun.

The Phantom Carriage (1921)

91yeYt8lY5L._SL1500_

Yönetmen: Victor Sjöström

Ingmar Bergman’ın yılda en az bir kere izlediği favorisi The Phantom Carriage, olaya değil ruha odaklı bir film. The Exorcist (1973) tadındaki filmde, ayyaş David Holm (Victor Sjöström tarafından canlandırılıyor) ölenlerin ruhunu toplayan Ölüm tarafından ruh toplama görevi için seçilir. Bu tüyler ürpertici görevi yerine getirirken ölüm ve yaşam arasına da sınır çekmektedir. David’in kefareti için ölümü göze alan genç bir kızla film başlar ve biter.

Ruhani güzellik The Phantom Carriage hala dikkat çekici ve etkileyici pozlamaya sahip kameralar, laboratuarlara göre daha iyi işler çıkarıyor.

Häxan: Witchcraft through the Ages (1922)

haxan-witchcraft-through-the-ages

Yönetmen: Benjamin Christensen

Korku belgeseli nadir rastlanan melez bir tür ama sessiz dönemin öncülerinden olan bu İsveç yapımı, The Blair Witch Project (1999) ya da Cloverfield (2012) tarzında.

Häxan dört bölüme ayrılıyor. İlk üç bölüm büyü ve şeytan işleri gibi korkunç hikayelere yer verirken son bölümde izleyenlerin kabuslarının ve şeytani olayların psikolojik olduğunu ve modern tıbbın Orta Çağ işkencelerinin yerini aldığını açıklıyor. Film kendisine yakışır bir sona sahip, fakat önceki bölümlerin etkisi biraz sulandırılmış, yönetmen Benjamin Christensen için bile şeytanın, kadın uyurken odasına girmesini izlemek korkutucu.

Bu kültleşmiş film, 1968 yılında William S Burroughs’ın anlatımıyla tekrardan gösterildi.

The Phantom of the Opera (1925)

maxresdefault (1)

Yönetmen: Rupert Julian

Lon Chaney, grotesk alanında çok yüzlü adam olarak bilinir. Makyaj tekniği yardımıyla kendisini deforme olmuş hayalete dönüştürüp Paris operasında gizlice etrafta dolanır.

İzlenimlere göre seyirciler, hayaletin maskesi düşüp derin göz çukurlu, çökük dudaklı ve aralıklı burun delikli gerçek yüzü ortaya çıkınca donup kalmış ve bağırmaya başlamışlar. Chaney için bu tarz korkutucu rolleri oynamak sosyal bir amaç güdüyor. Arka planda kalmış, gölgeler arasında yaşayan insanların derin ve asil düşüncelere sahip olabileceğini vurgulamıştır.

Rupert Julian’ın filmi yapım ve çekim sırasında zorluklar yaşayıp eleştiriler neticesinde tekrardan çekilmiştir. Hollywood için yapılmış bir film, ama yine de gösterişli gotik öğeler eğlence katmaktadır. Hatırlanabilir sahnelerden biri, hayaletin kurukafa maskesi ve kırmızı kadife peleriniyle maskeli baloya gösterişli girişidir.

The Fall of the House of Usher (1928)

the-fall-of-the-house-of-usher

Yönetmen: Jean Epstein

Luis Buñuel tarafından yazılan bu korkutucu film, Edgar Allan Poe’nun Amerikan gotiğine İspanyol sürrealizmi eklenerek yapılmıştır. Polonyalı yönetmen Jean Epstein, Fransız empresyonizminden etkilenmiştir. The Fall of the House of Usher, aşkın, kaybın ve çürümenin şaşırtıcı ve rahatsız edici hikayesinden oluşmaktadır. Geniş, neredeyse boş mekanlar derin karanlığı çağırarak mumun aleviyle bölünür ve tabutta bir duvak belirir. Jean Debucourt’un acı çeken yüzü korkudan daha çok melankoliyi yansıtmaktadır.

Roger Ebert filmin, sürrealist alternatif bir gerçekliğe sahip olmasının hikayeden önce geldiğini  belirtmiştir. Korku filmlerinin gerçekten korkutuculuğu ve güzelliğini hatırlatıyor.

Yazar hakkında: Öteki Sinema

Öteki Sinema editörleri Prometheus'un David'i gibi... Siz uyurken bile, hoşunuza gidecek yazıları buluyor, itinayla hazırlıyor ve yayına sunuyor. Öteki Sinema çalışıyor!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir