Müzik Şiddetli Bir Tutkudur: Whiplash (2014)

“Aferin’den daha zararlı bir sözcük yoktur.” 

Belki de ilk müzik derslerimizden beri duymaya alışık olduğumuz bir cümle müziğin bir tutku olduğu… Ancak işin boyutuna bir de hırs eklendiğinde, limitler zorlandığında bu tutku zevk veren bir acıya dönüşebilir.

19 yaşındaki Andrew çocukluğundan beri müziğe sıkı sıkıya bağlı bir gençtir. Konservatuar birinci sınıftadır ve tek isteği günün birinde başarılı bir caz davulcusu olmaktır. Caz orkestrasının başındaki sert mizaçlı öğretmen Fletcher ise şans eseri Andrew’u davul çalarken izler ve orkestraya dahil olmasını ister. İşte bütün hikaye burada başlar. Andrew dahil olduğu üst sınıfların orkestrasında sudan çıkmış balık gibidir. Esas davulcunun yanına yardımcı olarak gelen ve işin ilk etapta deyim yerindeyse ayak işlerini yapan Andrew hayalindeki dünyada diğer davulcu adaylarının önüne geçmeli ve orkestradaki yerini almalıdır. Ancak bu hiç de kolay değildir.

15943883639_e6143e83f6_z (1)

Fletcher, disiplinli ve bir o kadar sert bir öğretmendir. Potansiyel yetenekli gördüğü kişilerin sınırlarını zorlamaktan hiç çekinmez. Hatta bu yüzden eski öğrencilerinden birine psikolojik bir zarar verdiği bile iddia edilmektedir. Tüm bu gergin ortamda Andrew kendisine orkestrada yer edinebilmek için canını dişine takarak çalışmak zorundadır. Davul zillerinin terlerden ıslandığı, trampetin kana bulandığı bu yolculukta Andrew başarılı olabilecek midir? Bizler Andrew’un bu ‘acı’ ve hırs dolu yolculuğunu izlerken kendimizi bir anda davulun başında otururken buluyoruz. Sanki davulu o değil biz çalıyoruz, sanki o terleri biz akıtıyoruz…

15943921199_b9323f3199_zÖzellikle sanatta hırslı olmak, pes etmemek başarının da anahtarıdır. Çok uzaklara gitmeye gerek yok, hatırlarsınız 2010 yapımı ‘Black Swan’ filminde genç bir balerinin yine sanata olan şiddetli tutkusu ile karşılaşmıştık. Her ne kadar ‘Black Swan’ örneğinden ayrılan bariz çizgiler olsa da burada altını çizmek istediğim hırs ve tutkunun sanatla olan bağlantısı. 19 yaşındaki Andrew, çevresindekiler tarafından pek sevilmez, içe kapanık bir çocuktur, hatta babasının arkadaşları tarafından ‘boş beleş işlerle uğraşıyor işte’ yaftasını bile yemiştir. Ancak bunların hiçbiri Andrew’u pes ettirmeyecektir. Her ne kadar agresif öğretmeni Fletcher’in hakaretlerine, psikolojik baskılarına maruz kalsa da yolundan dönmemekte kararlıdır. Ancak çok acı tecrübeleri de beraberinde edinecektir.

Fletcher’ın da dediği gibi başarının yolu gerçekten sınırları olabildiğince zorlamaktan mı geçmektedir? Yüzünüze bir tokat atıldığında gurura yenilip tüm geleceğinizden vazgeçmek mi gerekir? Objektif olarak bakarsak bu herkesin kaldırabileceği bir süreç değil ve bu süreci gerçekten kaldırabilen insanlar tıpkı Fletcher’ın örnek verdiği gibi ustası tarafından kafasına zil fırlatılan ancak vazgeçmeyen nihayetinde caz efsanesi olmuş Charlie Parker gibi müzisyenlerdir.

15949371759_248b8e2d76_z

Filmdeki dramatik çatışma muazzam bir şekilde kurulmuş. Andrew rolündeki Miles Teller ile orkestra şefi Fletcher’i oynayan J.K. Simmons’un benzersiz bir uyumu var. Film enfes caz müzikleri ile aklımızı başımızdan alırken tutku dolu bu hikayede beklenmedik sahnelerle bizleri bozguna uğratmayı da ihmal etmiyor. Filmdeki en güzel yanlardan birisi de ‘tamam bu iş bitti’ dediğimiz her seferinde bizi şaşırtması. Karakter ile o kadar özdeşleşiyoruz ki üzüldüğünde üzülüyor sevindiğinde seviniyoruz adeta. Bu filmin bana göre en büyük artılarından biri. Muazzam bir kurgu ile seyirciyi içine alan bir yapısı var. Caz müzikle ilgisi olmayan seyirciyi bile orkestranın ortasına oturtmak gibi… Bunu genç yönetmen Damien Chazelle’in yeteneğine bağlayabiliriz. Chazelle, yönetmenlik kariyerinin henüz çok başında senenin en iyi filmlerinden birisi olmaya aday bir filme imzasını atıyor ve bunu sonuna kadar hak ediyor. Üzerinde nasıl bir emek harcadığını saniye saniye hissettiriyor.

Filmin 2015 senesinde En İyi Film ve En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu da dahil 5 daldan Oscar’a aday olduğunu belirtelim. Özellikle J.K. Simmons’ın orkestra şefi öğretmen Fletcher rolü ayakta alkışlanmayı hak ediyor. Şimdiden ‘senenin en iyilerinden’ diyerek altını rahatlıkla çizdiğimiz ‘Whiplash’i kesinlikle ıskalamayın, bu keyiften kendinizi mahrum ettiğiniz için sonra çok pişman olabilirsiniz.

Yazar hakkında: Egemen Tokatlıoğlu

Kocaeli doğumlu olup filmlere olan tutkusu henüz altı yaşında, babasının eve video almasıyla başladı. 80’lerin neredeyse akla kazınan tüm filmlerini kiraladığı video kasetleri ile eritip bitirdi. Kocaeli Üniversitesi Radyo Televizyon ve Sinema Yüksek Lisans bölümüne girdi. Korku sineması üzerine yüksek lisans tezi aldı. Editör olarak hayatını devam ettirirken aynı zamanda film eleştirileri yazmaktadır.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir